Ana içeriğe atla

“İnsan felaket salgılar.” (DÜNLÜKLER 36)


16.Haziran.16

Salâh Bey’in 5 Nisan 1982 tarihli Yaşlılık Günlüğü’nden: “Ben şimdiye değin imzaladığım kitaplara, kitaplarımı armağan ettiğim kişilerin adını yazmış, yanına da sadece “için” sözcüğünü eklemişimdir. “Sevgi”, “saygı” sözcüklerine ise zinhar yüz vermemişimdir. Ne var, son yıllarda ben de her yazar gibi imzamın üstüne birkaç sıcak ve gönül alıcısı söz kondurmaya bakıyorum.

Selçuk Altun da “için”li imzalayanlardan. En azından, bana gelen kitapları öyleydi.

Kimi yazarlar sevmez bu türden işleri, zül gelir onlara. Kimi yazarlar da yazmaktan çok imza atmayı, panellerde söyleşilerde fink atmayı severler. Galiba ikisinin ortası bir yerde durmak en sağlıklısı. Yani ne fotoğraf vermeyeceğim diye Salingerleşmenin, söyleşi vermeyeceğim diye köşe bucak kaçmanın, elinde kitabınızla gelip imza isteyen okurları incitmenin alemi var ne de pop-star gibi ortalarda dolanmanın, turnelere çıkmanın.

Ben de imza günlerine katılmak gibi güzel yanlışlara düştüm. Orada da, yeni gördüğüm insanlara bile, elimden geldiğince “özel” bir şeyler yazmaya çalıştım. Ne kadar oldu bilmiyorum. Okur olarak ise imza meraklısı sayılmam. Çekinirim bile imza istemekten. Ve bugüne kadar aldığım en güzel imza, geçen yılki İzmir Kitap Fuarında, dostum Kerem Işık’ın kızı Öykü’den aldığım imzadır. Babası adına imzalamıştı Öykücük.


17.Haziran.16
Küçük bir kıyı kasabasında bankacılık yapan bir dostum şöyle demişti: “Hacı, bazen öyle adamlar geliyor ki bankaya, dışarda görsen, dayı al şunu, bir çorba iç deyip para verirsin adama. Ama adamın hesabında trilyonlar var.”

Kıssadan hisse: Bizim yayıncıların (hele küçük, orta ölçekli kurnaz yayıncıların) ekserisi de bankacı dostumun anlattığından farklı değil. Yazarına telif ödeyecek parası yoktur söz gelimi. Ve fakat kendisi semirdikçe semirir. Zenginleşir. Yeni atılımlar yapar. Nedir, çok üzgündür, mahcuptur hep, yazarlarına telif ödeyememekten. Bu ahlaksızlıklarını, solculukla bağlantılı olduğu var sayılan değerlerle gerekçelendirdikleri bile görülmektedir. Maalesef.

Ne diyelim, yazan kişiler buna ses çıkarmıyorsa, razı oluyorsa, bu düzen böyle sürer gider. Ne demişler: “Bu değirmen merkepsiz dönmez.”


18.Haziran.16

“Delilik, kişilerde ender görülen bir şeydir. Gruplar, partiler, halklar, çağlarda ise bir kural haline gelmiştir.”

Nietzsche
* * *
Kitap satıcısı olmak istiyorum. Bunu gerçekten istiyorum. Bir gün muhakkak olacağım.


19.Haziran.16

Cioran’dan inciler, Burukluk adlı kitabından:

“Çok önemli sınavlarda, sigaranın yardımı İnciller’den daha etkilidir.”

“İki bin yıldır, İsa, bir kanepede ölmemiş olmanın intikamını bizden çıkarıyor.”

“Her arzunun içinde bir keşişle bir kasap tepişir.”

“Bitip giden bir aşk öylesine zengin bir felsefi sınavdır ki bir berberi Sokrates’in dengi yapar.”

“Müzik, mutluluk ülserine tutulmuş ruhların sığınağıdır.”

“Nuh’ta geleceği okuma yeteneği olsaydı, gemisini hiç şüphesiz batırırdı.”

“İnsan felaket salgılar.”

“Bir hasta bana şöyle diyordu: ‘Benim acılarımın neye hayrı var? Acılarımdan yararlanabilecek ya da onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki.”

“Melankolisiz bir dünyada bülbüller geğirmeye başlardı.”


28.Haziran.16

Bir Film Bir(kaç) Cümle

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road): Richard Yates’in romanından uyarlanan filmde Leo, Kate Winslett ve hatta Kathy Bates Titanik’ten yaklaşık on yıl sonra tekrar bir araya gelmişler. Mutsuz mu mutsuz bir Amerikan ailesinin (ve ailelerinin) hikayesi denebilir. Senaryo çok ilginç olmasa da kurgusuyla, oyunculuklarıyla “iyi” kategorisine giriyor.

Aşkın Halleri (Le Nom des gens): Kendini “politik fahişe” olarak tanımlayan, sağcı-muhafazakar erkeklerle yatarak faşizmle mücadele eden bir genç kadın ve uzmanlığı ölü hayvanlar olan kendi halinde ortayaşlı bir adam. Göçmenlik, felaketler hakkında konuşmak, “yabancı” kavramı etrafında dönen eğlenceli bir film.

Her Şey Aydınlandı (Everything is Illuminated): Felaketler hakkında konuşmanın ne kadar da zor olduğunun altını çizen, Gogol Bordello’nun solisti Eugene’nin oyunculuğu ve müziğiyle renk verdiği bir film. Jonathan Safran Foer’in aynı adlı romanından uyarlama.

Annemle Geçen Yaz (Que Horas Ela Volta): Bu hafta ve hatta son zamanlarda izlediğim en iyi film. Bizim “Toz Bezi”nin etrafında dönüp durduğu konulara girip çıkıyor ama onunla yetinmiyor. İzleyiniz muhakkak, sonra konuşalım.
Vicky Cristina Barcelona: Yaşlı tilki Woody’nin son zamanlardaki en iyi filmlerinden (Paris in Midnight hariç). Bol Barcelona manzarası, güzel kadınlar ve adamlar ve klasik bir Woody Allen hikayesi…

Belgica: İki kardeş bir gün birlikte bar açarlar ve olaylar gelişir… Overrated bir film bana kalırsa ama izlenmez değil elbette.

İnatçılar (Rams): İngiltere’yi yenmeden önce daha, “bu turnuvadaki adamım İzlanda” diye yazmıştım. İzlanda, başka pek çok şeyin yanısıra AB ülkelerinin Suriyeli göçmenleri sınırlarından iteledikleri günlerde de kalbimize taht kurmuştu (buradan hatırlayınız). İşbu nedenlerle ilgimi çekti film. Yine iki kardeş hikayesi. Soğuk ama sıcak bir hikaye. Sıkılmadan izlenir.
* * *
musica

Cunda’da Akşamüstü. Muammer Ketencoğlu.


29.Haziran.16

Bu ülke zıvanadan çıktı. Nasıl bir çaresizlik ve kopkoyu bir umutsuzluk hakim. Sürekli ölüyoruz. Ölüyoruz. Sonra yine ölüyoruz. Bir şey, gerçek bir şey yapmayacaksak konuşmak da bana artık ahlaksızca geliyor. Sosyal medyada vicdan mastürbasyonu yapmak, esmek gürlemek… Neye yarıyor? Yine ölüyoruz, sonra yine ölüyoruz. Demeçleri, kınamaları, siyasi polemikleri görünce kahroluyoruz. Bu da bir işe yaramıyor elbette. Yüzlerce insan öldü, sakat kaldı. Rakamlardan ibaret hayatlar… Artık alıştık ölümlere, bir gün bile sürmüyor ne yas ne acı ne öfke. Bu yazdıklarım da bir işe yaramıyor. Berbat bir fasit daire içerisinde dönüp duruyoruz. Aynı yere geliyoruz. Ve, şom ağızlılık yapmak istemem ama, gittikçe de kötüye doğru gidecek her şey. Biz de bir patlamada, saldırıda ölene kadar böyle söylenip duracağız. Herhalde.


30.Haziran.16

Mesut Varlık’ın Enis Batur’la yaptığı söyleşiyi okuyunca aklıma İlhan Durusel’in, bir söyleşide (Sarnıç Öykü, sayı 1) Enis Batur hakkında söyledikleri geldi: “Bana göre, şiirle düzyazının altın dengesi bizde Enis Batur’da bulur kendini. Şöyle bir 100 sene sonra, hepimiz öldükten sonra yazılacak Türk Edebiyatı tarihinde kimler nasıl yer alacak bilmiyorum ama bugün Enis Batur, Türk edebiyatının son durulama suyudur. Temizlik Kolu Başkanı’dır. Saçı azaldıkça sakalının gürleşmesi bile bir bilgelik simgesi gibidir. Onun gibiler hâlâ yaşıyor, yazıyor, aramızda dolaşıyor bir mucize gibi. Kemgözlerden koruyalım onları lütfen.”


01.Temmuz.16

Rüyamda at yakan adamlar gördüm. Çok ağladım. Adamlar normaldi. Erol Taş gibi durmuyorlardı ama gene de atları yakıyorlardı. Anlamak isterken yorgun düştüm. Bağırmak istedim sesim çıkmadı. Atlar cayır cayır yanıyordu. Uyandığımda is kokusu vardı burnumda, çok yorgundum.
* * *
Herhalde birkaç gün sonra yayımlanacak bir soruşturma sorusuna verdiğim cevapta en büyük sorunumuzun ahlaksızlık olduğunu söyleyip “edebiyat ortamı” için de aynı şeyin geçerli olduğunu belirtmiştim. Yerim dardı ama birkaç örnek de vermiştim. Örnekler o kadar çok ve çoğalıyorlar ki!

Parşömen Sanal Fanzin olarak gariban bir bloğuz ama daha önce yayımlanmış bir metni yayımlıyorsam eğer, muhakkak not düşerim. Sen niye bunu yapmıyorsun Lemur kardeş?

Bayram geliyor ama bayramlık ağzımı açmayacağım gene de. Alan memnun satan memnunsa… Hem molla derler belki bize de, susalım.
* * *
Dini gelenekler bu halde olmasaydı, çok başka bir dünyada yaşıyor olurduk. (Hayal etmesi bile güzel.) İbrahimi dinlerin en temel yasalarından biridir: Öldürmeyeceksin! Daha buna bile aldırış etmeyen insanların kendilerini dindar olarak tanımlamaları gerçekten tuhaf. Anlaşılır gibi değil. Böyle anlaşılması güç bir hal almış, gelenek ile metin arasındaki uçurumlar.

Dünyayı en baştan, yeniden kurmamız lazım.


Onur Ça



Bayram gelmiş neyimize!
Yine de –eğer trafik kazalarında, patlamalarda, saldırılarda ölmezseniz– iyi bayramlar diliyorum…




Resim: Jacopo Bassano, Animals Entering Noah's Ark.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Ahır Yakmak

Onu üç yıl önce burada, Tokyo’da, bir arkadaşımın düğününde görmüştüm ve görüşmeye başladık. Aramızda neredeyse bir düzine yaş farkı vardı; o yirmi yaşındaydı bense otuz bir. Bu o kadar da önemli değildi. O zamanlar zihnim bir sürü şeyle meşguldü ve yaş farkı gibi şeyler hakkında kaygılanmaya vaktim yoktu. Ayrıca evliydim ama bu durum onu da rahatsız etmiyor gibiydi. Ünlü bir pandomim ustasıyla çalışıyordu, ay sonunu getirmek için de tanıtım modeli olarak iş buluyordu. Fakat bulduğu bu reklam tanıtım işlerinde genellikle sorun çıkıyordu, fazla bir geliri yoktu. Yetiştiremediği yerde, erkek arkadaşları vardı. Bundan yüzde yüz emin değilim ama bana söylediği şeylerden bunu çıkarmak mümkündü. Daha önce söylediğim gibi, tanıştığımızda pandomim çalıştığını söylemişti. Bir gece, dışarıda bir bardaydık, bana Mandalina Soyma numarasını yaptı. Adından da anlayacağınız üzere, bu gösteride bir mandalina soyuluyor. Solunda mandalinalarla dolu bir kase, sağında ise kabuklar için bir kase vardı. En a…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…