Ana içeriğe atla

Biz Çevirmezsek Dünya Dönmez


Aziz Jerome’un aziz hatırasına


SIFIR

Size bir sır vereyim ama aramızda kalmasa da olur. İçerden bir bilgi vereyim. Çevirmenlere söylememeniz gereken cümleler. Bu sert oldu. Söylemeseniz ne güzel olurdu cümleler diyelim:

“Ya üç beş sayfa bi’şey zaten, çeviriverirsin sen beş dakkada!”

“Kaç dil biliyosun? Hımm. İngilizceyi herkes biliyo zaten yea!”

“Ben de çeviririm de akademik dile hakim değilim ben, sen hallediver.”

“Ohooo, ben bile çevirmiştim şimdiye!”

“Bizim oğlanın/kızın ödevi varmış, şu kitabı çevirin demiş öğretmen. Sana zahmet…”

“Bizim bi tanıdık var, beş dil biliyo oğlan, Antalya’da çok büyük bi otelde çalışıyo.”



BİR

Avare Çalı Sözlüğü’nden:

Çeviri: Yazı hamallığı. Ağır işçilik. Düşük ücret. Aziz Jerome. Çileci belli ki. 30 Eylül. Kötü çalışma koşulları. Bel ve boyun fıtığı. Sendika?


İKİ

Babil Kulesi İnşaatından Sağ Çıkmış Duvarcı Ustası Ozo’nun Hatıratı’ndan
(Tablet 1, 16-29)

Esirgeyen ve Bağışlayan Marduk’un adıyla…

Biz, Marduk’un sefil kulları istedik ki onunla bir olalım. Ona ulaşalım, ondan geçelim, kendimizi bulalım. Bir kule yapıp göğe çıkacaktık, komşu olacaktık Marduk’la. İnsanlığımızdan geçecek, Tanrı katına varacaktık böylece. Nasırlı avuçlarımıza tükürüp bismillah çekerek başladık işe. İyi de gidiyorduk aslında. Nedir, biz Marduk’un yolundaydık ama bize öfkesini kusan Yehova oldu. 72 kişiydik biz, yetmiş iki amele, yetmiş iki usta. Bir de çırağımız vardı. Hepimizin tek ve ortak çırağı. Çünkü usta olmasın istiyorduk. Hep çırak kalsın diye onu çok işe koştuk. Kafası karışsın ki hiçbir işe vakıf olamasın, sırrını çözüp künhüne varamasın. Ehil olamasın. Neyse…
Şanslıydık ki mola vermiştik o sıra. Bol soğanlı menemenlerimize ekmeği yatırıp çaylarımızı hüpletiyorduk. (Bir arkadaşımız melemen dedi, çok gülmüştük o gün. Çok gülen çok ağlarmış, bilemedik.) Çok kardeşli olanlar çoktan doyurup karınlarını, tütünlerini tüttürmeye başlamışlardı. Başlamışlardı ki yer yarıldı, gök boşaldı sandık. Kulaklarımız altı gün açılmadı. Gözlerimiz tozdan altı gün seçemedi hiçbir şeyi. Yedinci gün ayağa kalktığımda kule yoktu. Molozların arasından bazı arkadaşları kaldırdım. Bazıları çoktan kaçıp gitmişti. Bir şey söyledikçe boş boş baktılar suratıma. Onlar konuştu ben anlamadım, ben konuştum onlar anlamadı. Sarılıp ağlaştık ve ayrıldık. Her birimiz farklı yönlere gittik. Sandık ki bir yerlerde dilimizden anlayan bulunur, meramımızı anlar. Bulamadık. Ne kimse bizi anladı o saatten sonra ne de biz kimseyi anladık…


ÜÇ

Şair, müzisyen ve çevirmen Tozan Alkan, “çevirmenlerin ve çeviriye kafa yoranların çeviri hakkında ne düşündüklerini” derlemiş. Karşımıza birçok değerli şair yazar ve çevirmenin çeviri hakkında ettikleri kelamlarla dolu bir kitap çıkmış: Çeviri Dedikleri

Oradan birkaç inci:

“Tercüme ile sevilen şair, şiiri için değil olsa olsa düşüncesi için sevilir.”
Ahmet Hamdi Tanpınar
“Tercüme edilecek eser, şaheser olmadıkça, nakli için ihtiyar edilen zahmet beyhude bir emektir.”
Ahmet Haşim
“Çeviri, başarısızlık sanatıdır.”
Umberto Eco
“Çevirmen, ırzımıza geçme!”
Milan Kundera
“Çeviri olanaksızın sanatıdır.”
Michael Hamburger
Ve “çeviri” sözcüğünü ilk kullanan, dilimize kazandıran (ve “ve”yi zinhar sevmeyen) Nurullah Ataç beyefendiden: “Tercüme sanatının en büyük felaketi –yalnız bizde değil, bütün dünyada– çok zaman, esasen yaratıcı olmayan insanların eline düşmesidir.”



DÖRT

O eski deyişi hatırlayalım: traduttore, traditore. Nedir meali? Lafzi (literal) manası şudur: Çevirmen, hain. Neden olsun çevirmen, hain? Çünkü yaptığı iş, yukardaki böyük heriflerin de söylediği üzere, olanaksız bir iş. Hiçbir zaman bütünüyle başarılı olamayacağınız bir iş. 

Biz de şöyle mi desek o zaman: Mütercim, mücrim.


BEŞ

Titrerim mütercim gibi baktıkça istikbâlime…



ALTI

Dört beş yıl önce bir olay yaşandı. İtalya’da Temiz Eller operasyonunun kahraman savcısı Felice Casson konuşmacı olarak Türkiye’ye davet edilmişti. Toplantı başladıktan bir süre sonra çeviri krizi çıktı. Çeviriyi yapacak olan iki kadın, üstesinden gelemediler işin. Biri kalktı gitti. Kameraların önünde, savcıyla ve çaresizlikle baş başa kalan diğer kadın çevirmenin, arkadaşına yalvarırcasına seslenmesi de sosyal medyada geyik konusu olmuştu: “Nagihan gitme!” Vidyoları döndü, gülündü.

Oysa gülünecek bir şey yoktu ortalıkta, herkesin gözünü para bürümüştü, o kadar. Olay muhtemelen şöyle gelişmişti: Organizasyonu yapanlar, çeviri işini bir çeviri bürosuyla anlaşarak halletmişlerdi. Müşteriden aldıkları üç akçenin ancak birini çevirmene vermeyi alışkanlık haline getirmiş olan ve paragözi tarikatına mensup çevri bürosu da, bu sefer işi yarım akçeyle halletmek istediğinden, henüz eğitimini tamamlamamış iki öğrenciyi ayarlamıştı çevirmen olarak. Yani burada gülünecek bir şey yok. Öfkelenecek ve düzeltilmesi gereken şeyler var!

Böyle konuşunca da, Hamam filmini görüp ortalığı velveleye veren hamamcıların durumuna düşmeyelim. Tercümanlık da diğer meslekler, zanaatlar gibi, üstün değil. Bu meslekle ilgili espri de yapılır, dalga da geçilir tercümanla. Ve fakat Nagihan ve geride gözü yaşlı kalan arkadaşıyla değil!

İlla gülmek istiyorsanız, Şota’nın tercümanına gülebilirsiniz mesela. Buyrun. Buradan açıp izleyin ve gülün!


YEDİ

Dünyanın ilk tercümanı, muhtemelen, evrenin sırlı hakikatini sulara fısıldayan bir deniz canlısıydı. Tamam ama, her zanaatın, her mesleğin bir piri olur. Sözgelimi, Adem çiftçilerin, İdris terzilerin, Nuh da marangozların piridir. Biz çevirmenlerin piri de Aziz Jerome’dur. 1953 yılından bu yana 30 Eylül, Uluslararası Çeviri Günü olarak kutlanır. Çevirmenlerin azizi Jerome’un, toprağı bol olsun, hakkın rahmetine kavuştuğu gündür 30 Eylül.

Peki kimdir, necidir bu Jerome aga?

En başta, kabul etmek gerekir ki, büyük bir çilecidir. Mazoşisttir. Öyle olmasa, neden İbranice orijinalinden "Eski Ahid"in eksiksiz Latince tercümesini tamamlayan ilk çevirmen olsun? Neden o kadar uğraşsın, didinsin?

(Yazı boyunca gördüğünüz Aziz Jerome tasvirlerinden de anlayabilirsiniz, çeviriyle uğraşan böyle yamulur işte.)


SEKİZ

Lost in Translation: Çeviride Kaybolanlar. Çeviride Kaybettiklerimiz. Çeviride, işin tabiatı gereği başımıza gelen şey.

İlhan Durusel, Kitap-lık dergisindeki söyleşide (sayı 187) Nil Sakman’a şöyle demiş: Çocukluğumdan itibaren babamı en temiz, en berrak hatırladığım yerler bir işi bize göstererek öğretmeye çalıştığı zamanlardı. Bir fiş verip prizi işaret ederek “bir tecrübe et bakalım” dedi bir keresinde, ben ne demek istediğini anlamadım. Ben aval aval bakarken, “bir dene bakalım” dedi gülümseyerek. Orda ilk kez ayrı ayrı dünyalarda bambaşka söz dağarlarıyla yan yana yaşadığımızı hissettim, birbirimizi anlamanın belki de binlerce çeviri ve açıklama gerektirdiğini anladım; ürperdim, hiç unutmadım bunu.
Çok da güzel demiş. Konuştuğumuz dilin içinde bile çeviriye muhtaçken bir dilden diğerine yaptığımız çeviride, söyleyin a dostlar, nasıl kayıp olmasın?

(Sofia Coppola’nın 2003 yapımı filmi Lost in Translation’ı ayrıca tavsiye ederim.)


DOKUZ

Kitap-lık’ın eski sayılarından birinde (Ocak-Şubat 2001 tarihli 45. sayısı) rahmetli Nermi Uygur’un “Hakkı Yenen Çevirmen Yazarlar” başlıklı yazısını okumuştum. Yazıdan iki alıntı paylaşmak istiyorum:

“Çevirmeni yazardan saymamak düpedüz bir kültür kabalığı benim gözümde.” (Agy, syf. 203)

“Çevirmek: rengi, kokusu, özsuyu, tadıyla bir dil-ülkesinden bir başka ülkeye, çağa, halka, kültüre, canlılık yönünden bir şey yitirmeksizin, yeni yeni dallar, ağaçlar, yapraklar, meyveler getirmektir. Olası mı bu? Kolay bir şey mi bu? Ötelerdeki bir kuşyuvasını, tüm kuş-ailesiyle birlikte, hiçbirşey incitmeksizin, kendi dil-evrenine aktarıp orada yaşatmak, - kolay mı bu? Ne eşsiz özveri çeviri uğraşı, ama ne tat iyi çeviri yapıtı okumak! Ne çok hakkı yeniyor çevirmenin, oysa ne güzel bir ödev çevirmenin yazarlık hakkını tanımak!” (Agy, syf. 208)

Rikkat başka şey! Nermi Hoca gibi düşünen çok az kimse vardır. Genelde tercümanın hakkı yenir. Çeviri bir edebiyat eseri okurken oysa, nasıl bir aymazlıktır çevirmenine bakmamak? Bilmemek? Çevirmenin adını kapağa yazmamak? Ya da büyüteçsiz okunamayacak şekilde iç sayfalara iliştirmek onun adını?


ON

Hep bu karikatür gelir aklıma tercüman deyince, Umut Sarıkaya’dan… Bir de şu sakız falı, gerçeküstü sakız falı...


ONBİR

Sloganımızla bitirelim: Biz Çevirmezsek Dünya Dönmez!

Her slogan gibi, bu da eksikli elbette. Biz çevirmesek de döner dünya. Ve fakat çok eksikli döner.

Şekspir’in, Füruğ’un, Çehov’un, Lorca’nın, Vonnegut’un eserlerini ve hatta Tanrı’nın kelamını nasıl okuyacaktınız, çevirmenler olmasa?



Onur Çalı


Yorumlar

  1. İyi ki varsınız.
    Siz çevirmeseydiniz mahrum ve eksik kalırdık.
    İyi ki varsınız iyi çevirenler..

    servet

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …