Ana içeriğe atla

“Güneş Bize Haram” (DÜNLÜKLER 38)


15.Ağustos.16

Kutsal Kitap’taki vaiz bakın ne diyor:

“Söz çoğaldıkça anlam azalır,
Bunun kime yararı olur?” (Vaiz Kitabı, 6:11)
* * *
Kara Üçleme’yi okuyorum. Herhalde o yüzden şöyle diyaloglar görüyorum rüyayla uyku arasında:

“Böyle zamanlarda halk, aydınların donunu görmek ister. Korkudan altlarına yapmışlar mı diye kontrol etmek için.”

“Ama bir açarlar ki ampül gibi parlayan semirmiş beyaz kıçlardan başka bir şey göremezler.”
* * *
Kara Üçleme’nin ikincisi Güneş Bize Haram romanı iç burkuyor:

“Söylüyorum sana, sefil düştüğün zaman, hiçbir şeye hakkın yoktur. Onların dediği gibi belini doğrultmaya da hakkın yoktur, güneş de uyku da sana haramdır. Bak güneş mesela, herkes için parıldar, değil mi? Neyse, öyle söylenir. Doğru değildir bu. Dışarıda yattığın zaman, karnın boşken, veya sağda solda sürünmüşken, güneş ötekiler için parıldadığı gibi parıldamaz; karnı tok ve iyi uyumuş ötekiler için parıldadığı gibi… Onunla senin arana perde gibi bir şey girer. Her şey bize haramdır. Güneş bile..” (Leo Malet, Kara Üçleme, sayfa 167-68)


18.Ağustos.16

Abdal azdan çok anlar, aptal çoktan hiçbir şey anlamaz.
* * *
William Saroyan’ın 2 Ağustos 1967 tarihli güncesinden:

“Dolar Ayrıntısı.

American Express’te iki yüz dolar, 971 frank etti. Dolar durmadan değer kaybediyor ama Amerika her geçen gün daha çok milyoner üretiyor.

Ama düşündüğüm hiç de böyle bir şey değil aslında.

Bir fikrin en kısa şekilde ifade edilmesi beni ilgilendiren. Bir sürü cümle ve paragraf yerine…” (Paris-Fresno Güncesi 1967-68, Aras Yayınları, sayfa 17. Çeviren: Beril Eyüboğlu)


19.Ağustos.16

Gıdım ahlakımız yok, yozuz, ilkesiziz, kötüyüz, çifte standartlıyız, önyargılıyız, peşin hükümlüyüz, cahiliz, vicdansızız. İşte o yüzden Aslı Erdoğan gözaltında, Hande Kader'in başına gelenler bu yüzden, her gün insanların ölmesi de bu yüzden. Aklımızın başımıza gelmesi için daha da göreceğiz dibi, kana ve utanca batacağız daha da.

20.Ağustos.16

John Berger yazmış, Selçuk Demirel çizmiş, Cevat Çapan çevirmiş, bize de okumak düşmüş: Duman

Tütün hakkında küçük bir masal veya hikaye…

“Kül tablaları bir çeşit konukseverlik araçlarıydı.” diyor Berger. Hakikaten de öyleydi. Misafirliğe gittiğinizde ev sahibi, kendisi içsin içmesin, kül tablası ve vitrinde misafir için saklanan özel sigaradan koyardı önünüze. Eski güzel günler… Eski günler her zaman daha güzeldir, ah minel hafıza!


Bazı insanlar, dünyadaki kötülükler karşısında, keşke, sigara karşısında oldukları kadar amanvermez olsalar. Kitabı bitirdikten sonra aklıma Neşet Ertaş geldi. RTE’ye sigara konusunda söyledikleri. Bir de Enis Batur’un bir yazısı, ve o yazının son cümlesi: “Sigara yasağı bakın sonunda nereye varacak: Özel timler oluşturup evleri basacak bu adamlar – siz daha abarttığımı düşünedurun!”


23.Ağustos.16
Dağa Kaçtım adında bir gezi bloğu var. Orada Kozak Yaylasıyla ilgili bir yazıyı okurken denk geldim Mustafa Yılmaz’a. Sonra biraz internet araştırması yapınca öğrendiklerim ve sizinle paylaşmak istediklerimdir: Mustafa amca Bergama’nın Çamavlu köyünde yaşıyormuş. Çobanlık ve duvarcılıkla geçimini sağlıyormuş. Sonra, 1990 yılında bir rüya görmüş, rüyasında kendisine bir emir verilmiş: “Taş kazı.” Rüyasındaki emri, heykel yapması gerektiğine yormuş ve başlamış taşları yontmaya. Yolum Kuzey Ege Krallığına ilk düştüğünde ziyaret edip yoklayacağım Mustafa amcayı.


24.Ağustos.16
Masal masal matitas…

Sonra demiş ki Kırmızı Başlıklı Kız, “Kurabiyeleri her seferinde neden ben götürüyorum anne? Neden abim götürmüyor hiç?” Annesi, çokbilmiş kızına gülümseyerek bakmış. “Haklısın kızım,” demiş. “Hem kurabiyeleri yap hem getir götür işlerine bak, abin olacak kerata da yan gelip yatsın!”
* * *
Ayağına diken batan karga, sana diyeceklerim var, hem de haiku formunda:

aşk değil mi ki
gülün dikenlerini
yese o karga


25.Ağustos.16

Satırlarını okumakta olduğunuz garip arkadaşınız, bendeniz, bugün itibariyle İsa abimizin öldüğü yaşa girmiş bulunmaktayım.

Vaiz şöyle diyor:

Çoktan ölmüş ölüleri,
Hâlâ sağ olan yaşayanlardan daha mutlu gördüm.
Ama henüz doğmamış,
Güneşin altında yapılan kötülükleri görmemiş olan
İkisinden de mutludur. (Vaiz Kitabı, 4:2-3)

Vaize bakarsak, bazı şeyler için birazcık (33 yıl kadar) geç kalmış durumdayım. Latifesi bir yana, dünyada olmaya karşı bir ilaç yok. Tedavisi yok. Yaşayıp gideceğiz işte. Hemen her gün 10 yaşında bebelerin ölüm haberlerinin geldiği bir coğrafyada çok bile yaşamışız zaten.

Dünyada olmanın, doğmuş olmanın tedavisi yok dedik ya, yok hakikaten. Ama ağrı kesicilerimiz yok değil. Mesela şiir. Edip Cansever’den bana gelsin, doğum günü hediyesi olarak:

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.
* * *
Bir gün olur da fotoğraf zanaatına bulaşırsam diye kendime bir hedef koydum. Özellikle garlarda, otobüs terminallerinde, duraklarda ve bekleme salonlarındaki sigara içen insanların fotoğrafını çekeceğim. Sadece onları. Bugün AŞTİ’de gördüğüm sigara içen bir abi uyandırdı bu hevesi içimde.
* * *
Modern insanın trajedilerinden biri: Doğum gününüzü insanlardan çok şirketler, kurum ve kuruluşlar kutluyor.


26.Ağustos.16

Murathan Mungan’ın Stüdyo Kayıtları kitabında yer alan bir yazısını okudum: Yakın dostum uzak akrabam Ang Lee. Murathan Mungan, kendisini övmek için Ang Lee’den epeyce bahsediyor; Ang Lee’yi kullanıyor, bir bakıma. Onun haricinde, Ang Lee’nin birbirinden çok farklı işlere imza atmasını ise şöyle anlatıyor: Yetkin bir sinema diliyle hikâye anlatmadaki başarısı; her filminde konuya, malzemeye uygun şiirsel bir görsellik gözetmesi; atmosfer kurmada, mizansen yaratmada; karakter, ilişki, dönem betimlemede ve oyuncu yönetmedeki ustalığı bir yana, çektiği filmler kâğıt üstünde alt alta sıralandığında bunlar ilk bakışta aynı yönetmenin işleri olduğu izlenimini uyandırmaz insanda. İster istemez akla, “Birbirinden farklı türlerde, farklı coğrafyalarda geçen, farklı dönemleri konu alan, neredeyse birbirine benzemeyen bu filmleri, farklı adlar altında çekmiş olsaydı, bunların aynı yönetmenin işi olduğunu söyleyebilecek kaç kişi çıkardı karşımıza acaba?” sorusunu düşürür. (Stüdyo Kayıtları, sayfa 111)
Bununla birlikte, “ilk bakışta aynı yönetmenin işleri olduğu izlenimini” uyandırmayan bu filmlerde Ang Lee’nin kendine özgü yaratıcılığından ortak izler taşıdığını da teslim ediyor Mungan: Öte yandan ne kadar farklı coğrafyalarda geçiyor, farklı dönemleri konu ediyor olsa da, bütün bu birbirine benzemez görünen filmlerin tümünde, onları bir Ang Lee filmi kılan kişisel dünyasının temel özelliklerine rastlanır; ele aldığı malzemenin çekirdeğinde birinden diğerine iz süren ortak temalar, motifler aynen yinelenir. Karakterler ve durumlar arasında simetrik sayılabilecek koşutluklar, seçilmiş benzerlik ve karşıtlık parametreleri görülür. (Stüdyo Kayıtları, sayfa 113)

Yazıyı okuduktan sonra Ang Lee’nin filmlerinin büyük kısmını izledim; bazılarını ikinci kez izlemiş oldum, kalanları da muhakkak izleyeceğim. Gerçekten de birbirinden epey farklı ve güzel filmler; izlenmeyi, üzerinde konuşulmayı hak ediyorlar. Özellikle Düğün Yemeği’ni ve Kadın Erkek Yiyip İçelim’i naçizane tavsiye edebilirim.
* * *
musica

Sevgili dostum Umut Yasa, Melih Bey’in Telgrafhane’sini bestelemiş. Dinlediniz mi? Buradan yakınız.



Onur Çalı


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…