Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (12) : Arzu Uçar ve “Dış Kapının Mandalı”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı 


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Tabii bunun çocukluğa kadar giden bir geçmişi var, çünkü bütün bu yazma hevesi önce okuma ve izleme hevesiyle başladı. Çok erken bir yaşta tiyatro ve edebiyatla tanıştım. Oyunların, öykülerin ve romanların dünyası bana hep sihirli gibi gelmiştir. İlk yazma denemelerim de dolayısıyla hayli eski ama tabii önce bir okur olarak pişmem gerekiyordu. İlerleyen yaşlarda yazıyla daha disiplinli bir şekilde uğraşmaya karar verdim ve dramatik yazarlık dalında yüksek lisans yaptım. Orada geçirdiğim zamanlarda yazdıklarım tiyatro ve sinemaya ait metinlerdi. Benim için verimli bir süreç oldu bu. Uğraşmak istediğim ama bir şekilde hep uzağına düştüğüm şey birden hayatımın merkezine girivermişti. Ama iş yazmakla bitmiyordu. Yüksek lisansı tamamladığımda elimde senaryolarla yapımcıların kapısını çalmaya başladım. Kimseyi tanımıyordum, kimse beni tanımıyordu. Sıkıntılı zamanlardı ama artık bütün enerjimi yazıya vermem gerektiğini anlamıştım.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Yüksek lisans sırasında üzerinde çalıştığım tiyatro oyunları ve sinema filmi senaryoları gerçek anlamda ilk çalışmalarım oldu ama bunları uygulayacak insanlara ulaştıramadım bir türlü. Öyküye kafamı çevirince orada rahat edebildiğim, özgürce davranabildiğim ve keyif aldığım bir alan olduğunu keşfettim ve yazma isteğim daha da arttı. Öykünün çok küçük bir anı, hissi ya da olayı büyüten, detaylarla zenginleştiren ve daha önemlisi o küçük yerde bitme özgürlüğüne sahip bir yapısı var. Ben onun bu başına buyruk halini seviyorum ve biraz da kendime benzetiyorum.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü, gizlice kurduğum bir hayal gibiydi. Uzun yıllardır varlığını sürdüren, köklü bir edebiyat dergisinin verdiği bir ödül olması; geçmiş yıllarda bu ödülü kazananlar içinde benim severek okuduğum yazarların bulunması, çok değerli bir jürisinin olması beni bu ödül konusunda çok heyecanlandırıyordu. Bu yüzden öykü dosyamla ilk başvurduğum yer burası oldu ve dolayısıyla kitap da Varlık yayınları imzası ile çıktı.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Evet, ben bu konuda oldukça şanslıydım. Çünkü Varlık yayınlarında severek okuduğum şair-yazar Mehmet Erte sorumlu bu işten. Onun dosyamda yaptığı düzeltmeleri inceleyince editörlüğün önemini daha iyi anladım ve bir sürü şey öğrendim. Bu deneyim kitabıma ve bana çok şey kattı.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Yazıyla olan bağımı daha görünür kıldı bir kere ve bence en önemlisi buydu. Çünkü benim için öncelikli olan değişim, yazıyla olan ilişkimdi. Ve bu ilişki beni heyecanlandıran, çoğunlukla gözümü korkutan bir biçimde büyüdü. Çünkü bu ödül ve bu kitapla birlikte daha çok üretmem ve bir öncekinden daha zengin metinler ortaya koymam konusunda büyük bir sorumluluk almış oldum. Yazıyla olan ilişkinin bir diğer tarafı da tabii ki okur. Kitap çıktıktan sonra insanlar yazdığım öykülerde etkilendikleri, kendilerinden bir şey buldukları yerleri paylaştılar ve bunlar hakkında konuşmak çok keyifli. Tüm bu paylaşımlar yeni öyküler yazmak için teşvik ediyor beni.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

Evet, kitap çıkmadan önce bir sözleşme imzaladık yayıneviyle ve telifimi aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

İlk öykümü Varlık dergisine göndermiştim, yayımlanmamıştı ama “Yeni Öyküler Arasında” sayfasındaki değerlendirme yazısını okuduğum gün başka bir öykü yazmıştım. Bu yeni yazdığım öykü bir sonraki ay Varlık dergisindeydi, bu benim yayımlanan ilk öyküm oldu. Daha sonra Duvar dergisinde başka bir öyküm yayımlandı. İlk dosyam yine Varlık dergisi sayesinde kitaba dönüştü. O yüzden benim için edebiyat dergilerinin ve tabii Varlık’ın yeri çok özel ve kıymetli.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Aile ve yakın arkadaşlarımın yazma uğraşıma olumsuz bir yaklaşımları yoktu zaten ve hatta oldukça destekleyiciydiler. Tabii kitap çıkınca da çok sevindiler. İnsanları yazıyla uğraşımda ciddi olduğuma inandırmak zorunda hissetmedim bir de ben, belki bunda yaşın da etkisi vardır. Kitap çıktığında 30 yaşındaydım, iki senedir evliydim ve bana inanan, yapmak istediğim şeyin arkasında duran bir eşim vardı.

Peki, bundan sonra?

Öykü yazmaya devam. Yeni bir kitap hevesi ve uğraşı içindeyim şu ara. Beni heyecanlandıran, bazen korkutan ama canlı tutan bir sürecin içindeyim yani yine. Ve umuyorum böyle süreçler yaşadığım sürece devam eder.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …