Ana içeriğe atla

“Çiçeklerin nabzını tutuyorum.” (DÜNLÜKLER 37)


8.Temmuz.16

Salâh Bey’in “Cigarayı Nasıl Bıraktım” denemesini bir umutla okudum. İki gözüm Salâh Bey meğer neler çekmiş cigarayı bırakırken. Aynı zamanda “Yaşlılık Günlüğü”ne de başlamıştım ki sigarayı bırakmaya çalıştığı günlere rastlamaz mıyım!

3 Ocak 1980 tarihli günlükten: “İçimden bir el sanki nikotin desteleri çekmek istiyor. Cigara içmek değil, buz kalıpları gibi nikotin yutmak istiyorum.”


11.Temmuz.16

2016 Evropa Futbol Şampiyonası nihayet bitti. Cümleten geçmiş olsun. Endüstriyel futboldan, bu kadar büyük paraların döndüğü turnuvalardan bir şey bekliyor değiliz elbette ama lanet olsun ki oyun güzel. Çok güzel. İnsan izlemeden edemiyor.

Söylenecek çok şey var aslında, bir yerinden tutalım, nefesimiz yettiğince söyleyelim.

İlkgençlik yıllarımda akşamüstleri arkadaşlarla buluşup futbol, basketbol oynardık. Bizim kasabanın delilerinden biri de bizimle takılırdı. Deli dediğime bakmayın, bir anormallik yok. Biz 14-15 yaşlarındaysak, o herhalde 40 yaşlarındaydı. Gol attığında ya da basket, kendi kendine bağırırdı: “Otoriteler ayağa kalktı. Alkışladılar.” Herhalde çok isteyip de topçu olamamış diye düşünürdüm ben. Zararsızdı.
İşte bu turnuvaya dair en başta söylenecek şey: Televizyonda melevizyonda konuşan çokbilmiş otoriteler hiçbir şey bilmiyorlar. İzlanda’yı mesela, bilemediler. Bilemedikleri gibi, aslan İzlanda ilerledikçe, afedersiniz, kötülemeye çalıştılar. Kim ne derse desin İzlanda, bu turnuvanın en güzel sürpriziydi.

Egosu bizim Ankara’nın EGO’sundan bile büyük Ronaldo’yu izlemek cidden sabır işi. Herifçioğlu çok rahatsız edici. Lakin, finalde sakatlanıp oyundan çıkmak zorunda kalması üzücüydü. Şiirsel bir durum da oldu o anda, bir kelebek gelip Ronaldo’nun gözyaşlarına kondu. Gördünüz mü?


13.Temmuz.16

suskunluğun tarihi ey,
seni kim yazacak?


20.Temmuz.16

Bu kadar olaydan ölümden sonra bile, televizyonlarda konuşan uzmanlar hala en çok öfkelendiğim kişiler arasında. Hele ki güvenlik uzmanları. Hele ki duayen gazeteciler. Tek numaraları yetkili isimlerle kurdukları yakın ilişkiler olan pek muhterem gasteciler, peh!

Bu adamlar (genelde adamlar, az da olsa kadın da var elbet aralarında) müthiş bir öfkeyle, kahvehane diliyle konuşuyorlar. Yorumlarını değişmez hakikat diye yutturmak konusunda pek hünerliler. Bazıları da dakikalarca konuşup hiçbir şey söylememe sanatında kendilerini geliştirmiş kimseler. Yani, gel de ifrit olma!

Neyse, işte bu adamlar bu tartışma programlarında “Ankara’da olmanın dezavantajı” gibi bir şeyi dillerine pelesenk etmişler, duymuşsunuzdur: “Ankara’da olmanın dezavantajını yaşatmayın bana.” Neymiş efendim, İstanbul’dakiler kadar çok ve sık söz hakkı vermiyormuş sunucular onlara. Ah hacı cavcavlar ah, Ankara’da olmanın dezavantajı bir tek o olsa keşke! O meşum gecede, bomba silah ve uçak sesleri altında epeyce korktuk, yalan yok. Güzel şehrim benim, Ankara, iyi kalpli üvey anamız bizim, insanlık ve halk düşmanlarının ilk saldırdıkları yer, kontrol altına almak istedikleri ilk yer.

Umutsuz olmak istemiyorum ama güzel bir zeytin altı bulup orada mı beklesek ölümü?


28.Temmuz.16

İslamcılık, sağcılık, muhafazakarlık… hakikaten değişik bir kafa. Hiç anlamadım, anlamayacağım da sanırım. Anlamadan öleceğim: trajedi!
* * *
Keşke bir korku ve kötülük toplumunda yaşıyor olmasaydık.


1.Ağustos.16

Yazarken bir şeyleri bildiğim, hakikatin bir ucunu uzaktan da olsa gördüğüm hissine kapılıyorum. Sanki aramızda tül bir perde var hakikatle, aralanmaya ramak kalmış. Perdenin arkasından Allah’ıyla konuşan Muhammet gibiyim. Sonra bitiyor yazmak. Büyük bir keyfin ardından boşluğa düşmek gibi. Sonra yine bilmemeye başlıyorum. Hiç ama hiçbir şey bilmiyorum. Dehşet içinde kalıyorum. Bir insan nasıl bu kadar cahil olur, bu kadar bilmemek nasıl olur Allahım! Aynaya bakıp ağlıyorum. (Ayna dediğim de berber aynası kılıklı, hani şu tıraş bittikten sonra berberin enseyi göstermek için kullandığı.) Ağlamam bitince bir sigara yakıyorum, biraz kendime geliyorum. Sonra yine yazmaya başlayınca her şey düzeliyor. Kimse söylemedi mi daha, o zaman ben yumurtlayayım: Edebiyat cahillerin afyonudur!


2.Ağustos.16

Suyun Ayak Sesi’nden (Sohrab Sepehri, Pan Yay., Çev.: Şirin Mehran):

Bir şair gördüm, konuşurken,
bir zambağa "siz" diyordu. (sayfa 11)
* * *
Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
Suyun ıslak kaderine,
ağacın yeşil olma adetine aşinayım. (sayfa 20)
* * *
Sepeti getirelim
Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
Her sözün başında bir fidan,
İki hece arasında sessizlik tohumu ekelim. (sayfa 26)


3.Ağustos.16



Suphi Varım’ın Simirna Kızılı romanından bahsedeceğim. Yazarın okuduğum ilk romanı ama Simirna Cinayetleri Üçlemesinin ilki olan Düello’yu da sıraya almış bulunmaktayım şimdiden. Simirna Kızılı 1918 Mütarekesi’nden sonraki (ama daha Yunanlıların İzmir’e çıkmasından ve direnişin başlamasından önceki) İzmir’de geçiyor. Romanın en dikkat çekici öğesi de, bana kalırsa, bu çok renkli ve çok dilli şehir: Simirna. Kahramanımız, bolşevik ajan Sergey Andreyev’in peşi sıra sürüklendiğimiz, içinde direniş öncesi hazırlıkların ve her şeye rağmen devam eden canlı hayatın izlerini bulduğumuz bir kitap bu. Üstelik Sergey’in “flashback”leriyle Rusya’da Çar’a karşı verilen mücadeleyi de okuyoruz. Daha ne olsun!








4.Ağustos.16

Yaz bitmeden birkaç yaz haikusu denemesi-1:

böyle kokman ne,
bahçendeki güller mi
büyüttü seni?


5.Ağustos.16

Cevat Çapan, sanki, izne çıkamayan memurlar için yazmış Bozkır şiirini:

Denizi özledik, denizi,
denizin alçalıp yükselişini
külrengi günlerde uçuşan
ak martıları,
büyük sessizlik içinde
geceye doğru
aydınlık, ılık
denizi özledik.


8.Ağustos.16

Alaaddin’in Yetersiz Lambası ve İşe Yaramaz Cini

Alaaddin lambayı ovdu, belirdi cin, diledi Alaaddin: “Beni yok et cin! Beni öldür demiyorum, dikkat et. Beni hiç doğmamış ve doğmayacak olanların kavmine kat, diyorum.”

Cin, o koskocaman, korkunç ve dev dudaklı cin mahcubiyetten yerin dibine girdi nerdeyse. Bin özür üstüne özür dileyerek efendisi ve sahibinin bu isteğini yerine getiremeyeceğini söyledi.


Ertesi gün, Numune’de açtı gözlerini Alaaddin. Bir kutu hap yutmuştu ama işgüzar arkadaşları onu hastaneye yetiştirmişlerdi. Alaaddin, lambayı kendisiyle ilgilenen hemşireye hediye etti. Birkaç ay sonra evlendiler ve mutlu olamadılar. (Cin’in kudreti de bir yere kadardı.)
* * *
Yaz bitmeden birkaç yaz haikusu denemesi-2:

imparatorlar
okyanusa dalınca
er oluyorlar
* * *
"Bu söyleşi için telefon ettiğinizden beş-on dakka sonra, epiy sportif, bir olay geçti başımdan. Bizim Dragos'taki evin yanında boş bir arsa var, önü resmen çöplük, kibarlara yani. Çoğu ecnebi olmak üzere konserve kutuları, Amerikan çaputları falan filan... aşağı mahallelerden gelen çoluk çocuğun talanından arta kalsa da hayli bir yekün. Çöplük resmetmeyi aklına takmış ressamlara salık veririm, renkli mi renkli, civciv mi civciv bir konu... Arsanın başka bir yararı daha var, gerileri bekçilerin ineklerine otlak. Baharın ne güzeldi inekler, yemyeşil otların arasında hışır hışır. Şimdilerde başları darda, sararmış dikenler içinde. Aksilik bu ya, ben de duvarın dibine günebakanlar diktiydim şirinlik olsun diye. Güneşliğini severim onların. Mallar, haklılar gerçi, musallat oldular benim sarı sıcaklarıma. Sığırtmaç da, domuzluğundan herhal, hayvanları kaçırmışlığa yatıyor. Olan bizim günebakanlara oluyor. Dedim a, tam telefon ettikten sonra siz, bi baktık, bir dana güneşten yediği yetmemiş gibi, bahçeye dalmış, ordan burdan hırsızlayıp diktiğim çiçeklere abanmış. Çıkarabilisen çıkar. Hötzöt, taş, sopa attık fıkarayı dışarı. Açtım sonra telefonu kooperatifin bekçilerine, önümüzde bir otomobil çiğnedi bir danayı, gelin alın! diye. Can havliyle toplaştı bekçi arkadaşlar ya, yaralı dana yok ortada. Arasın dursunlar gayrı... Bu uzun öyküden çıkardığım kıssa mı ne? Ne yazıyorsunuz, nasıl çalışıyorsunuz? Şairliğinizi nasıl sürdürüyorsunuz? diye soruyorsunuz ya, ona yanıt bu! Bu ara ben, kardeşler, davarlara karşı günebakanları korumakla uğraşıyorum."

Can Yücel, Gökyokuş kitabından…
Can Baba ve Sohrab Sepehri’den, bu iki sakallı adamdan ilhamla: Ben de bu aralar çiçeklerin nabzını tutuyorum. Öfkeli adamların riyakar dillerinden zehirlenmemek için belgesel kanalı izliyorum. Kambur balinalar, imparator penguenler, filler… Dün, Dünya Fil Günü’ydü mesela. Bu hafta da Köpekbalığı Haftası. Öyle.
* * *
musica

Sıla’yı severiz. Zamanında da güzel şarkıdır. 


Onur Ça


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …