Ana içeriğe atla

SINIRDA

Yağmurun önce sesini duydum. Hava kapayalı bir saati geçmişti ve bu durum umutlarımızı arttırmıştı. “Umutlarımızı” demem boşuna değil. Yağmur ihtimalinin sınır boyundaki tüm askerleri heyecanlandırdığını biliyordum. Bizim için bu adada yağmurlu bir gün, denetlemenin olmadığı bir gün demekti. Herkesin rahat bir nefes alabileceği bir zaman dilimi yani.

Küçük ve tedirgin damlaların sesini arkamda duyunca elimi yukarı kaldırıp avucumu açtım. Yağmura temas etmek istiyordum. Bir iki damla pıt pıt diye parmaklarıma ve bileğime düştü. Umudum azıcık kayboldu. Behiç bizi bekliyor olmalıydı. Ben buradan, Cengiz öteden gelecek, Behiç’in karakolunda buluşacaktık. Onların durumu benden daha kötüydü. Benim karakolum kasabanın merkezi sayılabilecek bir yerinde, Arjantin karargâhının yakınlarındaydı. Gün içinde birkaç insan görüyordum. O kadar yalnız değildim, ama uyanır uyanmaz botlarımı giymek zorundaydım ve gece yarısı yatana kadar da onları ayağımdan çıkaramazdım. Cengiz ve Behiç’in böyle sorunları yoktu. Bilmiyorum, belki de onların durumu benden daha iyiydi.

Ortadaki kuleye vardığımda yağmur aklımdan çıkmıştı. Orada benim elemanlarımdan biri nöbetteydi. Yaklaştım ve tam karşısında durdum. Gür bir sesle tekmilini verdi: NEVZATDEMIRTEPEVANEMRETKOMUTANIM! Suratı kaskatı bir hal almıştı, gözlerini ileri dikmişti, ama ağzının kenarında saklayamadığı bir gülümseme vardı.

“N’apıyosun Nevzat?” dedim.

Dudağının ucundaki gülümsemeyi orada tutmaya çalışarak ve benim bunu komik bulduğumun bilincinde, cevap verdi:

“Sağ olun komutanım”

“Nasıl gidiyor nöbet?”

“Nasıl gitsin komutanım, bekliyoruz işte…”

Bu noktada kendini bıraktı. Gülümsemesi uzun, kara yüzüne yayıldı. Komik bir şey söylemek istedim. Aklıma parlak bir espri gelmedi. Ama ben de ona gülümsedim. Sonra orada öyle durup etrafa baktım. Ovanın tam ortasında ve sınır tellerinin az ötesindeydik. Tellerden iki üç kilometre ötedeki Rum köyünde evler giderek grileşen havanın altında yalnız ve sessizdiler. Rüzgar ağaçları sallamaya devam ediyordu. Karşımızdaki köyde camiden çevrilmiş bir kilise vardı. Bu sorun değildi, çünkü bizim bu tarafta kullanılan cami de aslında çok eski bir kiliseydi.

“Yağmur geliyor galiba.”

“Galiba komutanım…”

“Islanma burada ha!”

“Sorun değil komutanım… Islanırız, kururuz…”

“Hadi kolay gelsin sana,” deyip yürüdüm. Aslında şu an onu denetleyen kişi olmalıydım, fakat bir iki dakika yalnızlığını paylaşmak daha çok hoşuma gitmişti.

Birkaç adım atmıştım ki Nevzat arkamdan seslendi:

“Siz Bekilli’ye mi komutanım?”

“Evet. Biraz laflayacağız çocuklarla… Oyun moyun işte…”

“İyi eğlenceler komutanım”

Bekilli Karakoluna vardığımda Behiç bahçedeydi. Peyzaj mimarıydı ve işi gücü bitkilerleydi. Onun karakolu ve bahçesi benimkinden daha güzeldi her zaman. Aslında merkezdeki karakolda onun olması gerektiğini düşünürdüm. Burada otuz askerli bir sınır karakolunda bir komutan gibi değil, çiçeklerinin ve boyadığı tahtaların arasında inzivaya çekilmiş bir derviş gibi yaşıyordu. Cengiz henüz gelmemişti. 

“Yağmur var gibi,” dedim.

“Herhalde,” diye yanıtladı… “İstersen sen geç, çay var.”

İçeri girmek istemedim. Yağmuru toprağın üstünde karşılamak istiyordum. Yolda gelirken avucuma düşen damlalar yitmişti şimdi ama bir sağanak kokusu vardı havada. Çok uzakta, tellerin ötesinde tarlalarında çalışan birkaç adam vardı, naylondan bir bezle römorklarının üstünü kapatıyorlardı. Yeşil traktörleri az ötede tarlaya çapraz duracak şekilde bırakılmıştı. Yağmuru bekliyorlar ve telaşsız bir şekilde işlerini tamamlıyorlardı. Köylülerin bu sakinliği Türkiye’nin bir köyündeki ya da dünyanın herhangi bir köyündeki sakinlik gibiydi. Cengiz karakolun bahçesine girerken karşıdaki kilisenin üstünde bir şimşek çaktı.

“Ne iş, gençler?” dedi sıkıntıyla. İçimizdeki en karamsar, en çok gün sayan asteğmen oydu.

“Yağmur var, Cengiz. İki gün sürecek diyor haberler… ‘Aralıklı sağanak’ dedi televizyonda.”

“Aralıklı maralıklı dedi,” o da. Anlaşılan hiç keyfi yoktu.

“Ne o, psikopata bağlamışsın yine,” diye takıldı Behiç. Elinde bahçe makasıyla doğruldu.

“Yok be ağabey, geldik işte, takılırız biraz. Sonra akşam olur döneriz. Sonra gene sabah olur.” Bir küfür savurdu havaya.

Konuyu değiştirmek istedim:

“Baksana, sizin yeni kalecinin eşi intihar etmiş. Televizyonda duydum sabah.”

Cengiz pek oralı olmadı. “Etmiştir” dedi. “Valla beni hiiiç ilgilendirmiyor sosyetenin kaprisleri.” 
“Söyledim o’lum, bu psikopata bağlamış bugün diye,” dedi Behiç.

“Ağabey psikopatlık değil de… Sıkıldık artık be. Bazen patlayacak gibi oluyorum burada. Ne yapayım ya?  Bir savaş çıksa da kurtulsak, anasını satayım.”

“Devrem ne biçim konuşuyorsun,” dedim.

“Böyle beklemek daha mı iyi devrem?” diye cevap verdi. Yere tükürdü.

Hepimiz biliyorduk ki savaş falan çıkacağı yoktu. Az sonra yağmur başladı. İnce, usul usul bir yağmurdu. Ben gene içeri girmedim. En son Ekin’le Sapanca’daki evin bahçesinde yağmurun altında böyle durmuştuk. Gözlerini kapayıp ıslanmak ve başka hiçbir şey düşünmemek. İçerde Behiç ve Cengiz masayı kuruyorlardı. Cengiz bir ara cama yaklaştı ve eliyle bana “gel” işareti yaptı. Büyük ihtimalle “delirmiş bu!”  diye düşünüyordu.

Kuzeyde bir yerlerde gök gürlerdi. Yağmur, yüklenmiş geliyordu. Ben içeri girerken bir gürültü oldu. Baktım, yatakhanedeki askerler kendilerini dışarı, yağmurun altına atmışlardı. Giderek hızlanan yağmuru bahçenin ortasında, havalara zıplayarak, birbirleriyle şakalaşarak karşılıyorlardı. Sevinç içindeydiler. Önce sesi gelmişti yağmurun, diye düşündüm. Sonra ben de arkadaşlarımın yanına gittim. Odaya girdiğimde Behiç ve Cengiz penceredeydiler. Üçümüz orada öylece durup bir süre askerleri seyrettik. Doğrusu bu yağmur dansı son zamanlarda izlediğimiz en güzel gösteriydi.


Mesut Barış Övün


Granada Edebiyat'ın 3.sayısında (Ağustos 2013) yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …