Ana içeriğe atla

Garnizon Kumandanının Postası

Siz beni garnizon kumandanının postasıyken görecektiniz!
Sivil günlerimde, mecburi hizmette kasetlere kaydettiğim şiirleri, gece nöbetinde yüzümde kaygısız bir ifadeyle dinlerken; sabahçı kahvelerinde elimde çay bardağı yarı dolu, ağzımdan salya sarkarken; fabrikada gececi kaldığımda dışarda öksüz çocuklar ağlarken; otobüslerde varacakları yerin heyecanından, geride bıraktıklarının hüznünden uyuyamayan yurttaşların haline kederlenirken görecektiniz!
Karlı ovalarda ayışığının güzelliğinden başı dönmüş, donu, gömleği çıkarıp kurtlar gibi ulurken seyredecektiniz beni.
Nil taşkınlarının kaydını tutarken; olimpiyatlar henüz dört yılda bir değilken; cumartesileri okul olduğu günlerde; tütüne lüküsle giderken yedi cüceleri düşünüp kendimi mutlu hissettiğim serin temmuz sabahlarında –o sabahlarda görecektiniz beni siz!
Bakla tarlasında kargaların peşinden koşuşumu; “neden bir korkuluk yok burda?” diye sorduğumda yüzlerinde mahçup ifadeyle af dilediklerinde onları sert ama şefkatli bir baba gibi affedişimi, bakla tarlasını güzelyurt sınırları gibi savunuşumu, akşam evde yorgunlukla divana uzandığımda annemin tahtakaşıkla bana Hektor gibi atsütü içirirken güneydeki Akhalar hakkındaki beddualarını da ruhuma dantel gibi işlerken görecektiniz. Sonra bütün bunları şimdi anlattığım gibi anlattığım kitabı oturup tek başıma tasarlayıp, metinlerini yazıp, resimleyip yorganiğnleriyle teğelleyip, dikip ciltlemiştim: Mücellitliğimi görecektiniz! Kutsal kitap ne demek, anlayacaktınız!
Cilt 1, Sayı 1 yazıyordu künyesinde kitabın. Yazarı, yazıişleri müdürü, sahibi, takma adlarla hep bendim. Öğretmen 5 vermiş; babam “Siktirici işlerle uğraşacağına ders çalış. Elaleme köle olma!” demişti. Kölelik kaldırılmıştı ama bizim gibi sığırlarla daha uzun zaman süreceğe benziyordu –babamıza göre.
Bergamalı bir köylü kadının çıplak ayakla tarlada yürüyüşünü anlattığım “Dikenli Tarlada Çıplak Ayakla” başlıklı hikayemi okuyacaktınız! Öğretmen Sait Bey “Bunu elyazısıyla, divit ve çini mürekkebiyle çizgisiz mektup kağıdına yaz. Başlığı kırmızı dolmakalemle olsun. Keçeli kalem istemem. Anladın mı? Sırıtma karı gibi karşımda” demiş, ben de hem özenerek hem de evde herkesten gizleyerek bir daha yazmıştım hikayeyi. Sait Bey’in okul duvar gazetesine astığı o yazının önünde annemin hüngür hüngür ağladığı, benimse annemin yaşlı gözlerinden, burnunu çekişinden utanıp yerin dibine girdiğim günlerde görecektiniz!
Beni o zaman o hoyrat, o kendini bilmez halimle görecektiniz! Beni ağlarken görecektiniz. Siz beni ağlarken gördünüz mü? Hem sıradan bir halk çocuğu gibi mahalleye saldıran polis-jandarmanın babamızı, ağbimizi, ablamızı alıp götürdüğünde ağladığım gibi, hem de üniversite ikinci sınıfta, Kemeraltında Mantocular Çarşısındaki Çorapçı Hilmi’nin önünde, annemin duvar gazetesinin önündeki yaşlı gözlerini hatırladığım bir yağmurlu ilkyaz sabahında ağladığım gibi görecektiniz!
Bizim bölük öksüzler bölüğüydü. Bizim manga ana-babasını bilmeyenlerden, yurtlarda büyümüş, sokaklarda yetişmiş, yeraltında, batakhanelerde serpilip gelişmişlerden oluşuyordu. Önüne gelen itip kakıyordu bizi. Koğuşta ahır kokulu battaniyeler altında geceleri aşk ve avarelik üzerine şiirler mırıldanırken duyacaktınız bizi! Sabahına yatağa işemişler gibi uyanıp güneyyarımküreyi düelloya davet ettiğimizde görecektiniz.
(Bizim bölük dışındakileri) meydanda terk edip arkamıza bakmadan Topçamtepe’ye çıktığımızda aşağıdaki ovaya, karşıdaki dağlara, ufkun ötesindeki memleketin geri kalanına bakan komutanın “Asker, su ver, asker!” diye emredişini duyacaktınız! Gürül gürül akan çeşmelerin önünde matarası olmadığı için, eliyle su içmeyi de beceremediğinden benden emirle su dilendiğinde (dilediğinde?) ona bir su perisi padişahı edasıyla “Al evladım, şifa niyetine” diyerek su verdiğimde görecektiniz.
Burda iki çeşme vardı. Biri ölüyü dirilten çeşmeydi, öbürü sayrıyı sağaltan. Yukarda bulut, bulutun içinde bir başka bulut vardı ve bu çeşmelerin suyu ordan geliyordu. Biri hayat veren çeşmeydi, öbürü deva çeşmesiydi. Her kötülüğü, kötü kalbi bile iyileştiriyordu. Bir sürahi vardı burda maşrapalığa özeniyordu. Çarpılsın istiyordu, binpişmanlar gibi, yamulsun sağı solu tövbekarlar misali, ama kırılgan olmasın. Kırılacaksa da kırılsın, parçalansın, aksın içindeki usare aksın, aksın, aksın istiyordu. Bu maşrapa şarap dolsun, dolunca bir daha boşalmasın, susayanı suvarsın, dardakini bolartsın, kederliyi güldürsün istiyordu.
Hayat veren su. Hayat suyu. Eskiçağlardan kalma çeşmesuyu.
Kuvvet veren su. Su iç iyi gelir, suyu.
İçilince su üstünde yürüten su. Büyülü su.
Yıkanınca ömür boyu temiz kalınan su.
Öbür sular hep bu maşrapanın suyundandı. Biliyorduk ölüyü yıkayınca dirilten, amansız illeti iyileştiren, ölümsüzlük (ebediyet) müjdeleyen su, buydu. Biliyorduk, uzaklara, kuyulara, göllere, nehirlere, şifalı su bulmaya gönderilen şehzade; o suyu tek avcunda getirip yatalak hastayı kurtaran ama kendisi de o suyla ölümsüzlük kazanmış, hayattan kısa bir uzatma almış olan o şehzade, Gençlik Çeşmesi’nin yanında duruyor, onun o çeşme olduğunu biliyordu.
Komutan o maşrapaya uzanırken, bana “dile benden ne dilersen” diye sorduğunda, cevap vermeden önce dokuz kere düşünüp bir kere söylemek istemiş, “Al şu maşrapayı, tut. Ama düşürme. Sakın düşürme. Yarısını iç, yarısını başından aşağı dök. Suyun hepsini içme. Sakın suyun hepsini içme. Maşrapayı düşürme.” deyiverdiğimde görecektiniz beni, işidecektiniz sözlerimi! Bir intikam suyu, bir intikam suyu! Arkadaşını öldüreni öldürmeye ant içen bir Aşil suyuydu bu. İlk yudum intikamın onuruna, ikincisi maktülün simgesel kanı. Kan içip intikam için içi yanan halk, beni rahatta dinleyin!
Suyun yarısını içip yarısını başından aşağı döküp görünmez olan komutanın beni posta seçmiş olduğunu, beni mirasçı, beni vekil, beni yeddi emin seçişini yemin töreninde halka ilan edişimi görecektiniz! Sivilleri giyip hemen çarşı iznine çıkışımı; çarşıdan döndüğümde komutanın komutlarını yazışımı; parola-nişanı seçişimi, 6 kişilik yemek mangasına karar verişimi ve arta kalan boş zamanda da bunları, şimdi size bu söylediklerimi kendime iki gözüm iki çeşme mektup gibi yazıp anlatırken görecektiniz! Mektubumu kendime has bir üslupla “Mektubumu burada bitirirken baki selam ederim!” diye bitirişimi görecektiniz.
Siz beni garnizon kumandanının postasıyken, garnizonu da bütün şehre hakim bir tepede karargahken, o karargaha doğramacılar, manifaturacılar, soğuk demirciler, sonütücüler, perdedarlar gelip elpençe divan durduğunda, bana, garnizon kumandanının postasına “Ellerinle dokun bize, şiddetle, öfkeyle, sevgiyle dokunma ama. Sırtımızı sıvazlama!” diye yalvardıklarında bedenlerinin dokunduğum yerleri yavaş yavaş şekil alırken, bu manzaranın arkasında yeni bir günün doğuşunu gurur ve hayranlıkla seyrederken görecektiniz!

İlhan Durusel


Yorumlar

  1. Yeni,yepyeni bir İlhan Durusel öyküsü okumanın heyecanıyla çok beğendim. Parşömen'e yakışmış.

    YanıtlaSil
  2. Suyun öykülerini özlemişim. Beni çocukluğuma götürdü. Kuyular, maşrapalar, büyülü sular,susayanı suvaranlar, suvacesiyle su taşırken yürüyüşüne bayıldığım bir güzel kadını hatırladım.
    Unutulmuş kelimeleri, incelikleri çıkarıp getiren İlhan Durusel'e teşekkür ederim.
    Servet

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …