Ana içeriğe atla

Hatırat-ı Sir H. Smith Maytown (3)

Sir H. Smith Maytown’un gizli hatıratından iki bölümü evvelce yayımlamış idik. İngiliz kültür ve edebiyatını yerle bir edecek bir kanıta ulaşmış olduğumuz halde, “bilmesi gerekenler prensibi” gereğince bu bilgileri ifşa etmeye uygun görmemiş idik.
Ve fakat büyük ilim adamı ve tarihçi Kadir Mısıroğlu, bizim kamu yararına gizlediğimiz bu bilgiyi faş edince… biz de Şekspir’in kankası Sir H. Smith Maytown’un hatıratından ilgili bölümü yayımlamaya razı olduk.
Yalnız Britonların değil, cümle dünyanın edebiyat ve kültürünü alt üst edecek bu günlük ama n'aplım ki hakikat böyledir; balçıkla sıvanmaz, zamanı geldiğinde ayın ondördü gibi parlar!
Sir H. Smith Maytown
(temsili olmayabilir)

Şeko, uzunca bir süredir ortalarda görünmüyordu. Küre’yi (Globe Theatre’ı kastediyor) kendi haline bırakıp gitmişti. Arada kafayı dinlemek için dayısı Richard Lloyd’un Chesterfield’deki tütün tarlalarına kaçar, dayısının “take your time” prensibine uyarak günlerini yavaş geçirir idi. Tütün işçiliğinin bedenini yormasını fırsat bilerek kafasını dinlendirirdi. Ama dayısına da sordurttum, orada da yoktu işte.

Ben Şeko’yu unutmuş, daha doğrusu ondan umudu kesmiştim. Herhalde takıldığı genç oğlanların belalarından biri Şeko’nun böğrüne emaneti vermişti, diye düşünüyordum. Genç ve yakışıklı cesedi de, herhalde, bahardaki taşkınlarda Thames Nehri’ndeki balıkçılar tarafından bulunurdu. Kendimi her zamanki gibi edebiyat ortamının ılık sularına bıraktım, dostumun yasını içime gömüp kendimi avutmaya başladım. Bu, çok zor da olmadı. Edebiyatın büyük sorunları, dedikoduları, yarışma jürileri, genç edebiyatçıların yalakalıkları sayesinde Şeko’yu unuttum gitti.

Ta ki bir gün kapım acı acı vurulana kadar. Karşımda genç mi yaşlı mı olduğu belli olmayan bir adam duruyordu ama hacı sakalına hürmeten “buyur hacı amca” çekip içeri buyur ettim. Sütlü çay faslına geçtik tabii hemen, çünkü İngilizliğin en önemli işareti, malumunuz, bu ritüeldir. Emektar hizmetçim Bayan Brown, çay servisini halledip mutfağa çekildiğinde hacı amcayla başbaşa kaldık. İşte o zaman dostumu tanıdım. Şeko diye koşturup dostumun üstüne atılmadım elbet, çünkü İngilizim ben. Ne kadar şaşırsam da serinkanlılığımdan zerre ödün vermem. Bu yüzden, sakince sordum: “Hayırdır hacı Şeko, hacca mı gittin geldin?” Gevrek ve gevşek bir gülümseme eşliğinde yaptığım bu latifenin Şeko’yu da gülümseteceğini bekliyordum. Heyhat! Öyle olmadı. Şeko, yeni adıyla Hacı Şeyh Pir, nerdeyse göbeğine kadar inen kırçıllı sakalını çekiştirip “Evet, hac vazifemi de eda ettim elbette” deyiverdi. Sonra da Britanya olarak Evropa kültürünü terk edip bağımsızlaşmamız gerektiğinden dem vurmaya başladı.

Bir gün bu hatıratımı bulup okuma talihsizliğine erişecek olan sevgili okur; canım dostum, büyük şair Şeko’nun neler yaşadığını anlatsam sen bile inanmazsın. Hem de açıkçası çok işime gelmiyor anlatmak. Şeko’nun doğuya ait bir figür olarak kabul edilmesi riskini taşır bu. Sana şu kadarını söyleyeyim; Şeko’yu tekrar tiyatroya ısındırmak, biraya tekrar alıştırıp genç oğlan sevgililerinin koynuna atmak suretiyle şiirler yazmasını sağlamak için bütün edebiyat jürilerinden elimi eteğimi çektim (ayıptır söylemesi Britanya genelinde tam 12 jürinin başkanlığını yürütüyordum o sıralarda).

Şu satırları yazdığım sırada, artık çok şükür, o melun günleri atlatmış bulunmaktayız. Şeko, gene Küre’nin başında ardarda oyunlar yazıp sahneliyor ve afedersiniz ama paranın… oops! şey yani, paraya para demiyor.

Bu da böyle bir anımızdır Şeko ile…



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…