Ana içeriğe atla

“Kendi efkarımca okur yazarım.” (DÜNLÜKLER 35)


Kurtuluş Savaşı hengamesi sırasında hiçbir kötülüğü dokunmadığı, ve hatta savaştan sonra türk vatandaşlığına geçtiği halde ailesiyle birlikte katledilen, hemşerim, Kınıklı Rum tüccar Trendefil Efendi'nin anısına...


1.Haziran.16

İzindeyim, tatildeyim, haberlere bakmamaya çalışıyorum ama gözüme çarptı otobüsteki küçük televizyonda: Bir haham, bir imam, iki rahip…
Fıkra gibi ama değilmiş. Meğer Gotthard tünelinin açılışıymış. Dünyanın en büyük, en bilmem ne tüneliymiş. Falan filan.

Bu kocaman kocaman abiler ablalar, tünel açılışları için değil de “Bizim dini geleneklerimiz neden sürekli olarak kin, nefret ve fundamentalist eğilimler üretip duruyor?” sorusuna kafa yormak için bir araya gelseler keşke. O zaman bir anlamı olur belki.
* * *
Tatildeyken otobüslerde, vapurlarda, teknelerde, “beach”lerde filan bol bol rönte yattım. Aman durun, öyle değil! Millet hangi kitapları okuyor diye dikizledim. Buyrun size kısa bir liste:

- Kitap-lık’ın 35. sayısı
- Gömülü Dev (Ishiguro)
- Hareket Halinde Bir Hayat (Oliver Sacks)
- İlk Gün (Marc Levy)

Bizimkileri de katalım:

- Hayvan Krallığının Kapısında (Amy Hempel)
- Hacivat Günlüğü (Salâh Bey)
- İnadına Yaşamak/İnadına İnsan (Metin Balay)


2.Haziran.16

Change.org’la değişen bir şey gördünüz mü siz kuzum?
* * *
Yine yolda belde gördüğüm bir şey: Deniz Baykal Kültür Merkezi. Yahu, İzmir’de hiç mi adı bir kültür merkezine verilecek yazar kalmadı? Hadi yaşayan yazarların bu şekilde taltif edilmelerine alışık değiliz de, artık yaşamayan, maalesef artık yaşamayan birçok önemli yazarı yok mu İzmir’in? Yoksa haberimiz mi olmadı; Deniz Baykal kültür adamı mı?


3.Haziran.16

Nazım’ın Atatürk’le hikayesini bilir misiniz? Ben Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım adlı kitabında rastladım:

Nâzım’ın ünü günden güne yayılıyor, ziyaretçileri ve hayranları çoğalıyor, herkes ondan söz ediyordu. Ünü sonunda Mustafa Kemal’e kadar ulaştı. Mustafa Kemal’in İstanbul’da bulunduğu bir sırada, bir akşam Dolmabahçe Sarayındaki sofrada Nâzım’ın adı geçer. Hazır bulunanlar Nâzım’dan hayranlıkla söz ederler. Kendisine Nâzım’ın çağımızın en büyük Türk şairi olduğu söylenir. Merak eder. Bir şiirini dinlemek isteğini gösterir. Nâzım’ın şiir plakları getirilip çalınır. Mustafa Kemal dikkat ve hayretle dinler. Sonra, “Bu şair sizlere benzemiyor” der. Ve Nâzım’ı getirtip şiirlerini onun kendi ağzından dinlemek arzusuna kapılır. “Bu şairi bulup getirsinler,” emrini verir.

Fakat vakit gece yarısını geçmiştir. Telefonla Kadıköy Polis Merkezine Nâzım’ı bulup getirmeleri emri verilir. Gece geç vakit bir polis, Nâzım’ın evin kapısını çalar. Nâzım uykudan kalkar kapıyı açar. Karşısında polisi görünce şaşırır. Bir an soğuk terler döker.

Polis nezaketle Mustafa Kemal’in kendisini Dolmabahçe Sarayında beklediğini bildirir. Nâzım o vakit kendisine gelir.

“Oğlum,” der, “Paşa’ya benden selam söyleyin. Ben ‘Deniz Kızı Eftalya’ değilim.”

Bunu der demez kapıyı kapar.

Mustafa Kemal o sıralar sofrasına Eftalya Hanım adında bir şarkıcı kızı getirtmeyi adet edinmişti. Nâzım şarkıcıya benzetilmekten kırılmıştı. Bu cevabıyla Mustafa Kemal’e sıradan bir şarkıcı gibi çağrılamayacağını anlatmak istemişti.

Nâzım’ın cevabı kendisine bildirildiği zaman Mustafa Kemal’in tepkisi şu olmuş:

“Aferin çocuğa… İşte şair dediğin böyle olmalı!”

Mustafa Kemal de bu cevabıyla kendi büyüklüğünü göstermiştir. Yoksa bu cevaba kızabilir ve Nâzım’a yapmadığını bırakmazdı.
* * *
Hani biz zamanı yettiremiyoruz ya. Gün 24 değil de 30 saat olsun diyoruz ya bazen. Kafamızdaki bazı işleri yetiştirmek için, okumak, yazmak, yaşamak için… Bergama’daki bir handa, zamanın kontrolünü ele almış, masal kahramanı gibi amcalar var. Duruyorlar. Herhalde zaman da duruyor onlar durunca ki hiç acele etmiyorlar. Vakitleri çok bol. Tüm vakitler onların sanki. Öyle dinginler. Öyle huzurlu ve mutlular. Dünyadaki en zengin, en kudretli amcalar onlar, zamana hükmediyorlar. Zamanı eğip büküp karşılarına oturtuyorlar. İki el tavla atıyorlar, zamanı mars ediyorlar.

Zamanı koltuğunun altında tavlayla handan çıkarken gördüm, ordan biliyorum.


10.Haziran.16

“Biz para değil dost biriktirdik” diye bir züğürt avuntusu vardır ya hani, çok severim o avuntuyu. Bana da iyi gelir bu söz. İnanırım. Güzel dostlarım var, çok şükür. Genelde tatillerde izinlerde dostlarla görüşmekten, hasbıhal etmekten yorgun düşerim. Ve fakat bu sefer öyle olmadı azizim. Kul Himmet yetişsin imdadıma:

Kendi efkârımca okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu


11.Haziran.16

Tatillerde kitap taşırım. Okuyamayacağım kadar kitabı bavula tıkıştırır, sonra okumadan Ankara’ya geri taşırım. Bu sefer öyle yapmadım. 3-4 kitap aldım yanıma. Hal böyle olunca, bir de dostsuz meclissiz kalınca üstüne, Kınık’taki kütüphanede kalan dergilere sardım. İşte karşınızda Varlık dergisinin Ağustos 2005 tarihli 1175. sayısından seçmeler:

bergama şifa yurdu (asklepion)

III

müze yöneticisi Osman Bayatlı'nın
gün inerken kaleye karşı dediği

Çalınmış gövdesini soruyor
Yanından geçerken Zeus Sunağı
Berlin'deki gövdenin
Nemleniyor gözleri
Geride kalmış
Yaralı bir Bergamalıyım sanki
Zamanın derinlerinde
Yollarım yitik
Benden düşüyor
Kaleden düşen her taş
Başaran
* * *
Hulki Aktunç’un tatilini nasıl geçirdiğini anlattığıdır:

* * *
Ve Tarık Dursun K.’nın Yaz Sahiden Bitmeden adlı yazısından:

İşe bakın, Niyazi Bey bir gece sabaha karşı iki yüz fedaisi ile dağa çıkıyor... Bunun bir padişahın tahtını ters yüz edeceğinden emin de değildir, değildir çünkü aklının bir köşesinden şunlar geçmemekte midir? Padişahın topu tüfeği, parası pulu, ordusu donanması, dünya kadar dostu vardır ve bunlar iki yüz kişilik manevra taburuyla deli rüzgârlara baş bağlayıp dayler dayler diyerek kendilerini dağlara vuran kahraman-ı hürriyet ve nam-ı diğer geyikli Niyazi Bey ve taifesine vız gelip tırıs gidecek midir?

Kumandanım, her şey iyi, güzel, hoş da biz Allah'ın Rumeli dağlarında aç susuz kalmaz mıyız, köy çapulcusu olmaz mıyız? Köyler bizi yaşatır mı, zaptiyeye ihbar etmez mi?

Bunun üzerine Niyazi Bey'in geri dönüp alayın kasasını kırarak içinden 2000 kuruşu iaşe ve ibate için borç alıp sonra da namusuyla ödeyeceğine dair bir de makbuz bıraktıktan sonra yüreği serin, ver elini dağlar diyerek gelecekte şanlara, zaferlere, acı yenilgilere, yaşarken unutulmuşluklara doğru bir kahramanca gidişi vardır ki.

Niyazi Bey, Niyazi Bey, yazlar bitmeden bir yazını da bana ayırır mısın? Resne'ye gidelim ve kuş olup uçarak, geyik olup rüzgârı önümüze katıp sürerek bir koşu Ohri'ye gidip su kenarında karşılıklı birer brandy içer miyiz, söz mü?


13.Haziran.16

bunları biliyor muydunuz?

Demet Sağlam'ın Uluslararası Bergama Sempozyumu'ndaki (7-9 Nisan 2011) bildirisinden öğrendiğimdir: Charta Pergamena, nam-ı diğer parşömen, Bergama Krallığı'nda İrodikos ve Krates tarafından icat olunduktan sonra, malumunuz, kutsal metinlerin de dahil olduğu birçok önemli metne ev sahipliği yapmıştır. Bunları bilirsiniz ve fakat bizim de şiirlerini çevirdiğimiz, taşlamalarıyla tanınan Romalı ozan Martialis’in, bir edebi metin yazmak için parşömen kullanan ilk insan evladı olduğunu bilir miydiniz?

Bergama Kültür ve Sanat Vakfı yayınları arasında yayımlanan "Bergamalı Lokman Hekim Galenos" adlı kitabın yalancısıyım: Eczacılığın babası olarak da bilinen antik dünyanın en önemli hekimlerinden Bergamalı Galenos'un adı "yumuşak başlı, uysal" anlamına geliyormuş. Babası Nikon, oğluna bu ismi annesine benzemesin için koymuş. Galenos'un validesi hırçın, öfkeli bir kadınmış. Bütün gün bağırır, birlikte yaşadığı kişileri azarlar hatta bazen hizmetçi kızları ısırdığı bile olurmuş.

Değerli tarihçi Eyip Eriş hocamızın Bergama Uygarlık Tarihi (Bakırçay Üçlemesi) adlı kitabından öğrenmiş bulunmaktasınız: Tarihin ilk grevinin ve -kralla yaptıkları pazarlıkların ardından gelen- ilk toplu sözleşmenin, Bergama Krallığı'nda görev yapan paralı askerler tarafından yapıldığını biliyor muydunuz peki? Kral I. Eumenes'e kabul ettirdikleri şartların arasında neler varmış neler: 44 yaşında emekliliği mi sayayım, emekliye ayrılanlara da çalışırkenki ücretlerinin verilmesini mi, dört ay süren direnişleri süresince verilmeyen aylıklarının derhal ödenmesini mi?


15.Haziran.16

Bir Film Bir(kaç) Cümle

White God: Hayvanlar, efendileri insanlardan intikam alırsa? Bir genç kızla bir köpeğin dostluğu? Final sahnesi müthiş! Köpeklerin ve özellikle Hagen’in oyunculuğu harikulade!

Water Diviner (Son Umut): Çanakkale daha iyi bir filmi hak ediyor. Elbet bir gün çekecektir birisi.

Dag: Bir Norveç komedisi. Bölümü 2o küsur dakikadan 10 bölümlük ilk sezonunu, uzunca bir film gibi bir solukta izledim. Dag, esas oğlanın adı. Kendisi uzman terapist. Çift/ilişki terapisti. Sorunlarını anlatan hastalarını “Boşanmayı/ayrılmayı neden düşünmüyorsunuz?” diyerek doğru yola sevk eden bir yalnız adam. Ama bizim ıssız adam gibi tırt değil Allahtan. Keyifli, komedisi kuzeyli, iyi bir hikaye.

Sorun Yaratan Adam: Yine Kuzey’den bir esinti. Daha ilk sahnesinde, “Hımm, yönetmen modern hayat eleştirisi yapıyor, hımmm…” diyebileceğiniz bir film. Ve fakat benzerlerinin aksine, kendisini sonuna dek merakla izletiyor.
* * *
musica

İki yazar-müzisyenin (Tozan Alkan-Hüsnü Arkan) işbirliği: Öldüm mü sandın?



Onur Ça



Yorumlar

  1. Parşömenler dile gelmiş, ele gelmiş, göze gelmiş..
    Ey! Attalos bilader, İsmail usta el vermiş Demet ustaya, namın yürüyor.
    Şimdi Bergamaya gitme zamanıdır..

    Servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hadi kalk Bergamalara filan gidelim, diyesiymiş Turgut Uyar.

      Sil

    2. "dünya bir sanrıdır" diyor birisi
      "belki bir sancı"

      ne bırakmıştım orda sahi
      mor gibi soylu bir şey mi
      bir eziklik mi yoksa

      herkes ne kadar da mutluydu "oysa"

      ne bıraktıysam o kadar kaldı orda

      Turgut Uyar

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …