Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (13) : Hanife Altun ve “Masalından Göçen Kuş”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı 


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Kitapsız bir hevesli olmadım pek, bu sebepten “kitaplı olmak” süreci neredeyse benimle yaşıt. Aklı kurguyla çalışan bir çocuk olarak okuma yazma bilmeden önce de yazıyordum. Fiili yazma süreci, yazabilme becerisini kazandığım zamanlara denk gelir bu da sekiz, dokuz yaş civarı demek. Yazdıklarımı yatak altından, çekmecelerden, saklandığı yerlerden çıkarıp birilerine gösterdiğim zamanlarsa yirmili yaşlara denk gelir. Bu konuda çok paylaşımcı olduğum söylenemez.

Kitap dosyası hemen hemen bu haliyle yaklaşık dört yıldır elimdeydi. Ayrı ayrı Word dosyaları şeklinde, toparlamak, bir sıraya koymak, bir araya getirmek çabam, bunlar bir kitap olsun, benim de bir kitabım olsun hevesim hiç yoktu. “Kitap ne oldu? Yayınevlerine gönder!” gibi sözlere, içimden “Sebep?” diye cevap veriyordum. Taa ki son bir, bir buçuk seneye kadar.

Ne oldu da son bir buçuk senede bu işe heves ettim diye düşündüğümde buna verecek bir cevabım henüz yok. (Bunu düşünüyorum ara ara) “Her şeyin bir zamanı var, zamanı gelmeden olmuyor, demek ki zamanı şimdiymiş” diye beni hiç de tatmin etmeyen bir cevapla idare ediyorum şimdilik J

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Bunun iki sebebi var diyebilirim, ilki mizaçla ilgili. Uzayan şeyleri çok sevmiyorum. Bir an önce sonuca ulaşmak istiyorum. Hayatı telaş ve koşuşturmaca olarak algılıyorum. Ekmek almaya gitsem kaç dakikada gidip geldiğimi hesap eder bir yapım var. Sabırlı değilim, beklemeyi sevmiyorum. Çok da makbul şeyler olmayan bu özelliklerim öykü türü için bir avantaj sağlıyor bana.

İkincisi dili kullanma olanağı bakımından öykü türü daha uygun, hatta cazip geliyor. Dille bir yapı kurmak işi, bütün sabırsızlığımı ve telaşımı bir kenara bıraktırabiliyor. Dille uzun uzun uğraşmak ne zor ne de yük geliyor. Bir cümlenin kelimelerini yap-boz gibi yerleştirmek, sıraya dizmek, olmadı baştan, o da olamadı yine baştan süreci aylarca sürebiliyor bazen. Ama bu süre o, dizim işine duyduğum hevesi zerre kadar eskitmiyor, eksiltmiyor.

“Şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata niye girsin ki?” diyor ya Virgina Woolf bu benim de düsturum, izlediğim yol. Şiir yazmak becerebildiğim bir şey olmadığı için düz yazmanın şiiri olan öyküden başka seçeneğim kalmıyor. Buna mecburum diyebilirim. J

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

İlk etapta sektörden, camiadan tanıdıklarım aracılığıyla bir bağlantı kurmaya çalıştım. Bu yolla bir sonuç elde edemeyince, yayınladıkları kitaplar, hayata bakış anlamında duruş ve tavır olarak benzer olduğumuza inandığım yayınevlerine dosyamı gönderdim. NotaBene, bir “hayır” bir de şartlı “evet” cevabından sonra üçüncü yayınevi maceramdı. Fuarda elden verdiğim dosyanın ilgili kişiye ulaşmamış olması sebebiyle bir süre ses çıkmadı. Durum anlaşıldıktan sonra dosyamı e-postayla yeniden gönderdim. “35 gün içinde size dönüş yapacağız” yanıtında, bahsi geçen süre dolmadan beklediğim cevap geldi. Biraz acemilikle, karanlıkta el yordamıyla yol bulmak şeklinde ilerleyen yayınevi seçme sürecinin, bu kadar isabetli bir seçimle sonlanmasından çok memnum. Acemi şansı mı demeliyim, her şey olması gereken yere bir şekilde ulaşıyor diye daha mistik bir mana mı yüklemeliyim bilemedim J Süreçte sıkıntılar olsa da sonuçtan memnunum.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu?
(Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Editörüm sevgili Sibel Öz’ün, benim heyecanıma, telaşıma, yerimde duramayışıma, sevincime, kızgınlığıma karşı sergilediği özverili, anlayışlı ve idare edici yaklaşımı fazlasıyla işbirlikçi ve razı olunasıydı. Ailecek razıyız kendisinden J

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Öyle büyük umularım yoktu. Hayatımda bir şeyleri değiştireceğine dair bir beklentim de. Kitap şekline gelmiş hâlini elime almak, kitapçı rafında görmek süreci biraz heyecanlıydı hepsi bu. Kendileriyle Beşiktaş’ta bir kitapçıda tanıştık ilk. Satın alma işleminden sonra deniz (boğazda oldu bu, kendisinin konumu sebebiyle) gören bir kahveci bulup bir müddet denize baktık birlikte. “Bakın! Kitabım çıktı benim. Bu benim kitabım. Sizin de kitabınız var mı?” diye sokaklarda bağırma, çağırma durumları olmadı hiç. J

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

İlk kitap için bir telif söz konusu olmadı. Bir miktar kitap aldım, onun da telif olduğunu varsaydım. J

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

İlk öyküm 2012 yılında yayımladı. Açıkça söylemek gerekirse (ki kesinlikle gerekir) bugün olsa içinde yer almak istemeyeceğim bir dergiydi bu. Tanışıklığımın olduğu bir kadro söz konusuydu ve hatta kendim de o kadrodaydım. Bu sebeple bunu bir başlangıç olarak görmüyorum. (O dönem yaşattığı mutluluk ve sevinci de inkâr etmiyorum.) Mayıs 2013 tarihinde, hiçbir tanışıklığımın ve bağlantımın olmadığı Hece Öykü’ye gönderdiğim öykümün yayımlanmasını milat olarak kabul ediyorum. J O dönem Hece’de yayın yönetmeni olan Hüseyin Su’nun “Öykülerinizi sırayla yayımlayacağız” cevabıysa hiç eskimeyecek bir sevinç olarak saklanacak, itinayla. Sonrasında Aşiyan, Galapera, Edebiyat Ortamı, Ekin Sanat, Varlık, Edebiyat Nöbeti gibi dergilerde öykülerim yayımlandı. Bunu devam da ettiriyorum.

Aslında bu dergi işi biraz çetrefilli “sakat” bir mevzu bence, sonrasına ilişkin hiçbir öngörün olmadan (maalesef ben öyle şeyler yaptım) ham bir hevesle, bir yerlere bir şeyler yolluyorsun, orada çıkınca da dünyalar senin oluyor. Oluyor yani öyle şeyler J Gençlik, toyluk gibi bahanelerin arkasına saklan dur sonra. Toyluk konusunda “Ben oldum. Tamamım” diyorum gibi bir anlam çıksın istemem. Bundan korkarım da. Ve hatta o acemilik beni terk etsin istemem hiç.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Yakın çevre derken annemden başlayacak olursam onun tavrı hiç değişmedi. “Sabah oldu ne yazıyorsun, ne okuyorsun hâlâ? Kalk yat!” feryatlarıyla yarıda kesilen yazma girişimlerim oldu. “Yazma evladım. Bunlar anarşik işler” gibi bir hissiyatının her daim olduğunu da söyleyebilirim. Bu hissiyatının giderek endişeye dönüştüğü zamanlara denk geldi kitabın yayınlanması. Artık, “yazma!” demenin bir anlamı olmadığını, bunun için çok geç olduğunu düşünüyor olmalı ki, kitabımı gizli gizli okurken yakalıyorum şu sıra kendisini. Annelik işte, “Ne yazmış? Başına bir iş gelir mi bu yazdıkları yüzünden?” diye endişe duyuyor, haklı olarak.

İrem Uzunhasanoğlu adında, soyadı gayet uzun olan bir arkadaşım var ki, adını anmadan geçersem taş olurum diye korkuyorum J Süreçte bazen itici, bazen çekici güç oldu bana. O itip, çekmese ben yolun bir yerinde o dosyayı ucundan tutuşturabilirdim pekâlâ. Aynı dönemlerde ikimizin de yayınlatmaya çalıştığı birer dosyası vardı. Şimdilerde ikisi de yayınladı. Onun “Gitme Gül Yanakların Solar” adlı kitabı, benimkinden üç ay büyük.

Kuzen derecesindeki akrabalar ve arkadaşlarla ilgili sorun yok. Onlar hep destek, tam destek modundalar. Müteşekkirim kendilerine. Hiç ummadığım, uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımın kitabı aldıklarını gördükçe bir tuhaf oluyorum şu sıra. Demek ki çok iyi, çok sevilen filan bir insansam J

Peki, bundan sonra?

Sonrasında da yazabileyim, yazdıklarım da yazıldığına değer şeyler olsun isterim. Bundan gayrı bir muradım yok. Yaptığım bu şeyi “huy” varsayacak olursam. Canımdan önce çıkmasın kâfi. Amin J


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…