Ana içeriğe atla

İlhan Durusel ile Söyleşi

İlginç, çok ilginç bir öykücü. Hatta tuhaf, çok tuhaf. Her anlamda. Şiire dokunduğunda onu şiir olmaktan uzaklaştıran, öyküye değdiğinde de onu şiire yaklaştıran bir yazar Durusel. Sözcüklerinin sıralanışı bilinçli bir bilinçsizlik içinde yürür. Başka bir ifadeyle dağılmamış bir dağınıklık. Mesele nerden başlayacağını ve nasıl süreceğini hiçbir zaman tahmin edemeyiz. Okuru tamamen kendiliğinden bir akışa emanet eder. Oraya vardığımızda orada bulunmuş oluruz. Kapalılığa da önem verir. Sözcüklerini oraya da sürükler. Doğrudan ben buradayım demez. Öykülerin adları, öyküdeki benzetmeler kadar avangarttır. Mesela “Gül Öksüren Melek”, mesela “Aya Sofya Loren” öyküleri; “çokeşliydi kendisi, çocukları çokuluslu” gibi bir cümle mesela ya da “eskiden daktiloydu şimdi Kutadgubiligsayar” gibi. Bazen bir makaleye başladığınızı düşündürür başlıkla. Mesela “Sanatın En Güzel Dalı ve Onun Temel İlkesi”, mesela “Memur Kollukları ve Us/Tası”. Buna benzer güzel şeyler işte. “Şimdi Su Değirmenleri Bile”. Kısaca bu.
askıda öykü
Askıda Öykü: Öykü kitaplarınızda, özellikle de Alınyazım Kılavuzu’nda şiir ağırlıklı bir yerde. Okuruna; yazarın, şiiri iyi bildiği kesin ama acaba şiir yazıyor mu, diye sorduran nitelikte öykülerdi. Ardından Kısa Kısa Kıssalar adlı şiir kitabınız geldi. Buradan başlayalım.

İlhan Durusel: Şiir, iyi olacak yazarın ayağına gelirmiş. Şiirden anlamadan oturaklı bir şeyler yazmak mümkün değil gibi geliyor bana. Türkçe şiir geleneği çok zengin, esin veren birçok şair ve temel yapıt var. Onları okumadan yola çıkılırsa bir yere varılmıyor. Şiiri bilmek şair olmaya yetmiyor ama, bunu unutmayalım. Şiirden anlamadan iyi bir hayat yaşamak da mümkün değil. Şiirden anlıyorum deyip başkalarından daha iyi bir hayat yaşadığımı iddia etmiyorum elbette... ama tanıdığım insanların çoğundan daha ilginç bir hayat yaşıyorum, bunu da büyük oranda şiire borçluyum.

Lafı biraz uzatırsak, bir de âşıklık, ozanlık var tabii. 1980’lerde, 90’ların başında Anadolu’nun birçok yerini gezme fırsatım oldu. Öğretmenlik, askerlik de eklenince birçok insan tanıdım. Demirciler, atarabası süsleyicileri, İran’a giden kamyoncular, tütüncüler, deveciler, masalcı-manici kadınlar, köy-köy, düğün-sünnet gezen âşıklar en ilginç insanlardı. Öyle insanlar yaşamıyor artık sanki oralarda, varı yoğu elindeki sazı olan, hikâye anlatan, destan söyleyen Manasçılar toptan gitmişler. Hayal gücü zayıf bir coğrafya artık orası. Kendi kardeşleriyle, komşularıyla savaşan, devlet baskısı altında yorgun, bıkkın ve yoksul insanlar. Hayal kırıklığına uğramış bir coğrafya, destan, efsane yaratmak için büyük felaketler yaşamış ama destanlar yaratılamıyor bir türlü. Bütün dikkat arabeske, sosyal medyaya, futbola çevrilmiş durumda. Hafızalar tahrip olmuş, ruhlar paramparça. Halk edebiyatını sosyal medyaya teslim etmiş bir halk. Yine de Bergama, Urla, Mersin, Ankara, Diyarbakır, Sincan’da edebiyat adına yapılanlar umut verici.

