Ana içeriğe atla

Bırakanlar A.Ş.


Morrison, JFK Havalimanının barında oturmuş birini bekliyordu. Sıkıntıyla etrafa bakarken tanıdık bir yüz gördü ve ona yöneldi.

“Jimmy? Jimmy McCann?”

Oydu. Morrison onu evvelsi yıl Atlanta Fuarında görmüştü. Biraz kilo almıştı sanki ama zinde görünüyordu. Üniversitedeyken ince zayıf solgun biriydi, ağzından sigarayı düşürmezdi, ağır tiryakiydi. Kemik çerçeveli gözlüklerinin arkasına gömülmüş gibi dururdu. Herhalde artık lens kullanıyordu.

“Dick Morrison?”

“Tam isabet. Harika görünüyorsun.” Tokalaştılar.

McCann “Sen de öyle.” dese de, durumun öyle olmadığını biliyordu Morrison. Çok çalışıyordu, çok yiyordu ve çok sigara içiyordu.

“Ne içiyorsun?” diye sordu arkadaşına.

“Viski takılıyorum.” dedi Morrison. Ayağını alttaki demirlerden birine uzattı ve bir sigara yaktı. “Birini mi bekliyorsun Jimmy?” diye sordu o da.

“Hayır. Miami’ye gidiyorum bir konferans için. Taşaklı müşteri. Altı milyonluk iş. Bu işi almam lazım çünkü geçenlerde çok büyük bir işte fena çuvalladım.”

“Hala Crager ve Barton biraderlerin şirketinde misin?”

“Evet. İdare müdürü oldum geçenlerde.”

“Vaay, helal olsun! Ne ara yahu! Zaman ne çabuk geçiyor ya, hayat ne garip.” Jimmy bunları söylerken, karnındaki ağrıya sebebiyet veren şeyin kıskançlık değil de ülseri olmasını diledi. Ağzına şu asit giderici haplardan attı birkaç tane.

“Geçen Ağustos. Hayatımı değiştiren bir şey oldu.” Morrison’a şüpheyle baktı ve içkisinden bir yudum aldı. “Senin de ilgini çekebilir.”

Hey allahım, diye aklından geçirdi Morrison, herifçioğlu imana geldi herhalde. “Neymiş?” dedi ve içkisine bakıp yutkundu.

“Şaftım kaymıştı,” dedi McCann. “Bi yandan Sharon’la aramız bozuktu. Babam öldü, kalp krizi.  Bunlar yetmezmiş gibi bir de kel kel öksürmeye başladım. Bi gün bir öksürük nöbetinde Boby Crager odama daldı ve babacan bir konuşma yaptı. Sen de bilirsin.”

“Bilmem mi!” Morrison da, Morton Şirketine geçmeden önce Crager ve Barton’ın şirketinde 18 ay çalışmıştı. “Şöyle demiştir kesin: Haydi evlat, yapabilirsin, başarabilirsin, kaldır şu kıçını!”

McCann güldü. “Heh işte, dediğin gibi. Neyse. Üstüne bir de doktor, sende ülser başlangıcı var demez mi. Sigarayı kesinkes bırakman lazım dedi.”

McCann yüzünü ekşitti. “Ya da nefes almayı bırakacaksın. Durum o kadar ciddi dedi.”

Morrison anlıyorum dercesine kafasını salladı. Sigarayı içmeyenler böyle acımasız olabiliyordu işte, bekara karı boşamak kolaydı. Sigarasına tiksintiyle baktı ve küllüğe bastı ama beş dakika sonra yenisini yakacağını biliyordu. Merakla sordu: “Ee, bıraktın mı bari?”

“Bıraktım valla. Önceleri bırakamam sandım. Cehennemi boylasam daha iyiydi. Sonra bi herifle tanıştım. Bana bir yer tavsiye etti. 46. Cadde’de. Adamlar işinin ehli. Ben bu işi halledeceğim dedim, bırakış o bırakış işte. O zamandan beri ağzıma komadım.”

Morrison’un gözleri büyüdü. “Ne yaptılar ki? İlaç filan mı?”

“Yok, alakası yok.” Cüzdanını çıkarıp karıştırmaya başladı. “Hah, buldum işte.” Cüzdandan çıkardığı gayet sade bir kartviziti barın üstüne koydu.

Yanıp Kül Olmaya Son!

46. Cadde

Randevusuz çalışmıyoruz.

“Al, sende kalsın bu istersen.” dedi McCann. “Kesin bıraktırıyorlar. Garantili.”

“Nasıl?”

“Söyleyemem,” dedi McCann.

“Niye lan?”

“İmzalattıkları sözleşme yüzünden. Her neyse, görüşmeye gidersen sana nasıl çalıştıklarını söylerler zaten.”

“Sözleşme mi imzaladın?”

McCann kafasını salladı.

“Ve o sözleşme gereğince…”

“Evet.” McCann, Morrison’a gülümsedi. Morrison bu arada, “Vay be. Jim McCann bile duman avcılarına katılmış.” diye geçiriyordu aklından. Dayanamadı, sordu: “İyi de. Bu kadar başarılı bir şeyin reklamını niye hiç görmedik televizyonda gastede filan?”

“Fısıltı gastesiyle çalışıyorlar azizim. Öyle müşteri buluyorlar.”

“Yapma yahu. Sen reklamcı olacaksın bir de Jimmy, öyle şey mi olur?”

“Valla oluyor kardeş” diye kestirip attı McCann, “%98 başarı oranları var.”

“Du bi dakka” dedi Morrison. Barmene bi içki daha söyledi ve bir sigara yaktı. “Bu adamlar seni bağlayıp kusturana kadar sigara mı içtiriyorlar yoksa?”

“Hayır.”

“O zamaan… Her sigara yaktığında mideni bulandıracak bi’şey yutturuyorlar?”

“Yok yahu, öyle bi’şey değil. Git kendi gözlerinle gör derim.” Morrison’un elindeki sigarayı işaret etti. “Aslında içmek istemiyorsun sen de, değil mi?”

“İstemiyorum tabi de…”

“Sigarayı bıraktığımdan beri çok şey değişti.” diyerek yeni bir hamle yaptı McCann, “Tamam, herkes için aynı şeyler olmaz, kabul ediyorum ama bende böyle domino taşlarının yıkılması gibi bi’şey oldu. Daha iyi hissediyorum kendimi. Sharon’la durumları düzelttik. Daha enerjik hissediyorum ve iş performansım acayip artmış vaziyette.”

“Hadi ya, bak şimdi canevimden vurdun işte. Oğlum ne olur söylesen…”

“Kusura bakma Dick. Söyleyemem işte.” Çok keskin çıkmıştı sesi.

“Kilo aldın mı peki?”

“Eh, biraz… aslında epey aldım. Ama verdim yine. Şimdi iyiyim.”

Anons duyuldu: “206 sefer sayılı uçak...”

McCann “Bu benimki” diyerek hareketlendi. Barın üstüne bir beşlik bıraktı. “Bir tane de benden iç. Ve söylediklerimi düşün Dick. Harbiden düşün.”

Ve gitti. Kalabalığın arasından asansöre yollandı. Morrison, arkadaşının bıraktığı kartı aldı, elinde evirdi çevirdi, sonra da cüzdanına yerleştirip unuttu gitti.

Bir ay sonra, yine bardayken kart cüzdanın arasından düştü. İşten erken çıkıp iki tek atmaya gelmişti. İş yerindeki vaziyet pek parlak değildi. İşin aslı, epey berbattı.
Barmen Henry’ye bir onluk bıraktı, kartviziti eline aldı ve okudu: 46. Cadde. İki sokak ötedeydi. Serin ama güneşli bir Ekim öğleden sonrasıydı. Henry para üstünü getirdiğinde, içkisini bitirdi ve belki de sırf muhabbet olsun diye oraya gitmeye karar verdi.

Bırakanlar A.Ş. yeni bir binadaydı. Buranın aylık kirası Morrison’un bir yıllık maaşı ederdi. Girişteki levhalardan anladığına göre, şirket binanın bir katını komple kapatmıştı. Bu çok para demekti, epey çok.
Asansörle yukarı çıktı. Kaliteli halıflekse adım attığında aslında bekleme odasına girmiş oldu. Zevkli döşenmiş resepsiyonun geniş bir penceresi vardı. Sokaktaki karmaşaya üstten bakıyordu. Üç adam ve bir kadın oturmuş bekliyorlardı, sehpaya bırakılmış dergilere göz atıyorlardı. Hepsi de ciddi, iş adamı kılıklı tiplerdi. Morrison deske yöneldi.

Cebindeki kartı sekretere uzatarak “Bir arkadaşımdan aldım” dedi, “Siz ona başarılı mezun müşterilerinizden biri dersiniz herhalde.”

Kadın gülümsedi ve daktiloya bir kağıt takarak sordu “Adınızı bahşeder misiniz efendim?”

“Richard Morrison.”

Daktilo tıkırdamaya başladı. Ama çok efendice basılıyordu tuşlara, üstelik daktilo bir IBM’di.

“Adresiniz?”

“Akçaağaç Yolu, 29 Numara, Clinton, New York.”

“Evli misiniz?”

“Evet.”

“Çocuk?”

“Tek.” Alvin’i düşündü ve anında suratı asıldı. Tek, yanlış sözcük oldu diye düşündü. Yarım demek daha doğru. Zihinsel engelliydi ve New Jersey’de özel bir okulda yatılıydı.

“Bizi size kim önerdi demiştiniz Sayın Morrison?”

“Eski bir okul arkadaşım. James McCann.”

“Güzeel. Otursanıza. Bugün çok yoğunuz.”

“Peki.”

Laci tayyörlü bir kadın ile balıksırtı bir ceket giymiş, yeni moda favori bırakmış genç ve iddialı bir gencin arasına ilişti. Sigara paketini çıkardı, etrafa bakındı ve hiç küllük olmadığını gördü.

Paketi geri koydu. Eyvallah, bu küçük oyunu oynayacaktı ve sonra buradan çıkarken de keyifle yakacaktı sigarasını. Eğer çok bekletirlerse de peluş halılarına silkerim külümü diye düşündü. Time’ı eline aldı ve karıştırmaya başladı.

Onbeş dakika sonra çağırdılar. Lacili kadından sonra. İçindeki nikotin merkezi bas bas bağırmaya başlamıştı artık. Ondan sonra gelen bir adam da onun gibi, sigara paketini çıkardı, küllük olmadığını görünce hafif bir suçlulukla paketi ortadan kaldırdı. Morrison’un hoşuna gitti bu.

Sonunda sekreter sıcak bir gülümsemeyle seslendi. “İçeri buyrun Sayın Morrison.”

Morrison, sekreterin arkasında kalan kapıya yöneldi ve kendini birden loş bir koridorda buldu. Sahtekar gibi duran tıknaz bir adam elini sıktı, cana yakın bir şekilde ama nezaketle gülümsedi ve “Beni takip edin Sayın Morrison.” dedi.

Adam Morrison’u peşine taktığı gibi bir sürü kapalı, ne idüğü belirsiz odanın önünden geçirdikten sonra, koridorun ortalarına doğru bir tanesini anahtarıyla açtı.

Kapı açılınca, beyaz mantar panolarla kaplı küçük, sade bir oda çıktı ortaya. İçerdeki tek mobilya, diğer tarafta duran bir masa ve sandalyeydi. Masanın arkasındaki duvarda küçük, dikdörtgen bir pencere vardı ama pencereyi tam kapatmayan kısa, yeşil bir perdenin arkasında kalmıştı. Morrison’un solundaki duvarda bir fotoğraf vardı; kır saçlı uzun bir adam. Boş bir kağıt tutuyordu.

Yüzü tanıdık geliyordu ama tam çıkaramadı.

Tıknaz adam, “Ben Vic Donatti,” dedi, “Eğer programımıza katılmaya karar verirseniz, sizinle ben ilgileneceğim.”

“Memnun olurum.” dedi Morrison. Canı acayip sigara istiyordu.

“Lütfen oturun.”

Donatti, sekreterin doldurttuğu formu masaya koydu, sonra çekmeden başka bir form daha çıkardı. Doğrudan Morrison’un gözlerine bakıyordu. “Sigarayı bırakmak istiyor musunuz?”

Morrison boğazını temizledi, bacaklarını çaprazladı ve lafı dolandıracak bir yol aradı. Bulamadı. “Evet,” dedi.

“Bunu imzalar mısınız?” Formu Morrison’a uzatmıştı. Morrison hızlıca göz gezdirdi. İmza sahibi kullanılan yöntem ve teknikleri deşifre etmeyeceğine… vesaire vesaire.

“Elbette” der demez Donatti avcuna bir kalem bıraktı. Adının üstünü karaladı. Sonra Donatti de imzaladı. Bir dakika sonra kağıt tekrar çekmecedeki yerine girivermişti. Yeminimi etmiş oldum, diye düşündü.

Daha önce de denemişti. Bir keresinde tam tamına iki koca gün içmemişti.

“Güzeel,” dedi Donatti, “Biz burada telkinle uğraşmayız Sayın Morrison. Sağlık sorunu, maddiyat ya da toplumsal baskı. Sigarayı neden bırakmak istediğiniz bizi ilgilendirmez. Olaya pragmatik yaklaşırız biz.”

“İyi,” dedi Morrison ifadesizce.

“İlaç kullanmayız. Dale Carnegie gibi nutuk çeken elemanlarımız yoktur. Hiçbir özel diyet önermeyiz. Vee sigarayı bırakmanızın üstünden bir yıl geçmeden kesinlikle ödeme kabul etmeyiz.”

“Vay anasını,” dedi Morrison.

“Sayın McCann size bundan bahsetmedi mi?”

“Hayır.”

“Sayın McCann nasıl bu arada? İyi mi?”

“Gayet iyi.”
“Harikulade. Muhteşem. Şimdiii… birkaç sorum olacak Sayın Morrison. Bunlar kısmen şahsi sorular ama emin olun cevaplarınız kati bir gizlilikle saklanacaktır.”

“Buyrun?” dedi Morrison belli bellirsiz bir sesle.

“Eşiniz hamfendinin isimleri?”

“Lucinda Morrison. Kızlık soyadı Ramsey’dir.”

“Eşinizi seviyor musunuz?”

Morrison sertçe baktı ama Donatti, aksine, tatlılıkla bakıyordu.

“Elbette, evet.” dedi Morrison.

“Hiç sorun yaşadınız mı? Ayrılık, küslük gibi mesela?”

“Bunların benim sigarayı bırakmamla ne alakası var şimdi?” diye sordu Morrison. Sesi niyet ettiğinden daha öfkeli çıkmıştı. Kahretsin, bir sigaraya ihtiyacı vardı.

“Çok alakası var,” dedi Donatti, “birazcık katlanın bana, göreceksiniz.”

“Yok canım, estağfurullah.” Az önce bir gerginlik olduysa da böyle söyledi Morrison.

“Bir çocuğunuz mu var?”

“Evet. Alvin. Özel bir okulda.”

“Hangi okul?”

“Onu,” dedi Morrison sertçe, “size söylemeyeceğim.”

“Peki,” dedi Donatti gayet uzlaşmacı bir tavırla. Morrison’a dostça gülümsedi. “Aklınıza takılan tüm soruların yanıtlarını yarınki ilk tedavinizde bulacaksınız.”

“Ne kadar güzel,” dedi Morrison ve ayağa kalktı.

“Son bir soru,” dedi Donatti, “Bir saattir sigara içmiyorsunuz. Nasıl hissediyorsunuz?”

“İyiyim,” diye yalan attı Morrison, “gayet iyiyim.”

“Ne güzel!” diye neredeyse nara attı Donatti. Masaya doğru bir adım atıp kapıyı açtı. “Bu akşam son sigaranızı için. Yarından sonra, bir daha hiç ağzınıza koyamayacaksınız.”

“Kesin mi?”

“Sayın Morrison,” dedi Donatti ciddiyetle, “garanti ediyoruz.”
* * *
Ertesi gün saat tam üçte Bırakanlar A.Ş.’nin dış ofisinde oturuyordu. Tüm günü randevuyu iptal etmekle yalandan bir işbirliği yapmak arasında kararsızlıkla geçirmişti. Sonunda Jimmy McCann’in şu sözleri etkili oldu: Tüm hayatım değişti. Ve randevuya gitmek ağır bastı. Allah biliyor, kendisinin de bir değişikliğe ihtiyacı vardı. Asansöre binmeden önce, sigarasını tablaya bastırdı. Eğer son sigaramsa hapı yuttuk, diye düşündü. Tadı hiç güzel gelmedi.

Dış ofisteki bekleyiş daha kısa sürdü bu sefer. Sekreterin seslenmesiyle içeri girdiğinde Donatti hazır vaziyette bekliyordu. Elini uzattı ve gülümsedi. Morrison’a vahşice gibi görünen bir gülümseme. Gerilmeye başladı ve gerilince de sigara istedi canı.

“Gelin benimle,” dedi Donatti ve küçük odaya girdiler. Yine masanın arkasına geçti, Morrison da boşta kalan sandalyeye oturdu.

“Gelmenize çok sevindim” diye devam etti Donatti, “Birçok umut vaat eden müşterimiz ilk mülakattan sonra toz olurlar. Sigarayı bırakmak konusunda düşündükleri kadar istekli olmadıklarını fark ederler. Sizinle bu konuda çalışmaktan çok memnun olacağım.”

“Tedavi ne zaman başlıyor?” Hipnoz herhalde, diye düşündü Morrison. Kesin hipnozdur.

“Aslında başladı bile. Koridorda tokalaştığımızda başladı. Yanınızda sigara var mı Sayın Morrison?”

“Var.”

“Alabilir miyim lütfen?”

Omuz silkti Morrison ve paketi Donatti’ye teslim etti. Neyse ki iki-üç tane kalmıştı içinde.

Donatti paketi masanın üzerine koydu. Sonra, Morrison’un gözlerinin içine bakarak ve gülümseyerek sağ elini yumruk yapıp pakete yumruk atmaya başladı. Paket yamuldu, içindeki sigaralardan biri pörtledi, tütünler döküldü. Donatti’nin yumruğunun çıkardığı ses, bu kapalı odada oldukça gürültülüydü. Yumrukların şiddetiyle karşıt bir biçimde yüzündeki gülümseme kaybolmadı Donatti’nin, Morrison ürperdi. Herhalde beni etkilemek için, diye kendini rahatlatmaya çalıştı.

Sonunda Donatti boksuna bir son verdi. Yamuk yumuk bir hal almış olan paketi yukarı kaldırdı, “Bunun bana verdiği zevki tahmin bile edemezsiniz” diyerek paketi çöp bidonuna fırlattı. “Bu işe gireli üç yıl oldu ama hala acayip zevk veriyor.”

“Tedavinin bu kısmı özlenecek bir şey sunuyor,” dedi Morrison ılımlı bir şekilde, “Bu binanın dışında yeni bir yer açılmış, tüm sigara markaları var.”

“Dediğiniz doğru,” dedi Donatti. Ellerini kavuşturarak devam etti, “Oğlunuz, Alvin Dawes Morrison, Paterson Engelli Çocuklar Okulu’nda. Hasarlı bir beyin, doğuştan. IQ’su 46. Eğitime elverişli türden değil. Eşiniz…”

“Bunları nerden biliyorsunuz?” diye gürledi Donatti. Korkmuştu. Öfkeliydi. “Benim mahremimi kurcalamaya hiç hakkınız yok.”

“Sizin hakkınızda çok şey biliyoruz,” dedi Donatti yavaşça, “ama dediğim gibi, tüm bu bilgiler gizlilikle saklanacaktır.”

“Buradan defolup gidiyorum şimdi,” diye tısladı Morrison. Ayağa kalktı.

“Biraz daha kalın.”

Morrison, Donatti’nin yüzüne dikkatle baktı, hiç de bozulmuş görünmüyordu. Aksine, eğlenmiş görünüyordu. Aynı tepkiyi defalarca –belki yüzlerce kez– görmüş bir adamın yüzüydü.

“Tamam,” dedi Morrison, “ama daha iyiye gider umarım.”

“Kesinlikle gidecek,” diyerek arkasına yaslandı Donatti. “Size söylediğim gibi, biz burada pragmatist davranırız. Pragmatistler olarak, tütün bağımlılığını tedavi etmenin ne kadar da zor bir iş olduğunu kabul ederek başlarız işe. Yeniden başlama oranı %85’dir. Eroin bağımlılarının yeniden başlama oranı bile bundan düşük. Bu, olağanüstü bir sorun. Olağanüstü.

Morrison, çöp bidonuna göz attı. Sigaralardan biri, bükülmüş olduğu halde, hala içilebilir gibi görünüyordu.

Donatti uslu bir çocuk gibi gülümsedi, çöp bidonuna gitti ve sigarayı parmakları arasına alıp paramparça etti.

“Yasama organları bazen, hapishanelerdeki haftalık sigara istihkakını kaldırmayı teklif ediyorlar. Bu türden öneriler kesinlikle reddedilir. Başarılı olduğu birkaç keresindeyse hapishanelerde isyanlar çıkmıştır. İsyanlar diyorum Sayın Morrison, düşünün.”

“Ben,” dedi Morrison, “hiç şaşırmadım buna.”

“İşte, etkilerini varın siz düşünün. Bir adamı mahpusa koyduğunuzda cinsel hayatını bitirmiş oluyorsunuz, elinden içkisini, özgürlüğünü almış oluyorsunuz. Hiç isyan çıkmıyor ya da oldukça az çıkıyor diyebiliriz. Ama elinden sigarasını aldığınız zaman: Bam!” Bunu söylerken vurgulamak için yumruğunu masaya vurmuştu.

“Birinci Cihan Harbi sırasında, Alman cephesinde kimse sigara bulamadığında, yerlerde izmarit arayan Alman aristokratlar sıradan bir hadise olmuştu. İkinci Cihan Harbi sırasında, birçok Amerikalı kadın, sigara bulamadıklarından pipoya başlamışlardı. Bu gerçek bir sorun Sayın Morrison.”

“Artık tedaviye geçemez miyiz?”

“Bir dakika. Lütfen buraya gelin.” Donatti kalkmış ve dün Morrison’un dikkatini çekmiş olan yeşil perdelerin yanında, ayakta duruyordu. Donatti perdeyi çekince, boş bir odayı gösteren dikdörtgen bir pencere göründü. Hayır, boş bir oda değildi. Bir tavşan vardı, yerdeki tabaktan bir şeyler yiyordu.

“Sevimli tavşancık,” dedi Morrison.

“Öyledir. İzleyin,” diyerek pencere pervazındaki bir tuşa dokundu Donatti. Tavşan yemeyi bıraktı ve deli gibi zıplamaya başladı. Her zıplayışta daha yükseğe çıkıyordu. Kürkü diken diken olmuştu. Gözleri dehşet içindeydi.

“Durdur şunu! Ona elektrik veriyorsun!”

Donatti elini tuştan çekti. “Evet ama daha iyisi. Tabanda düşük voltajlı bir akım var. Tavşana bakın Bay Morrison!”

Tavşan, yemeğin nerdeyse iki metre uzağına düşmüştü. Burnunda sıyrıklar vardı. Odanın diğer köşesindeydi.

“Eğer tavşana yemek yerken şok uygularsanız,” dedi Donatti, “bağlantıyı çabucak kurar: Yemek acı verir. Bu nedenle, yemeyi bırakır. Birkaç şok daha uygularsanız, yemeği önünde durduğu halde açlıktan ölecektir. Buna kaçınma terapisi deniyor.”

Morrison’un kafasında bir ampül yandı. “Anladım, teşekkürler,” diyerek kapıya yöneldi.

“Bekleyin lütfen Morrison.”

Morrison durmadı. Kapı topuzunu kavradı ve sertçe çevirdi. “Kilidi açın.”

“Bay Morrison, lütfen oturur musunuz?”

“Kapıyı açın yoksa polis çağıracağım.”

Oturun.” Ses buz gibiydi.

Morrison, Donatti’ye baktı. Kahverengi gözleri kanlanmıştı ve korkutucuydu. Allahım, diye düşündü, burada bir piskopatla kilitli kaldım. Dudaklarını ısırdı. Hayatında hiç olmadığı kadar şiddetli şekilde sigara içmek istiyordu şu anda.

“Size tedaviyi ayrıntılarıyla açıklamama izin verin,” dedi Donatti.

“Anlamıyorsunuz,” dedi Morrison sahte bir sabırla, “Tedaviyi istemiyorum. Kararımı değiştirdim.”

“Hayır, Bay Morrison, anlamayan sizsiniz. Seçim şansınız yok. Size tedavinin başlamış olduğunu söylerken apaçık gerçekten söz ediyordum. Şimdiye kadar bunu anlamış olmalıydınız.”

“Manyaksın sen,” dedi Morrison şaşkınlıkla.

“Hayır, değilim. Yalnızca pragmatistim. Size tedaviden bahsetmeme izin verin.”

“Tamam,” dedi Morrison, “Şunu bil ki buradan çıkar çıkmaz beş paket sigara alacağım ve karakola giderken hepsini içeceğim.” Başparmağını emdiğini fark edince durdu.

“Siz bilirsiniz. Ama büyük resmi kavrayınca bence fikrinizi değiştireceksiniz.”

Morrison hiçbir şey söylemedi. Tekrar yerine oturdu ve ellerini kavuşturdu.

“Tedavinin ilk ayında adamlarımız sizi sürekli olarak gözetim altında tutacaklar,” diye açıklamaya başladı Donatti, “bazılarını belki fark edeceksiniz ama hepsini değil. Ve her zaman sizin peşinizde olacaklar. Her zaman. Eğer sizi sigara içerken görürlerse, beni arayacaklar.”

“Herhalde siz de beni buraya getirip tavşana yaptığınızı yapacaksınız,” dedi Morrison. Sesinin soğuk ve alaycı çıkmasına çabaladı ama birden içini bir korku kapladı. Kabus gibiydi her şey.

“Ha, yok,” dedi Donatti, “eşiniz tavşan oyununa maruz kalacak, siz değil.”

Morrison adama dilini yutmuş gibi bakıyordu.

Donatti gülümsedi. “Siz,” dedi, “izleyeceksiniz.”

Donatti gitmesine izin verince, Morrison sersemlemiş bir şekilde iki saatten fazla yürüdü. Aslında güzel bir gündü ama farkına varacak durumda değildi. Donatti’nin canavarca gülümsemesi her şeyi lekeliyordu.
“Gördüğünüz üzere,” demişti Donatti içerdeyken, “pragmatik bir sorun pragmatik çözümler gerektirir. Her şey sizin iyiliğiniz için, bunu anlayın, biz sizin iyiliğinizi istiyoruz.”

Bırakanlar A.Ş., Donatti’ye kalırsa, bir çeşit vakıftı; duvarda fotoğrafı olan adamın kurduğu kar amacı gütmeyen bir vakıf. Beyefendi aile işletmesinin işlerinde epey başarılı olmuştu; meşrubat otomatları, masaj salonları ve (el altından) New York-Türkiye arasındaki ticaret işlerinde. Mort Minelli Altıparmak ağır tiryakiymiş; günde üç paket. Fotoğrafta elinde tuttuğu kağıt ise doktorun teşhisiymiş: akciğer kanseri. Mort, aile servetini akıtarak Bırakanlar A.Ş.’yi kurduktan sonra, 1970’de ölüvermiş.

Tedavi korkutucu derecede basitti. İlk yakalanmada eşi Cindy, Donatti’nin “tavşan odası” dediği yere getirilecekti. İkincide sıra Morrison’a gelecekti. Üçüncüde ise ikisi birlikte gireceklerdi odaya. Dördüncü yakalanma, işbirliği konusunda ölümcül problemler olduğunu gösterdiğinden sert tedbirler gerektirecekti. Adamlardan biri okula, Alvin’le ilgilenmeye gönderilecekti.

“Bir düşünün,” dedi Donatti gülümseyerek, “oğlunuz için ne kadar korkunç! Adamımız açıklasa bile çocuk ne olduğunu anlamayacaktır. Sadece şunu anlayacak; babası kötü bir şey yaptığından birisi ona zarar veriyor. Korkacak.”

“Seni piç kurusu,” dedi Morrison çaresizce. Neredeyse ağlayacaktı. “Seni adi piç.”

“Yanlış anlamayın lütfen,” dedi Donatti. Anlayışlı bir biçimde gülümsüyordu. “Bunun gerçekleşmeyeceğinden eminim ben. Müşterilerimizin %40’ında tedavi hiçbir zaman o noktaya gelmedi; yalnızca %10’u üçten fazla kez yanlışa düştüler. Ne kadar iç açıcı istatistiklerden bahsediyorum size, farkında mısınız?”

Morrison bunları iç açıcı falan bulmuyordu. Ürkütücü buluyordu.

“Elbette, yasağı beşinci kez çiğneyecek olursanız…”

“Ne olur?”

Donatti’nin gözleri parlıyordu. “Siz ve eşiniz için odada fazla mesai yapması, oğlunuzun ikinci kez pataklanması ve karınızın dövülmesi.”

Kendini kaybeden Morrison, masanın üstünden Donatti’ye hamle yaptı. Donatti inanılmaz bir hızla yana çekildi. Oturduğu sandalyede kaykıldı ve ayaklarını masanın üzerine yapışmış gibi duran Morrison’un böğrüne doğru uzattı. Acayip rahatlamış görünüyordu, öksürür gibi gülüyordu. Morrison afallamıştı.

“Oturun Bay Morrison,” dedi Donatti merhametli bir biçimde. “Aklı başında insanlar olarak konuşarak halledelim bunu.”

Morrison nefes alabilecek hale geldiğinde, denileni yaptı. Eninde sonunda kabuslar sona ererdi nasıl olsa, değil mi?

Bırakanlar A.Ş., Donatti açıklamaya devam ediyordu, on-adımlık bir ceza ölçeğine sahipti. Altıncı, yedinci ve sekizinci ihlaller tavşan odasına daha fazla ziyaret (ve artan voltaj) demekti ve daha ciddi dayaklar. Dokuzuncu adım ise oğlunun kolunun kırılması idi.

“Ya onuncu?” diye sordu Morrison, ağzı kurumuştu.

Donatti, üzüntüyle salladı başını. “O zaman bırakıyoruz, Bay Morrison. Düzeltilemeyen %2’lik kısmın bir parçası oluyorsunuz.”

“Gerçekten bırakıyor musunuz?”

“Bir anlamda, evet.” Çekmecelerden birini açtı Donatti ve susturucu takılmış bir Kırıkkale’yi masanın üzerine koydu. Morrison’un gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Bırakıyoruz, vazgeçiyoruz ama yine de garanti ediyoruz: Bu yola getirilemeyen %2’ye katılanlar da bir daha sigara içmiyorlar. Garantili!”

Cuma gecesi televizyonda Bullitt (Gangsterin Kaderi) vardı. Cindy çok severdi bu filmi ama Morrison’un bir saatten fazladır kıpırdanıp durması ve homurdanması konsantrasyonunu bozmuştu sonunda.
Reklam arasında adama dönüp, “Canın mı sıkkın senin?” diye sordu.

“Yok bir şey… Her şey…” diye geveledi Morrison. “Sigarayı bıraktım.”

Güldü Cindy. “Ne zaman? Beş dakika önce mi?”

“Öğleden sonra, üçte.”

“O zamandan beri sigara içmedin mi gerçekten?”

“Hayır,” dedi Morrison ve başparmağını ısırmaya başladı. Tırnak diplerine kadar kemirmişti resmen.”

“Çok güzel haber! Sana bu kararı aldıran ne oldu?”

“Sen,” dedi Morrison. “Ve… ve Alvin.”

Gözleri büyüdü kadının, film başlamasına rağmen fark etmemişti. Dick, özürlü oğullarından pek bahsetmezdi. Kadın bir süre sonra kendine geldi, önce adamın sağ elinin altında duran boş küllüğe, sonra da gözlerine bakarak sordu: “Gerçekten bırakıyor musun Dick?”

“Harbiden bırakıyorum.” dedi Morrison ve içinden şöyle devam etti “Bırakıyorum, evet. Eğer polise gidersem, bir kiralık katil sürüsü seni alnının ortasından vuracak çünkü.”

Kadın “Çok sevindim Dick. Başaramasan bile, böyle düşünmene ikimiz de sevindik.”

“Sanırım üstesinden geleceğim,” dedi Dick. Donatti’nin gözü kanlı, katil suratlı hali gözünün önüne geliyordu.

O gece düzgün uyuyamadı. Dalıp dalıp uyanıyordu. Saat üçte tamamen uyanık vaziyetteydi. Canı acayip sigara istiyordu. Alt kattaki çalışma odasına gitti. Çalışma odası, evin tam ortasına denk geliyordu. Pencere yoktu. Masanın kayar kapaklı çekmecesini açtı, orada öylece duran sigara paketi büyülemişti onu. Etrafına bakındı ve dudaklarını ısırdı.

İlk ay boyunca sürekli gözetim altında olacaksınız, demişti Donatti. Sonraki iki ay boyunca ise günde 18 saat boyunca gözetim; ama Morrison günün hangi 18 saatinde gözetim altında olacağını bilemeyecekti. Dördüncü ayda ise, ki bu çoğu müşterinin tekrar kötü yola meylettiği ay oluyordu, gözetim günde 24 saate çıkacaktı yine. Yılın geri kalan aylarında, günlük on iki saat parçalı gözetim olacaktı. Ya sonra? Müşterinin ömrü boyunca gelişigüzel gözetimle, baskınlarla devam edecekti bu.

Ömür boyunca.

“Sizi iki ayda bir denetleyebiliriz,” dedi Donatti. “Ya da iki günde bir. Ya da tam iki yıl sonra bir hafta boyunca gözetleyebiliriz. Mesele şu ki, siz bunu bilemeyeceksiniz. Eğer sigara içerseniz, hileli zarla barbut atmaya benzer bu. İzliyorlar mı acaba? Şu anda karımı almaya gitmiş olabilirler mi? Ya da oğlumun peşine adam takmış olabilirler mi? Müthiş değil mi! Ve o gizli kaçamaklara kalkıştığınızda, tadı size berbat gelecek artık. Oğlunuzun kanı kokacak o nefesler.”

Şu anda izliyor olamazlardı. Burada, gecenin bu vaktinde, kendi çalışma odasında kimse olamazdı. Ev, kabristan gibi sessizdi.

Neredeyse iki dakika boyunca paketteki sigaralardan alamadı gözünü. Sonra kapıya gitti, aralayıp boş koridora baktı ve sigaralarına biraz daha bakmak için döndü. Ve korkunç bir sahne geldi gözünün önüne: Bundan sonra hayatında hiç sigara olmayacak. Şirkette müşterilere sunum yaparken, tabloları ve modelleri işaret eden parmakları arasında bir sigara bulunmayacak artık. Sabahları kalkıp önünde uzanan güne hazırlanırken, kahvesini yudumlayıp gazeteye göz gezdirirken sigara olmayacak. Bu nasıl olacak?

Bu sigarayı bırakma işine bulaştığı için kendine lanet etti. Donatti’ye lanet etti. Ve en çok da Jimmy McCann’e. Bunu nasıl yapabildi? O orospu çocuğu, işlerin bu noktaya geleceğini biliyordu. Elleri, Jimmy Yahuda McCann’in boynuna sarılmak için kaşınıyordu.

Hırsız gibi dolaştı bir kez daha çalışma odasında. Çekmeceyi açtı ve bir dal sigara çıkardı. Sevgiyle tuttu, okşadı. Neydi o slogan? Dolgun, yuvarlak, sıkı. Daha güzel ifade edilemezdi. Sigarayı ağzına koydu ve sonra durdu birden. Kulaklarını dikti, dikkat kesildi.

Banyodan çok cılız bir gürültü mü gelmişti ne? Bi’şey yerinden mi oynamıştı sanki? Yok canım. Elektriğin pençesinde deli gibi zıplayıp duran tavşanın görüntüsü geldi zihnine. Cindy’yi o odadayken gözünün önüne getirdi. Dikkatle dinledi, hiç ses yoktu. Banyo kapısına gidip hızlıca, birden açmaya karar verdi. Ama çok korkuyordu, ya birisi çıkarsa. Yatağa geri döndü ama uzun süre uykuya dalamadı.
Sabah kendini oldukça berbat hissetmesine rağmen kahvaltı iyi gelmişti. Bir anlık tereddütten sonra, kahvaltıya gömüldü. Cindy sabahlığıyla merdivenlerden inerken, Dick somurtarak yumurta yaptığı tavayı yıkıyordu.

“Richard Morrison! Hangi dağda kurt öldü? Yıllardır yumurta yemezsin sen.”

Morrison homurdandı. Cindy’nin bu atasözü ve deyimlerle konuşma huyundan hazzetmezdi.

Cindy, bardağına portakal suyu koyarken sordu “Sigara içtin mi?”

“Hayır,” dedi beriki.

“Öğlene kadar bile dayanamayacaksın,” dedi Cindy alaycı bir biçimde.

“Çok yardımcı oluyorsun hakkaten,” diye çıkıştı Dick, “Ah, siz sigara içmeyenler sanıyorsunuz ki… Neyse ne ya!”

Dick bu sözler üzerine karısının kızacağını düşünmüştü ama öyle olmadı, kadın ona merakla karışık bir ifadeyle bakıyordu. “Sen, gerçekten ciddisin,” dedi, “gerçekten ciddisin.”

“Emin ol öyleyim.” Umarım ne kadar ciddi olduğunu hiç bilmezsin.

Kadın “ah yavrum benim,” diyerekten yanaştı kocasına, “Çok bitkin görünüyorsun. Ama seninle gurur duyuyorum.”

Morrison, karısını belinden kavrayarak sarıldı.
* * *
Ekim-Kasım aylarında Richard Morrison’un hayatından manzaralar: Morrison ve eski bir ahbabı iki tek atmak için buluşuyorlar. Eski dostu Morrison’a sigara uzatıyor. Morrison elindeki bardağa daha sıkı sarılıyor ve “Yok,” diyor, “ben bıraktım.” Dostu gülüyor ve şöyle diyor: “Sana bir hafta veriyorum, en fazla bir hafta dayanırsın.”

Morrison sabah trenini bekliyor. Laci takım çekmiş bir genç adamı her sabah görüyor nerdeyse. Sadece tren beklerken değil, başka yerlerde de görüyor. Bir müşterisiyle görüşmeye giderken. Plakçıda Sam Cooke albümü ararken. Golf kursundaki tiplerin arasında.

Morrison bir partide çakırkeyf oluyor, acayip sigara çekiyor canı ama bir dal içecek kadar sarhoş da değil.

Morrison, oğlunu ziyaret ediyor. Ona büyük bir top götürüyor giderken. Oğlan çok seviniyor, ne güzel öpüyor babası oğlunu. Ne hikmetse, eskisi gibi yavan ve soğuk bir öpüş olmuyor bu. Oğluna sıkıca sarılıyor ve Donatti’yle adamlarının çok alaycı bir biçimde ona öğrettikleri şeyi kavrıyor: Sevgi, tüm ilaçlar arasında en yıkıcı olanı. Hadi bakalım, tartışsın dursun romantikler. Onlar tartışadururken, pragmatistler bunu kabullenip kullanıyorlar bile.

Morrison’un bedeni artık sigarayı gittikçe daha az istemeye başlıyor. Tamam ama, psikolojik olarak o sigara içme isteği tamamen kaybolmuyor. Ya da ağzında bir şey olsun alışkanlığı. Çiğdem, şeker, sakız… tutmuyor işte hiçbiri cigaranın yerini.
* * *
Ve nihayet bir gün Morrison Midtown Tüneli’nde acayip bir trafiğe denk gelip, sıkışıp kaldı yolda. Karanlık. Kornaların gümbürtüsü. Tünelin içi havasız. Sürücüler sabırsız. Ve birden, torpidoyu açınca, işte orada, yarım bir paket. Bir süreliğine baktı sigaralara, sonra bir tanesini çekti paketten ve arabanın çakmağıyla yaktı. Eğer başlarına bir iş gelirse, bu Cindy’nin suçu. Çünkü defalarca söylemişti ona tüm sigaraları atmasını.

İlk fırt öksürtüyor. İkincisi gözlerinden yaş getirtiyor. Üçüncüsü baş döndürüyor, el ayak kesiyor. Ne meret şey şu, diye düşündü Morrison.

Sonra birden durdu: N’apıyorum ben alla’sen?

Arkadan gelen korna sesleri şiddetlendi. Önüne bir baktı ki trafik açılmış. Sigarayı hemen bastı küllüğe ve camları açtı, fanı çalıştırdı. Tuvalette sigara içerken yakalanan yeniyetmeler gibi hissetti kendini.

Yavaşça katıldı akan trafiğe ve eve sürdü.
* * *
“Cindy?” diye seslendi, “Ben geldim.” Cevap yok.

“Cindy? Nerdesin hayatım?”

Telefon çalınca üstüne atladı ahizenin. “Alo? Cindy sen misin?”

“Merhaba Bay Morrison,” dedi Donatti. Sesi kendinden memnun ve canlıydı. İş adamı pozlarındaydı. “Sanırım halletmemiz gereken küçük bir sorun var. Saat beş uygun mudur?”

“Karımı mı kaçırdınız?”

“Evet, öyle,” diye kıkırdadı Donatti.

“Bana bak,” diye cırladı Morrison, “hemen salın onu. Bir daha olmayacak. Ufak bir hataydı, hepsi bu. Sadece üç fırt çektim ve Allah belamı versin ki tadından hoşlanmadım bile.”

“Yazık olmuş. O zaman saat beş diyelim mi?”

“Lütfen,” diye yalvardı Morrison, neredeyse ağlayacaktı, “Lütfen!” ama Donatti kapatmıştı.

Saat beşte, sekreter dışında kimse yoktu bekleme odasında. Morrison’un kayık tipine rağmen pırıl pırıl gülümsedi ona sekreter. Sonra diyafona seslendi “Bay Donatti? Bay Morrison sizinle görüşmeye gelmiş.” Bu arada Morrison’a sizin iş tamam gibilerinden kafa sallıyordu, “Buyrun, içeriye geçin lütfen.”

Donatti odanın dışında bekliyordu. Yanında goril gibi bir herif vardı, üzerindeki tişörtte HADİ GÜLÜMSE yazıyordu ve elinde bir revolver vardı.

“Bak,” dedi Morrison Donatti’ye, “Başka bir şekilde çözebiliriz, dimi? Para vereyim size.”

“Kes lan artiz,” dedi üzerindeki tişörtte HADİ GÜLÜMSE yazan adam.

Donatti ise, “Sizi görmek ne güzel” dedi, “Bu ahval ve şerait içinde görüşüyor olmak üzüyor beni. Benimle gelin lütfen. Bu işi hemen çözelim. Eşiniz zarar görmeyecek, merak etmeyin… en azından bu seferlik.”

Morrison, Donatti’nin üstüne atlamaya hazırlandı.

“Gelin gelin bakalım,” dedi Donatti, sinirlenmişti, “Eğer aklından geçeni yapacak olursan, Junk seni zımbalar ve karın her halükarda odadaki mesaisine devam eder. İstersen dene.”

“Cehenneme kadar yolunuz var,” dedi Donatti’ye.

Donatti iç geçirdi. “Her böyle söyleyenden bi beşlik alsaydım, şimdiye zengin olmuştum. Bu size ders olsun Bay Morrison. Eğer romantiğin biri iyi bir şey yapmaya teşebbüs edip de başarısız olursa, ona nişan madalya filan verirler. Eğer bir pragmatist onun yapmaya çalıştığı şeyi yapmayı becerirse, cehenneme git derler. Gidelim mi?”

Junk revolveri doğrulttu.

Morrison önde, diğerleri arkada odaya girdiler. Morrison uyuşmuş gibiydi, hiçbir şey hissetmiyordu.

Küçük yeşil perde çekilmişti. Junk, revolverin ucuyla dürttü Morrison’u. Gaz odalarına tanık olmak da böyle bir şeydi herhalde, diye düşündü Morrison.

İçeri baktı, Cindy oradaydı. Şaşkınlıkla etrafa bakınıyordu.

“Cindy!” diye, umutsuzca seslendi Morrison. “Cindy, bu adamlar…”

“Seni duyamaz da göremez de,” dedi Donatti. “Çift taraflı ayna. Neyse, işimize bakalım. Gerçekten de küçük bir hataydı. Sanırım yarım dakka adil olacaktır. Junk!”

Junk, tek eliyle butona basarken diğer eliyle revolveri Morrison’un sırtına dayamış vaziyetteydi. Bu süre, Morrison’un hayatındaki en uzun yarım dakikaydı. Bittiğinde, Donatti elini Morrison’un omzuna attı ve “Bırakacak mısın?” diye sordu.

“Evet,” dedi Morrison cılız bir sesle. Alnını, aynaya dayamıştı. Bacakları pelte gibi titriyordu. “Bırakacağım.” Arkasını döndü, Junk gitmişti.

“Benimle gelin,” dedi Donatti.

“Nereye?” dedi Morrison. Sesi içine kaçmış gibiydi.

“Açıklama yapmanız gerekmiyor mu?”

“Onun yüzüne nasıl bakarım? Ona nasıl söylerim benim yüzümden…”

“Bence sizi bir sürpriz bekliyor,” dedi Donatti.

Odada çekyat dışında bir şey yoktu. Cindy oturmuş, ağlıyordu.

“Cindy?” dedi Morrison, sesi yumuşacıktı.

Cindy başını kaldırdı, gözleri ağlamaktan şişmişti. “Dick, sen misin?” diye fısıldadı. “Dick, çok şükür…”

Morrison sıkıca sarıldı Cindy’ye. Cindy, başını Morrison’un göğsüne gömüp anlatmaya başladı: “İki adam. Geldiler. Eve. Hırsız sandım. Sonra aklıma bana tecavüz edebilecekleri geldi. Gözümü bağlayıp beni ıssız bir yere götüreceklerdi ve… off, korkunç!”

“Hiişşşt, hepsi geçti, tamam.”

“Ama neden?” diye sordu Cindy. Başını kaldırmıştı, Morrison’a bakıyordu. “Neden bana...”

“Benim yüzümden,” dedi Morrison. “Sana anlatacaklarım var Cindy.”

Morrison olanları anlatmayı bitirdiğinde bir an sessizlik oldu. Morrison, “Benden nefret ediyorsundur herhalde,” dedi, “tabi, bunun için seni suçlayamam.”

Morrison yere bakıyordu. Cindy, Morrison’un yüzünü tuttu, kendine çevirdi. “Hayır,” dedi, “senden nefret etmiyorum.”

Morrison şaşkındı, bir şey diyemedi.

Cindy devam etti. “Değermiş,” dedi, Allah bu insanlardan razı olsun. Seni tutsaklıktan kurtarmışlar.”

“Yani diyorsun ki…”

“Evet,” dedi Cindy ve Morrison’u öptü. “Artık eve gidebilir miyiz? Kendimi daha iyi hissediyorum. Çok daha iyi hissediyorum.”

Bir hafta sonra bir akşam vakti telefon çaldı. Telefonu açan Morrison, Donatti’nin sesini tanıyınca hemen başladı: “Adamların yanlış görmüş, sigaranın yanına bile yaklaşmadım.”
“Biliyoruz. Mesele o değil. Son bir şey kaldı görüşecek. Yarın öğleden sonra uğrayabilir misiniz?”

“Yoksa…”

“Hayır hayır, ciddi bir şey yok. Kayıtlarla ilgili bir şey. Bu arada, terfin için tebrik ederim.”

“Bunu nerden duydun?”

“Gözüm üstünüzde,” dedi Donatti. Ve kapattı.
* * *
Küçük odaya girdiklerinde Donatti “Gerilmeyin bu kadar. Kimse sizi hırpalamayacak. Orada durun lütfen.” dedi.

Morrison, dur denilen yerde bir baskül olduğunu gördü. “Bak dinle,” dedi, “tamam, biraz kilo aldım, evet ama…”

“Doğrudur. Müşterilerimizin % 73’ü alırlar. Basküle çıkın lütfen.”

Morrison denileni yaptı. İbre 79’a yakın bir yeri gösteriyordu.

“Peki, tamam. İnebilirsiniz. Boyunuz kaç Bay Morrison?”

“1,80”

“Öyle mi? Bir bakalım.” Donatti, gömlek cebinden bir plastik kart çıkardı. “Hımm, durum çok vahim görünmüyor. Size bir reçete yazacağım; yasadışı diyet hapları. Onları tutumlu ve prospektüse uygun olarak kullanın. Durun bakalım şimdi, sizin maksimum kilonuuuz… bi bakalım…” Karta baktı tekrar, “82 iyi mi? Ve şimdi Aralık’ın başında olduğumuza göre, sizi her ayın ilk günü tartılmak üzere burada bekliyorum. Bir maniniz olursa önceden telefon edersiniz.”

“Peki, eğer 82 kiloyu geçersem ne olacak?”

Donatti gülümsedi. “Sevgili zevcenizin küçük parmağını kesmesi için evinize birini göndereceğim. Bu kapıdan çıkabilirsiniz Bay Morrison. İyi günler dilerim efendim.”
* * *
Sekiz ay sonra: Morrison, barda birkaç ay önce rastladığı eski ahbabına rastladı. Cindy onunla gurur duyuyordu, 75 kilodaydı. Haftada üç gün spora gidiyordu ve sırım gibiydi. Eski ahbabı ise çok berbat görünüyordu.

Eski ahbap: “Aman allahım, nasıl oldu da bırakabildin. Ben bırakamıyorum şu mereti bi türlü.” Adam yüzünde bir tiksinme ile söndürdü sigarasını, viskisini yudumladı.

Morrison adama tereddütle baktı ve cüzdanından beyaz bir kartvizit çıkardı. Masanın üzerine koydu. “Biliyor musun,” dedi ahbabına, “bu adamlar benim hayatımı değiştirdi.”
* * *
On iki ay sonra: Morrison posta kutusunda bir fatura buldu. Faturada şöyle yazıyordu:

BIRAKANLAR A.Ş.
46. Cadde, New York, PK 10017

Tedavi: 2500,00 $
Danışman (Victor Donatti): 2500,00 $
Elektrik: 0,50 $
TOPLAM (Ödenecek Toplam Miktar): 5000,50 $

Köpürdü Morrison: “Orospu evlatları! Şey… şey… için kullandıkları elektriği bile bana kaktırmışlar.”
“Boşver canım,” dedi Cindy, bir öpücük kondurdu, “öde gitsin.”
* * *
Yirmi ay sonra: Morrison ve karısı Cindy, bir akşam tiyatroya gittiklerinde, fuayede Jimmy McCann ve eşiyle karşılaştılar. Selamlaşıp, hoşbeş ettiler.

Jimmy iyi görünüyordu, Morrison’la havalimanı barında karşılaştıkları günkü gibiydi. Morrison, Jimmy’nin karısını ilk kez görüyordu. Kadın, göz alıcıydı. Çok mutlu görünüyordu. Elini uzattı, tokalaştılar. Bir tuhaflık vardı sanki ama Morrison ne olduğunu anlayamadı. Sonra birden fark etti: Kadının sağ elinin küçük parmağı yoktu.


Stephen King
Serbest Çeviren: Onur Çalı




Serbest Çevirenin Notu: “Dipnot okumak, sevişirken ısrarla çalan kapı ziline yanıt vermek için yataktan kalkmaya benzer” demiş İngiliz sanatçı Noel Coward. İşbu sebeple, metnin içinde dipnot imi kullanmadım sevgili okur. Ancak metinde “Dolgun, yuvarlak, sıkı.” diyor ya Morrison, çalışma odasında sigarayı okşarken. Hah, işte bu “eski slogan” aslında Lucky Strike sigaralarının kullandığı bir reklam sloganı imiş. Aslı da şu: “So round, so firm, so fully packed.” Merle Travis’in, reklam sloganlarını kullanarak bir kadını anlattığı aynı adlı şarkısı epey popüler olmuş o dönemde (1940’ların ikinci yarısı). Elbette tahmin etmişsinizdir; slogan, kadın bedenine de gönderme yapıyor. 


Meraklısı için bir not daha: 1985 yapımı Cat’s Eye adlı film, Stephen King’in üç hikayesinden uyarlanan bir senaryoya sahip. Bu üç hikayeden biri, bildiniz, biraz önce okumuş olduğunuz hikaye. Ama söylememiş olmayalım, hikaye ile film arasında ufak tefek farklar var.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…