Ana içeriğe atla

“Necatigil 100 Yaşında” için 12 Madde ya da “Ev dar çünkü”


Aslında bu notlara Dünlükler’de yer verecektim fakat biraz uzayınca ayrı bir yazıya dönüştü. Necatigil şiirinin ve edebiyatının ve dahi kişiliğinin hakkını verebilecek bir yazı, zinhar, değil bu. Olsa olsa, sınavlardan önce kimsenin notlarını istemediği haylaz öğrencilerden birinin Necatigil’e Giriş (NG 101) dersinde tuttuğu notlar olarak okunabilir. Belki.

Onur Çalı 


BİR

Yabancı dil bildiğini göstermek için yanıp tutuşan hıyarlara benzemek istemem ve fakat bazı sözcükler var ki kendi evlerinde daha bir güzeller. Çevrilmeden. Bu şerhle, Necatigil (nam-ı diğer Hoca), tıpkı Kurt Vonnegut gibi bir “chain smoker” idi. Sigara bazı adamlara o kadar yakışır ki o kadar olur! Necatigil o soydan biriydi. Ağzındancıgaradüşmezgillerden idi. (Necatigil Birinci ve İkinci içermiş, Kurt Vonnegut ise kırmızı, filtresiz Pall Mall. Peki ya Salâh Bey, onun sigarasını bilen var mı?)

Selim İleri’den: Ihlamur’a, Yıldız’ın sırtlarına bakan, kitaplarla, dergilerle dolu küçük bir odaydı, büyük bir şairin odası. Hocamız sigaranın birini söndürür, birini yakardı: 

Hadi ben çok sigara-öksürükler
Hele çalışırken,
Ya gece yarısı, göğsü parçalanırdı
O kadın, iki ev öteden.


İKİ

Necatigil, herkesin malumu olduğu üzre, Türk edebiyatında “ev”in şairidir. Sözcükler dergisinin özel sayısından öğrendiğime göre, ailesiyle birlikte oturduğu evlerde hep en küçük odaları çalışma odası edinirmiş kendine. Şairin hayatıyla şiiri arasında nasıl organik bir bağ olduğuna işaret sayamaz mıyız bunu?


ÜÇ

De ki Necatigil Evler şairidir ve alçakgönüllüce buyurmuştur:

Sokağa mı çıkıyorsun, dikkat et
Emanet ol Tanrıya,
Sokak demek
Eksilmek yarı yarıya.

Odalara kapanıp oturdunuz
İçinize evin serin sessizliği doldu.
Koruyucu duvarlara borçlusunuz
Çevrenizde dalgalanan dostluğu.

Bir sokağa çıkmayın bozulur bunca büyü
Yavan gelir ev size,
Hayatınız kuytu ve küflü,
Sokaklarsa aydınlık, taze.

Ayartıcısı caddelerin eseri
Zalim gelişleriniz,
Evde size uzanacak elleri
İtmek istersiniz.

Haince sokaktan dönüşünüz
Sisli, karda...
Çünkü başka yaşayışlar gördünüz
Dışarda.

Sokağa çıkarken dikkat
Sokaklarda esen rüzgar çünkü.
Rüzgarlarla eve dönmek saçma,
Ev dar çünkü.


DÖRT

Bir bakın şu fotoğrafa, kimler mi var, sayalım: Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Azra Erhat, Haldun Taner… Yunus Nadi Ödülleri jürisi. Belli ki bir tartışma ortamı var, hararetli olsa gerek. Behçet Hoca’ya dikkatle bakın, sizce bu fotoğraftaki duruşu da işaret çakmıyor mu şiirine?


BEŞ

Dost dergisinin 1960 Nisan tarihli sayısında Fethi Naci, Edip Cansever’e “E, gelelim on Türk şiirine?” diye sual edince, Cansever şöyle der: “Sevdiğim şiirleri ona indiremem (Gülüyor). On roman seçmek kolay ama on şiir seçmek zor. Gene de hemen aklıma gelenleri sıralayıvereyim." (Selçuk Altun, Kitap İçin 3, sayfa 248)

Seçtiği on şiirden biri Necatigil’in “Kır Şarkısı”dır. (İsteyen buradan buyurabilir.)


ALTI

Hoca’nın sesini duymuş, kanlı canlı görmüş müydünüz hiç? Buyrunuz...




YEDİ

Birkaç sene önce sahafın birinde Mustafa Baydar’ın hazırladığı “Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar” adlı eski bir kitap buldum. 1960 yılında basılan bu kitapta 50 edebiyatçıyla yapılan söyleşiler var. Oradan, Mustafa Baydar’ın Necatigil’le söyleşisinden, tadımlık bir bölüm:

Şiirde mısra güzelliğine mi, yoksa "bütün" halinde bir şiir havası teminine mi ehemmiyet verirsiniz?

Bir çok şiirler; yer yer güzel de üstelik; biçim, düzen, istif yoksulu oldukları için unutulup gitmişlerdir. Bir seziş, bir buluş, bir tema ne kadar yeni ve güçlü olursa olsun, sağlam bir deyişe erişemedi mi ömürsüzdür. Genç yaşlarda heyecan sonsuz, ilham boldur. Ama çokluk bir şey eksik olur, mısralarda en azdan güzellik! Şiirdeki "bütün" güzelliği, parça güzelliklerinin kesiksiz sürüp gidebilmesinden, zincirlenmesinden doğar. Arada, bir mısraın bile aksamaması; şiirde verilmek istenen bir hava, yaratılmak istenen bir iklim, sahiden varsa, onu bozar, zedeler. Bu düşüncelerimi, kendi denemelerimde uygulayabilmek isterdim. (Sayfa 147-148)


SEKİZ

Hiç dinlediniz mi Erkan Oğur’dan, Nilüfer’i:

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.


DOKUZ

Bir başka ağzındancıgaradüşmezgillerden olan Salâh Bey’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’su nasıl harikulade bir kitaptır. İşte oradan, Necatigil’li bir bölüm:

Cennet Bahçesi Genç Kuşak’ın yazlık kahvesidir. Kışın Nisuaz, Petrograd, Viyana Kahvesi’nde, daha ilerili yılarda Suna Kahvesi’nde cigara dumanlarıyla zifir bağlayan ciğerler burada oksijenin ne olduğunu anlar. Daha 1941’lerde dadanmışlardır bu bahçeye. Samim Kocagöz, Sabahattin Kudret, Süavi Koçer, Bebe Lütfü, Cahit Saffet (Irgat), İlhan Berk hep burada oturur. Daha sonraları Fahir Onger, Oktay Akbal, Nermi Uygur da gelmeye başlar. Behçet Necatigil de ilk 1945’de adımını uzatır buraya. Askerlikten sonra bir ara Zonguldak’ta öğretmenlik yapmış, sonra da bir pundunu bulup kapağı İstanbul’a atmıştır. Oktay Akbal, Behçet’le ilk orada tanışır. Oktay’a Behçet’in o gün kendi üzerinde nasıl bir izlenim bıraktığını sorarsanız size şu karşılığı verir: “Behçet masanın bir köşesine oturmuştu. Kimsenin ondan haberi yoktu. Bizim sanattan konuşma tarzımız, gereksiz görüşlerimiz, saçma sapan esprilerimiz, başka şairlerle sanatçılarla eğlenişimiz karşısında duyduğu şaşkınlık yüzünden okunuyordu.”

Behçet’in ilk günleridir. Herkesin kendinden başka türlü oluşu karşısında Behçet zaman zaman arkadaşlarına uymak gereğini duyacak ama bir yüz hareketi, bir söz onu her zaman ele verecektir. Ne ki, Behçet’i herkes sevdiği için kimi zaman ötekiler de onun dümen suyundan gidecek ve öfkelendiğini sezdikleri an konuyu başka yönlere çevireceklerdir. (Sayfa 152-153)


ON

Sinemada başka canlandıran oldu mu bilmiyorum ama Kelebeğin Rüyası’nda Yılmaz Erdoğan, Zonguldak’ta öğretmenlik yaptığı sıralardaki Necatigil’i canlandırmıştı. Bu, üzüldüğüm bir şey. Her şeyi geçelim, hocanın ağırlenk konuşmasıyla Yılmaz Erdoğan’ın koşturur gibi aceleyle konuşması üzücü bir tezat olarak kaldı bende.


ON BİR

Necatigil yalnızca şiir yazmamıştır. Çeviri yapmıştır, radyo oyunları yazmıştır, edebiyat matinelerine katılmıştır, sözlükler hazırlamıştır. Ama en önemlisi, denemeler de yazmıştır. Sizi bilmem, ben bir edebiyatçının deneme yazmış olmasını önemsiyorum. Hele ki Bile/Yazdı gibi metinleri. Yani, yaptığı iş üzerine, yazmak üzerine düşünen metinleri çok önemsiyorum. Kitabın ismini açıklamakla başlayan Necatigil, şiir üzerine küçük notlarıyla, aforizmalarıyla, şiir uçlarıyla, denemeleriyle, konuşmalarıyla alçak gönüllü bir şiir işçisi olduğunu bir kez daha vurguluyor.