Bu arada, hazır ama bastırmaya, elden çıkarmaya, el içine çıkarmaya bir türlü kıyamadığım bir şiir kitabım (dosyam mı demeli?) var, yıllardır bekliyor “Dil Tutulması”.

Askıda Öykü: Kitaba olan ilginiz, okur/yazar olma seviyesinden çok farklı. Bu, yazdığınız öykü ve fikir yazılarından kolaylıkla anlaşılıyor. Mesleğiniz de yine kitaplarla ilgili, hem de nadir olanlarıyla… Duygunun adını biz vermeyelim, siz biraz bu şeyden bahsedebilir misiniz?

İlhan Durusel: Arşiv ve nadir kitaplar bölümünde arşivci/kütüphaneci olarak çalışıyorum. Günlük çalışma içinde 4000 yıllık Sümer tabletlerinden Darwin’in, Newton’un elyazmalarına, Dickens, Shakespeare’in ilk baskılarına, ortaçağ yazmalarına birçok yapıtı elime alma, onlar hakkında konuşma şansım oluyor. “Hayat berbat” ve kısa, insanlar kötü ve vefasız, kitapların sunduğu dünya aydınlık ve hür. Kütüphane kartı hiç olmamış okur-yazarlar, şairler tanıdım. 21. yy’da Dostoyevski ya da Refik Halit okumamanın bir mazareti olamaz diye inanıyorum. Kitap pahalıysa kütüphaneye gidin. Bitlisli Eşref’i, Kadı Burhanettin’i siz okumazsanız kim okuyacak? Okumak derken baştan sona hatmetmek değil sözünü ettiğimiz sadece, bir tanışıklık, onun bir cümlesinden haz alabilmek. Halide Edip, Rüştü Onur, Samipaşazade için de geçerli bunlar. Bir edebiyatçının ilk ve tek derdi edebiyat olmalı. Ekmek parası bile ondan sonra gelmeli. Gorki, Orhan Kemal, Tanpınar, Steinbeck, Primo Levi bu ayakta kalma mücadelesini çok iyi anlatır. Onların imzaladığı kitapları, yazdıkları mektupları görünce edebiyatın ilahi bir kardeşlik olduğunu anlıyorum. Bu yüzlerce yıllık yapıtlar da bana zerre kadar önemi olmayan bir kalebent, kapıkulu olduğumu hatırlatıyor. Kütüphaneci olmak böyle bir şey. Banka cüzdanları, çek defterleri, çelik kasalar ve yeşil pasaportlar da önemli tabii ama başka bir âleme ait onlar.

Askıda Öykü: Kitapların arka kapak yazılarını baskıdan önce görüp görmediğinizi bilmiyoruz, bu çok mühim de değil belki. Şiir kitabınızın arka kapak yazısındaki son cümle dikkat çekici: “İlhan Durusel’in bu ilginç kitabıyla öykü ve şiirin kardeşliğini selamlıyoruz.” Sizin bu konuda fikrinizi merak ediyoruz.

İlhan Durusel: Kitap basılmadan arka kapağını görmek istemek editöre karşı bir güvensizlik bana kalırsa. Öyle kaprislerim yok. Ömer Şişman’ın, “edebi şeyler”in tespiti doğru. Önce şiir onlar ama ne tür bir metin olacağına karar vermeden yazdığım için türler arası bir hısımlık kendini gösterdi o kitapta. Öyle okunmasını öneriyor o cümle, ama okur istediği gibi okusun, çoğaltsın. Benim için Hulki Aktunç’a bir saygı duruşu. Keşke herkese borcumu öyle ödeme şansım olsa!

“Edebi Şeyler” Türkçe şiir adına çok önemli işler yapıyor, örnek oluyordur umarım.

Askıda Öykü: Dil Bilimi, denemelerinizde olduğu gibi öykülerinizde de kendini hissettiriyor. Kelimenin etimolojisi ve tarih içindeki süreçleri öykünüz içinde kendine yer bulurken dille olan münasebet, dile olan hassasiyet daha belirginleşiyor. Siz ne dersiniz?

İlhan Durusel: Afyon tiryakiliği gibi dille ilgilenmek. Bir kere tadını alınca başka bir şeyle ilgilenmek mümkün değil. Anadil eğitimini doğru bir şekilde yapabilseydik yabancı dil öğretiminde de başarılı olurduk. Konuştuğu dile yabancı insanlar başka dillerden de korkar. Bu korkaklık da düşmanlığa yol açar. İyi insanlar yetiştirmek için iyi bir dil eğitimi zorunlu. “Zorunlu dil dersi” Türkiye’de barış için ilk şartlardan biri.

Yazdıklarını yüksek sesle (fısıltı makamında da yazılmış olsa) kendine okuyabilmeli insan. Ritm, dil, anlam, ses ilişkileri daha kolay seziliyor o zaman. Bunun için de kütüphanelere, parklara, yeraltı geçitlerine ihtiyaç var. Şairin yalnız kalabileceği yerler. İyi bir edebiyatçı dünyaya karşı yapayalnız kalabilmeyi göze almalı. İyi bir üslup için, yazar yazdığını kendine okuduğunda gözleri yaşarmalı. Kendini beğenme, kibir falan değil bu: Aya karşı uluyup kendini dinleyen köpek olabilmek. Kurt değil, bildiğimiz sokak köpeği. O zaman kendimizin, yazdığımızın farkına varırız. Belki bir yankı bile gelir Ay’dan.

Ölürken, öldükten sonra bile bir yazarın derdi dil olmalı (özellikle Türkiye’de). İnsan, ölümüm gazetelere konu olacak diye korkuyor “hayatını kaybetti” sözünü okuyunca. Hayatınızda bir kere olsun “hayatını kaybetti” dediniz mi bir insanın arkasından? İnsan ölür, hayata veda eder, aramızdan ayrılır, vefat eder, nalları diker, geberir gider, ecel şerbetini içer, ölümün şanlı köprüsünden geçer... ama “hayatını kaybetti”, “yaşamını yitirdi” demek büyük bir saygısızlık. Hem ölene, hem dile. Ana-babanızın, evladınızın arkasından öyle bir şey diyemezsiniz. Diyebilir misiniz? Demeyiniz.

Askıda Öykü: ‘Şimdi Su Değirmenleri Bile’ öyküsünde, köylüler alıcının almak istediği deveyi, adını zikretmeden, işaret ederek satın almak istemesiyle ilgilenmiyorlar “ille de doğru sözcüğü duymak istiyorlar. nesnelere bu yüzden ad verdik biz diyorlar.” Gerek yaratılış mitlerinde gerekse dil felsefesinde önemli bir konu olarak geçer adlandırma. Sizin edebiyatınızda bunun karşılığı nedir?

İlhan Durusel: Ad vermek, sahip olmak değil, tam tersine kendine eşit kılmak demek bana kalırsa. Ferit Horoz, Sefer Boğa gibi metinler yazdım geçmişte. O hayvanları yazarken o öykülerdeki insanlara eşit gördüm. Daha insan hatta. Katiller tarafından linç edilmektense, kurtlar tarafından paramparça edilmeyi tercih ederim. İnsanların çoğunu bir adı hakedecek kadar değerli görmüyorum açıkçası. Öte yandan Copper (Bakır) diye bir köpeğimiz var. “10 kişi seç” deseler biri odur. Adını biz vermedik, kendi seçti, biraz da o yüzden.

Askıda Öykü: Öykü kişisinin sözleri her zaman yazarın düşünceleridir diyemeyiz ama ‘Sanatın En Güzel Dalı ve Onun Temel İlkesi’ öykünüzde “Şiirle yarışılır mı? En hızlı şiirler ve şairlerini nasıl saptayabiliriz,” ve “Peki yarışmaya katıldığımda ne olacak? (…) bu yarışma bana ne katacak?” diyen bir öykü kişisi var. Onun dert edindiği bu konuda sizin söyleyecekleriniz nelerdir?

İlhan Durusel: Ödüllerle yarışmaları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Kompozisyon yarışması olmayan ödüller önemli ve gerekli. Ustalara saygıyı, gençleri özendirmeyi önemli ve doğru buluyorum. Yarışmalar da âşık atışmaları gibi eğlenceli olacaksa kesinlikle karşı çıkmam.

Askıda Öykü: ‘Bir Ortaçağ Hizmetçisinin Mahzene(… )’ öyküsündeki “‘pencere’ evde yaşayan öteki kişilere de hizmet verdiği için tereddüt içindeyim ‘pencerem’ demekten.” cümlenize dayanarak nesne ve nesnenin sahibi konusunda fikirleriniz nelerdir?

İlhan Durusel: En güzel örneği ağaçlardır. Dikersiniz, büyümesine yardım edersiniz belki ama o kadar işte. Hiçbir zaman sizin olmaz. Ev hayvanları zaten apayrı konu. Yani bankada üç kuruşunuz var, emekliliğinizi garantilediniz diye dünyanın sahibi değilsiniz. Evin sizden önce ve sizden sonra, hatta size bağlı olmayan bir hayatı olduğunu anladığınız zaman, kendinizin pencereden daha önemsiz olduğunuzu anlarsınız. Unutmayalım, coğrafya her şeyden önemli. Pencere, ona bakandan, onu yapandan daha önemli.

Askıda Öykü: Sevdiğiniz ve kaçındığınız türler var mı?

İlhan Durusel: Halk hikâyeleri, çizgi roman ve radyo oyunlarını... çok severim. Dergilerde yayınlanan öykü ve şiirlerde kitaplardakilerden daha derin bir anlam bulurum. Yüksek lisans tezlerindeki ithaflar ve yazarın kısa özgeçmişi çok ilgimi çeker. Öyküler, romanlar çıkar onlardan. Mahkeme tutanakları, doğum ve ölüm ilanları da. New York Times’daki ölüm ilanları (taziyetler, vefat ve teşekkür) hikâye ve roman kahramanlarıyla dolu. Yani Pazar günü öğleden sonrayı ne dolduruyorsa listede en başta o vardır.

Romana gördüğünüz gibi sıra gelmedi.

Askıda Öykü: Büyük bir zamana hükmetmiş ve hâlâ oralarda gezindiğini düşündüğünüz romancınız/romancılarınız kim/kimler?

İlhan Durusel: Sadece yaşayanlardan örnek verelim:

Eco
Pamuk
Salman Rushdie
Joyce Carol Oates
Jhumpa Lahiri

Askıda Öykü: En sevdiğiniz kurmaca metin hangisidir? Ve aklınızdan çıkaramadığınız kurmaca kahramanınız kim?

İlhan Durusel: Tek metin seçmek zor. Kitab-ı Mukaddes? Binbir Gece?

Kahraman: Hasan (Eskici); Ali (Semaver); Havva (Havva); Akçaburgazlı Yekta; Görünmez Adam; Edmond Dantes; Ömer Haybo. Çocukken Battal Gazi, Köroğlu, ergenken Sarı Saltuk, yetişkinken Yunus Emre olduğumu düşünürdüm ama gönlümde hep Keloğlan olmak yatar imiş meğer...

Askıda Öykü: Sizi bugüne taşıyan kitapları sıralayabilir misiniz?

İlhan Durusel: (bkz. 13. sorunun yanıtı)

2016’da YKY’den Yavaş Ateş diye bir kitabım çıkacak. Reklam yapmış olmayayım ama orda bu soruların (çoğunun) karşılığı var.

Askıda Öykü: Bitirmeden bıraktığınız kitap/lar var mı? Anlatabilir misiniz?

İlhan Durusel: Vardı. Hulki Aktunç’un Bir Şeyin Varoluşu kitabı. Meğer bizim pişmemiz gerekiyormuş okuyabilecek kıvama gelmek için... Kitabı bitirmeden bırakmak kitapla değil, çoğu zaman okurun kendisiyle, kapasitesi, olgunluk çağı, ruh durumuyla ilgili. Yazar bin türlü güçlüğe karşı bir kitap yazmış, doğru dürüst çaba harcamadan ben yarıda bıraksam, elimden atsam kaç yazar? İyi okur olmak da bir eğitim işi ama herkes her kitabı severek okuyacak, zevk alacak diye bir kural yok. Dalak yemeyen, kereviz sevmeyen bir ton insan var dünyada... kerevizin suçu değil bu.

Askıda Öykü: Vazgeçmediğiniz ve her zaman el altında tuttuğunuz kitaplar hangileri?

İlhan Durusel: Dictionary of Symbolism
Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik
Grimm Masalları
Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü
Memet Fuat, Türk Edebiyatı seçkileri. Özellikle 1967.
Enis Batur, Doğu Batı Divanı
TDK, Gezi ve Mektup yazısı özel sayıları
Hulki Aktunç, Argo Sözlüğü özellikle
Ferit Edgü, O
Kitab-ı Mukaddes
Herodot Tarihi
Kara Kitap
Şairin Seyir Defteri
Havuzbaşı, Son Kuşlar
Sisler Bulvarı
Memleketimden İnsan Manzaraları
Troya’da Ölüm Vardı
Bahar İsyancıdır
1001 Gece Masalları (hepsi değil, 19. yy’da yapılmış seçkiler)

Daha çok var tabii. Bazılarına aylarca dokunmadığım oluyor ama onlarsız bir kitaplık, bir hayat hatta, düşünemiyorum.

Liste uzar gider... Liste uzun, hayat kısa.

Askıda Öykü: Kitaplığınızda tuttuğunuz ama hâlâ okuyamadığınız kitaplarınız var mı?

İlhan Durusel: Pek çok kitap var öyle boynu bükük bekleyen. İnsan her kitabı baştan sona okusun diye almaz, değil mi? Bazı kitaplar olmazsa olmaz diye alınır ve göstermelik olarak durur orda. Okuyamamak doğru bir saptama değil, okumamak olmalı; çünkü bizi bir kitabı okumaktan uzak tutan (karar vermişsek) ancak doğal felaketler olabilir. Sıradan bir insanı bir kitaptan ancak doğal afet uzak tutabilir; bir okuru? Hiçbir şey.

Askıda Öykü: Bir dergideki söyleşinizde, sizden sonraki söyleşi konuğuna sorulmak üzere bir soru istenmişti. Bu söyleşiyi sizin sorunuzu size yönelterek bitiriyoruz: “Bir öykünüzün öyküsünü anlatır mısınız?”

İlhan Durusel: Evet, anlatayım. Bir arkadaşım Baltimore’da bir berber dükkânında başına gelen bir olayı anlattı. Aynı olayı kelimesi kelimesine adı Necip olan başka bir arkadaşımın başından geçmiş gibi yazdım. Şöyle: Bir berberdeyiz, adı Sevil Berberi. Berberde sıra bekliyormuş gibi oturan bir yaşlı var. Yaşlı, “Neco, Neco” diyor. Necip adama doğru dönüp “Efendim?” diyor. Adam, “senin de mi adın Neco?” diyor. “Benim adım Necip, bana seslendiniz sandım” diyor. Dükkânın arkasından biri gelip “Ne oldu baba?” diyor. Yaşlı “Bunun da adı Neco” diyor arkadaşımı göstererek. “Eeee, n’olmuş yani?” diyor adam ve dükkânın arkasına doğru gidiyor yine. Beş-on dakika sonra yaşlı adam “Necip, şurdaki traş takımını bir versene bakayım” diyor. Arkadaşım hediyelik traş takımı paketine uzanırken oğul gelip “Baba yeterince traş takımı var evde, yeter artık” diye ikisini de azarlıyor. Azarlanan? Altınordulu efsane libero Necip, gençken ağzında, dişlerinin arasında jilet taşırmış... Hikâyenin adı Traş Takımı. Ustura Kemal’e adandı. Jilet Kazım anlatıyor. Berber? Soyadı Berberakis.

Bitirirken....

İki kelimeyi yan yana getiremeyenlerin harıl harıl söyleşi yapıp yayınladığı, “söyleşi vermek”, “röportaj vermek” gibi ucube söyleyişler icat ettiği bir ortamda dili, edebiyatı önemsediğiniz, söyleşinin gerektirdiği profesyonelliğe özen gösterdiğiniz, ve elbette içtenliğiniz için teşekkür ederim. Askıda Öykü küçümen bir dergi ama gözden kaçmayacak bir etkiye sahip. Askı... sözü de bana “Filistin askısı”nı, ama daha çok “yedi askıyı” çağrıştırdı. Öykünün yolu açık olsun!



Askıda Öykü'nün beşinci sayısında yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…