Ana içeriğe atla

Akşam Olur Karanlığa Kalırsın


Yeni şeyler söylerken eski şeylere de gönderme yaptığımızı biliriz aslında. Bu göndermeleri kimi zaman yazının teknik unsurları ile kimi zaman da dil işçiliği ile yaparız. Bazen de öykünün (anlatının) bize sunduğu görsel, deneysel ve diğer olanakları kullanarak yaparız bu göndermeleri. Gelenekten geleceğe eklenerek gideriz diğer bir anlatımla.
Kitabın adı, hüzünlü bir sevda türküsünün de adıdır aynı zamanda. Yazar kitabın adını bile isteye koymuştur. Kitapta yer alan “Lastikli Toka” adlı öyküde, kızına doğum günü hediyesi olarak bir çift lastikli toka alan kitap-kırtasiye işi ile uğraşan; ama işler iyi gitmediği için yakayı tefecilere kaptıran ve evine giderken bu tefeciler tarafından ölümüne dövülen bir babanın, akşam olup karanlığa kalmasını anlatır bize. Öykünün içindeki bir söz, kitaba ismini vermiştir böylece.

‘Akşam ve karanlık’ kavramları, insanın en çok eğretilediği ve yaşamına kattığı sözcüklerin başında gelir. Kimi zaman bir kalıp söz, kimi zaman bir deyim, kimi zaman bir atasözü, kimi zaman bir masalda, hikâyede veya şiirde ana izlek ve omurga olarak çıkmıştır karşımıza ‘akşam ve karanlık’. ‘Işık ve aydınlık’ insanlar tarafından olumlu algılanırken, ‘akşam ve karanlık’ olumsuz ve karşıt bir kavram olarak algılanır.
Yazar bu kitapta hiçbir şeyi rastlantıya bırakmaz. Ne kitabın fiziksel görünümü, kapağı, kapağındaki resim, kitabın rengi ve yazıdaki renk seçimleri ne de öykülerin dili ve içerikleri. Öyleyse, kitaptaki öykülerin izlekleri kitabın adı ile doğru orantılı mı? Evet. Çoğu öyküler, yaşamın acı ve hüzünlü yönüyle birlikte kurgulanarak birer kurmaca olarak çıkar karşımıza. Kimi öykülerin anlatım dili, biçimi ve içeriği farklı olsa da ana izleklerinin çoğu ‘akşam ve karanlık’ kavramları ile bağlantılı göndermeleri olan on altı öykü.
Özellikle kitaba adını veren ve yukarıda kısa bir özetini sunduğum “Lastikli Toka” adlı öykü, her iki kavramın da bir arada sunulduğu ‘gerçeklik ve alegorik’ anlatısını yapmıştır ‘akşamın ve karanlığın’. Oysa kar da yağar o akşam. Eve gitmekte olan adama biraz sonra üç kara paltolu, kara yüzlü, kara fikirli adam, karla kaplı yolda, kara bir geceden gelerek kıyacaktır.

“Yol günler süren kar yağışının altında ezilip kalmıştı. Kar bileği geçiyor, kaldırımın asfaltla sınırı belli olmuyordu. Altı aşınmış ayakkabıları, ıslaklığı ve soğuğu hissettiriyordu.” (s.33) diyor “Lastikli Toka” öyküsünün ikinci paragrafında. Bu paragraf da bize öyküde mekâna, mekânlara, öykü kişisi olan babanın maddi durumuna ve öykünün öykü zamanına gönderme yapar. Öykü zamanı mevsimsel olarak bellidir, ama tarihsel olarak belirsizdir. Bu ayrıntı tarihsel olarak önemli de değildir öykümüz için. Yazar bunu bilir zaten. Öykü için önemli olan zaman, mevsimsel olması aynı zamanda mekânsallığın da göstergesidir. Kar, bu öyküde bereket yönüyle değil eziyet yönüyle çıkar karşımıza. Bu paragraf öykü sonuna iyi bir hazırlıktır.
Bir kırtasiyecinin ölmeyi ‘hak edecek kadar’ tefecinin eline düşmesini gerektiren para kaç kuruştur acaba? Doğum gününde sadece bir lastikli toka ile karşılaşacak olan kız, babasından aldığı bu hediye (lastikli toka) karşısında nasıl bir tavır takınacaktı? Kendi elleriyle kızına doğum günü pastası yapan emekçi bir eş ve fedakâr bir anne ne hale gelecekti kocasının bu durumu karşısında? Bu soruların yanıtını bilmiyoruz.
Her okur, okur-yazar kendi heybesindeki kadar okur-yazar öyküyü de öykünün sonunu da, ama öykünün sonu yazarın yazdığı gibidir. “Yere düştüğünde karın üzerindeki kanın buharını seyrederken, lastikli tokaları, kızının başını okşar gibi titreyen elleriyle okşadı, okşadı, okşadı…” (s.36) diye biter öykü.
Yazar, öykü sonunu baştan hazırlamıştır zaten. “Kepengi akşamın içine yayılan bir gıcırdamayla indirdi. Kalın asma kilitlerin hepsini tek tek bastırarak kapattı. Kapattıktan sonra dizlerinin üzerinde bir süre kaldı öylece. Kalkması zor oldu.” (s.33) diye başlar öyküye. Biraz sonra başına gelecek olanları sezmiştir sanki.
Öyküleme zamanı da neredeyse bir saatlik dilime sığdırılmış, öykünün kendisi kadar kısa ve kurmacanın kurgusuna uygun, abartısız gerçekçi bir dille yapılmıştır. Öyküde, kişi ve karakter özellikleri betimlemeye girilmeden, birer isimsiz öykü kişisi olarak anlatılmıştır. Öykünün mekânları, öykü için birer amaç olmasa da, karın üzerindeki kanın buharını görmesi için sokak lambasının ışığı bir araç olarak öyküde yerini almıştır. Bu öyküde her şey yerli yerinde görünüyor.
Bu yazımda sadece kitaba adını veren “Lastikli Toka” adlı öyküden bahsederek diğer öyküler için kendime ve diğer okurlara bir pencere aralamaya çalıştım.
Yazarın ilk öykü kitabı Yola Düşen Gölge 2010 yılında yayımlandığında; “bizi kurgulayan şeyle bizim kurguladığımız şeylerin aslında tümünün birer öykü olduğu ve günahıyla sevabıyla ilk öyküler için yazarın yanında yer almanın gerektiğini” yazmıştım. İkinci kitabı Akşam Olur Karanlığa Kalırsın'da da yazarın kendine ve öykülerin içeriğine uygun yalın anlatımı ile beklediğim gibi keyifli ve kendini okutan kısa öyküler yer almakta.

Mustafa Albayrak

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…