Bile/Yazdı’dan birkaç inci:

“Şiirler, beraber söylenen solo şarkılardır.”

“Şiir kontrol hapı almayan şairlerden korkunuz!”

“Yazdımsa yazacağım varmıştır benden önce orada.”

“Yaşıtlarla tartıyorlar, eşitlerle değil.”

“Tanrı iyi şairleri şiir ağası olmaktan korusun!”

“Bazan bir şair, tek şiirle, bir başka şairin yüzlerce şiirini yok eder.”

“Bazı kitapların yanında not: tükendi. Şiirler, şairler için de geçerli.”

“Biri şiir yazar, biri o şiir üzerine kendini.”

“Bir kişiyle bile konuşulamaz şeylerle dolmuşsa bardak – başlar şiir taşkını.”

“Ara sıra uzaklaşın şiirden, üstüne düşmeyin, o sizi istemiyorsa boşunadır direnmeniz (tıpkı aşktaki gibi).”

“Ruhsal durum: Şiiri onda buldum.”

“Sağlığımızda yokluklar nerede? Katlar, daracık evler, daire. Soluk almalara boşluklar nerede?”

“Kendi tutarlılığımda yazıyorum, koroyu bozuyorum diye içerleyenler oldu. Oysa ben de çağın tanığıyım. Sığınakta da faydalı işler yapılır.”


ON İKİ

Hazırladığı Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde kendisi için şöyle yazmıştır: “Şiirde kırk yılını, doğumundan ölümüne, orta halli bir vatandaşın; birey olarak başından geçecek durumlarını hatırlatmaya; ev-aile-yakın çevre üçgeninde, gerçek ve hayal yaşantılarını iletmeye, duyurmaya harcadı. Arada biçim yenileştirmelerinden ötürü yadırgandığı da oldu, ama genellikle, eleştirmenler onun için, tutarlı ve özel bir dünyası olan bir şair dediler.”




Yorumlar

  1. Nasıl güzel insanlar geçmiş şu coğrafyadan, nasıl nadide.
    Hayat tarzları, imrendiriyor insanı.
    Servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten de öyle abi. Hoca, nasıl efendi, nasıl alçak gönüllü. Kendi kozasında, kendi hikmet burcunda örmüş şiirini, edebiyata emek vermiş. Bizim zamanımızın gürültücülüğüne bakınca onun için söylenen söz daha da bir anlam kazanıyor: saklı su.

      Saklı su şiirinden:


      Anla sıkıntımı geç git dost,
      Nedendir sorma.
      Gür bitkiler altında bir benim için akar
      Alıngan, onurlu
      İstemez görsünler saklı su.

      Sil
  2. Harika bir yazı olmuş. Elinize sağlık. Yazınız ile Necatigil üstadı daha bir sevdim. Anday için de bir yazınız varsa link paylaşırsanız veya yoksa da hazırlama lütfunda bulunursanız sevinirim. En iyi dilek ve saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Estafurullah hocam, ne lütfu. Planlı bir şey yok. Serseri okumalarla ilerliyorum. Melih Bey'e yolum düşerse ben de sevinirim ama sanırım sırada Metin Eloğlu var. Sevgiler.

      Sil
  3. İlhan Durusel'in yeni kitabı Yavaş Ateş'den EK:

    "Gözlüklerinin üzerinden bakıyor.
    Gözlüksüz düşünemiyoruz onu ama sanki gözlükleriyle hiç bakmıyor gibi.
    Hep üzerinden üzerinden.
    Barbaros Meydanı'na iniyor. Bir banka oturuyor nefes nefese.
    Nefes nefese bank, gurur ve heyecandan, şairler kendini seçiyor diye.

    Dünyayı teneffüs ediyor nerdeyse.
    Ona saygımızdan biz nefesimizi tutuyoruz öyle.
    Ceket ilikliyoruz.
    Bize de hava kalsın diye, bir nefeste çıkıyor Akaretler'e."

    YanıtlaSil
  4. Başka bir İlhan, İlhan Berk de Kitap-lık'da yayımlanan (2001) Saklı Su adlı yazısında Necatigil için şöyle buyurmuştur: "Kendisi şiirdir."

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …