Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (16) : Polat Özlüoğlu ve “Günlerden Kırmızı”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı 


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Uzun yıllardır yazan birisiydim. Yazan ama yazdıklarını kimseyle paylaşmayan bir okur yazardım. Son üç yıl bu tercih usul usul değişmeye başladı. Yazdıklarım beni aşmaya, beni susturmaya ve kalem konuşmaya başlayınca bir şekilde yazılanlar okuyucusunu buluyor tıpkı suyun yolunu bulduğu gibi. Benim için de aynı oldu süreç. Öyküler yatağını buldu.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

İlk denemelerim çocukken okuduğum çizgi romanlardan esinle ve hevesle çizgi roman tarzındaydı. Sonra şiir, bir ara cahil cesaretiyle roman ve nihayet öykü yazarken buldum kendimi. Disiplinli olarak yazmaya öyküyle başladım. Aklımdakileri, yüreğimdekileri, içimde demlendirdiklerimi öykü ile anlatmak hoşuma gidiyor. Meselemi öyküye dönüştürmek mutlu ediyor beni. Gerçek ve kurgu öyküde harmanlanıyor.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

Yayınevini özellikle kendi dünya duruşuma yakın bulduğum ve son iki yıldır bastıkları nitelikli öykü kitapları dolayısıyla seçtim. Ve Notabene'ye dosyamı yolladım. Üç yılın sonunda biriken yaklaşık yüz öykü içinden seçildi dosyadakiler.

Onbeş gün gibi kısa bir sürede dönmeleri beni çok şaşırttı ve mutlu etti. Kısa zamanda basıldı dosyam.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu?
(Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Dosyama editörüm Sibel Öz'le çalışıp son şeklini verdik. Dosya üzerinde çok uğraştırmadım zannımca editörümü, çünkü öyküler üzerinde epey bir çalışmışlığım vardı. Sadece kitabın çıkış sürecinde Ankara Katliamı'nı yaşadığımız için bir öyküyü değiştirmek zorunda kaldık. Özellikle editörüm kapakla ilgili çok yardımcı oldu. Kitap kapağını kızkardeşim Leyla Özlüoğlu hazırladı. Epey bir uğraştık kapağı kabullendirmek için yayınevine. İyi ki de ısrar etmişim. Çok beğenildi “Günlerden Kırmızı”nın kapağı.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Kitabı olmak gerçekten başka kapılar aralıyor hem iç dünyamda hem de çevremde. Pek çok tanımadığım, tanışma şansı bulamayacağım insanla tanıştım. Kitabı okuyup dönen okurlarımla tanıştım. Kıyısından köşesinden yazar dünyası denen bu tuhaf dünyaya adım attım. Tabii İzmir bu dünyanın ne kadar uzağında olsa da…

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

İlk kitap için bu sorunun cevabı hayır. Ancak ikinci kitap dosyamı, yayınevi ilk kitap çıktığında istemişti. Bu yüzden ikinci için evet diyebilmeyi istiyorum. İlk kitaplar özeldir. Yayınlanması bile ki çok kısa bir sürede oldu, tüm maddi getirilerin önüne geçiyor.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

Edebiyat dergilerini seviyorum, okumayı da yazı göndermeyi de. Üç yıldır edebiyat dergilerinde çıkıyor öykülerim. Bazen aynı ayda üç dört dergide bazen de bir dergide. Dergilerin daha da çok çıkması ve okunmasını diliyorum. Kapıyı aralamak için güzel bir mecra dergiler.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Yazmak her zaman önceliğimdi zaten, son üç yılda annem ve kardeşlerim bu işin sonunun kitaba gideceğini tahmin etmişler ancak benim bundan haberim olmadı. Kimse beni uyarmadı kitap için. Benim aklımdaki en son düşünceydi kitap. Kitabım çıksın diye değil kendi içimde biriktirdiklerimi kağıda dökebilmek, kendimi doğru ifade edebilmek, yaşadıklarıma yani kendi kişisel tarihime ve toplumsal tarihimize ait kırılma noktalarına dokunabilmek için yazıyordum. Hala da öyle, öncelikle beni düşündüren, acıtan, vicdanımı sızlatan, kızdıran, elimi kolumu bağlayan, bu ülkede yaşamak adına insanlığımızı, onurumuzu, hayatımızı ayaklar altına alan, bizi yoksayan olaylara, kişilere karşı bir tepki olarak ve canımı sıkan meselelere dair yazıyorum. Yazmak benim için farklı bir yol. Tabi sadece yazmak yetmiyor, kullandığın dile de hakim olmak, o dille savaşmak, o dilden anlamak ve o dil üzerine de kafa yormak gerekiyor. Yoksa herkes yazıyor. Milyon tane kitap basılıyor. Ama hangisi kullandığı dile özen gösteriyor? Çok azı. Yazmak ve okumak zaten özgür olabildiğim, kendime dair bir dünya yaratabildiğim tek yer. Yazarak, sorular üreterek ben yaşadığımız çağa dair yüreğimde ve belleğimde biriken acıları, gerçekleri, korkuları, yalnızlığımızı, zayıflıklarımızı, yetersizliklerimizi dillendirmeye çalışıyorum. Gezi sürecinde yaşadıklarımızı nasıl unutabiliriz? Soma'da yaşananları, Maraş'ta üstü örtülenleri, Hayata Dönüş operasyonu diye katledilen onca kader mahkumunu, 12 Eylül'ü, Cumartesi annelerini, mültecileri hangimiz içi, vicdanı, yüreği sızlamadan görmezden gelebiliriz ki. İnsanız görmezden gelemeyiz. “Günlerden Kırmızı”daki öyküler bu sorulara yeni sorular sorduran öykülerden mütevellit bir kitaptır. Adında geçen kırmızı aşkın değil acının binbir tonundaki kırmızısına dairdir. Acıdan azade değiliz bu anlamda.

Peki, bundan sonra?

Bundan sonra yazmaya okumaya, yazdıklarımı paylaşmaya devam edeceğim. Yazacak o kadar çok şey var ki. Hepsi de can yakan şeyler. Keşke mutlu öyküler yazabilsem diyorum bazen ama bu zamanda bu memlekette kaçımız mutlu ki? İkinci kitap dosyamı hazırlıyorum. Kısmet diyorum.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …