Ana içeriğe atla

Hayatın Anlamı


İşte yine başladığı yere geldi: Türk Edebiyatı / Şiir. Rafları ikinci kez dolaşmadan kitabevinden çıkmazdı (Einmal ist keinmal). Gerçekten de aynı yerden ikinci kez geçerken ilkinde görmediği kitap sırtlarına, yazar adlarına rastlıyordu. Bu nasıl oluyordu? Sanki görevli çocuklardan biri usulca arkasından gelip raflara yeni kitaplar koyuyordu. Mağaza şimdi biraz daha kalabalıklaşmıştı.
Uzun Yürüyüş, var mı acaba? Döndü baktı. Bir kadın. Otuzlu yaşlarının sonlarında, kısa saçlı, alımlı biri, kucağında birkaç kitap ve dergi vardı, kollarında bir bebeği taşır gibi taşıdığı. Çocuk onu duymadı. Biraz daha yaklaşıp yeniden sordu. Merhaba, kolay gelsin, dedi yumuşak sesiyle, ben bir kitap soracaktım da. Çocuk dönüp, tabii buyurun, dedi, Uzun Yürüyüş, diye yineledi kadın, bir roman, var mıdır sizde? Çocuk kafasını kaşıdı, üstünde kırmızı bir gömlek vardı, Yazarını biliyor musunuz, diye sordu kadına, sonra birlikte öteye, bilgisayarın bulunduğu köşeye doğru yürüdüler. Kadın çocuğa bir şeyler daha söyledi. Sesinde güzel bir tını vardı.
Yazarını biliyordu. Kitabı da az önce görmüştü. Bir iki adım geri atsa, kitaplara şöyle bir tepeden baksa yerini hatırlayabilir, hemen kadına söyleyebilirdi. Çocuk da gülümserdi ve işte bizim müşterilerimiz..., derdi. Kadın az sonra kucağına bir kitap daha koymuş olarak kasaya doğru yürüdü. Yine onun yanından geçti. Ödemesini yaparken kasadaki çocukla bir şeyler konuştular. Sözlerini değil ama sesindeki tınıyı duydu (Einmal ist keinmal). Yarım saat kadar önce -ilk tura yeni başlamıştı- yine böyle birileri gelmişti, üç liseli kız, cıvıltılarla konuşuyorlardı, neydi ya, böyle yağmurlu bir şeydi, demişlerdi. Ceren okumuş hani, çok beğenmiş ya, neydi adı? Bir arayıp sorsana iki dakika, dedi kızlardan biri. Kızları göz ucuyla izledi, yaşadıkları telaş hoşuna gitti. Onlara romanın adını söyledi. Bununla yetinmeyip kitabın durduğu rafı da gösterdi. Kızlar pek sevindiler, sevimliydiler, teşekkürler ettiler, sağ olun, çok sağ olun. Gidip kitabı buldular. Bu ara çok moda olan bir kitaptı. İyi kalpli genç kızların okuduğu.
Biraz zaman geçti. Çömelmiş, alt rafları karıştırıyordu. Oralarda eski, unutulmuş dergileri de bulmak mümkündü. Az sonra bir öksürük sesi duydu tepesinde, kafasını kaldırıp baktı, az ötede, uzun boylu, zayıf mı zayıf bir adam duruyordu. Oldukça yaşlıydı ama saçları simsiyahtı, sonra uzun, siyah bir pardösü ve siyah bir pantolon giymişti. O da kim bilir hangi kitabı arıyordu? Rafları düzenleyen genç kıza doğru yaklaştı. Pardon evladım, dedi, sizde Hayatın Anlamı var mıdır? Nasıl? dedi kız, Hayatın Anlamı, diye yineledi adam, ben bu kitabı arıyorum ama bulamadım hiç bir yerde. Kitabı duymamıştı, dergileri yerine bırakıp ayağa kalktı. Kız ellerini saçının topuzuna götürmüş, düşünüyordu. Bilmiyorum, dedi önce, sonra tekrar etti: Hayatın Anlamı, Hayatın Anlamı (Einmal ist keinmal.) Bi ara vardı sanki, ama... O sırada diğer koridordan geçen kıvırcık saçlı çocuğu gördü kız, parmakları üzerinde yükselip sordu: Beyefendi Hayatın Anlamını arıyor da, var mıydı bizde, hatırlıyor musun, dedi. Çocuk boş gözlerle adama baktı, ne diyeceğini bilemezmiş gibi. Yani bilmiyorum ki, dedi, ama yok galiba, diye de ekledi, ya da bana hiç denk gelmedi. Sistemden bakalım isterseniz, dedi kız siyahlı adama. Affedersiniz, dedi adam onun hemen önünden geçerken. Önemli değil, anlamında başını salladı. Bu siyahlar giymiş, uzun boylu yaşlı adamın arkasından baktı. Gördüğü şey zihninde bazı çağrışımlar yaratmıştı. Düşündü ve gülümsedi, (aslında sizi burada görmek beni de şaşırttı... Ha Ha!) Bir kitap alıp arka kapak yazısını okudu. Sonra yine o tarafa bakma ihtiyacı hissetti. Yaşlı adam şimdi eğilmiş, çocuğun omzunun üzerinden ekrana bakıyordu. Cebinden bir gözlük çıkarmıştı ama onu henüz elinde tutuyordu. (Aslında ben sizi bu akşam Semerkant’da... Ha Ha!)

Düşündü: Görevli kız, kitap kendisine sorulduğunda, bir ara vardı, demişti, öyle söylemişti, bir ara, demişti. Hadi canım, diye mırıldandı. Bir araymış, acaba o ara, hangi araydı? Böyle bir şey söz konusu bile değildi. Neyse ki yaşlı adam pek ısrarcı biri gibi durmuyordu. Ama çocuklar seferber olmuşlardı. Yanlarına iki eleman daha gelmişti. Şimdi bilgisayarın başında kırmızı bir küme oluşmuştu. Onlara doğru yaklaştı.  
Böyle bir kitap tabii ki yoktu. Olsaydı ilk turda, en olmadı şimdi ikinci turun sonuna yaklaşmışken onu görebilirdi. Ya da önceki gelişinde burada veya kitap dergilerinde karşısına çıkardı. O sırada arkadaki odadan biri çıktı. Nedir, evet, ne oluyor, dedi, çocuklar geri çekildiler. Mağazanın müdürüydü. Parlak yüzlü, gençten biri, gri bir takım elbise giymişti, üstelik gözlükleri de parlıyordu. Ne vardı? Çocuklar durumu anlattılar. Sorun netti: Hayatın Anlamı aranıyordu. Müdür Bey meseleyi kavrayınca ellerini cebine soktu, Kalmamış olabilir, dedi, kafasını kaldırıp raflara baktı. Vardı bir ara ama..., dedi, herhalde kalmadı, bazen işte çok talep olunca... Müdür bey genç yaşına rağmen güngörmüş biri gibi konuşuyordu. Omuzlarını silkti, insanlar, dedi, neyi ne zaman isterler, hiç belli olmuyor ki...
Yaşlı adam teşekkür etti, ama bir yere de gitmedi. Raflara bakmaya devam etti. Ama artık bir şey beklemediği de çok belli oluyordu. Müdür Bey onun peşinden iki adım attı, dilerseniz sipariş verebiliriz Hayatın Anlamını, dedi. Yaşlı adam şimdi daha da yaşlanmıştı, bilmiyorum ki, dedi, şu an olsaydı iyi olurdu aslında, sonra onu ister miyim, yarın bir manası kalır mı, emin değilim. Mağazanın müdürü elini ağzına götürerek hafifçe öksürdü, olur mu öyle şey, dedi, Hayatın Anlamı da, hani klasikler için denir ya, tüm iyi kitaplar gibi yani, insan bir kez gençken, bir kez de tabii... (Einmal ist keinmal). Neyse artık, dedi yaşlı adam, onun sözünü keserek.
Daha fazla dayanamadı. Onlara doğru birkaç adım daha attı ve öyle bir kitap yok, diye seslendi. Herkes ona baktı. Önce biraz tedirgin oldular ve ne dediğini anlamadılar. Aldırmadı, devam etti: Ben size yardımcı olayım, dedi, kitaplarla aram iyidir. Hayatın Anlamı. Bu isimde bir kitap yok. Boşuna arıyorsunuz. Üzgünüm. Müdür bey devreye girdi. Yok yok, bir iki nüsha vardı, Hayatın Anlamı, ben hatırlıyorum ama kayboldu sanırım ya da kalmamış da olabilir, yani işte insanlar onu bulunca... Müdüre dikkatle baktı, tavrını ve ses tonunu değiştirmeden konuştu: Yanılıyorsunuz dedi, kaybolmadı çünkü hiç olmadı...
Siz neler söylüyorsunuz, dedi yaşlı adam. Şimdi biraz canlanmıştı. Ne kadar çelişkilisiniz kendinizle. Çelişki mi, diye düşündü. Ne alakası var diye sordu, Sonuçta olmayan bir kitabı arayan sizsiniz, Kalpsiz dünyanın kalbini aramak gibi bir şey bu... Hiç alakası yok, dedi yaşlı adam, kötü bir benzetme oldu yaptığınız. Şimdi onunla karşı karşıyaydılar. Müdür bey onlara doğru bir iki adım attı, çocuklar dikkat kesildiler. Bazı müşteriler de ne olduğunu anlamak için o tarafa baktılar. Yaşlı adam sakindi: Söylediğiniz gibi olsaydı, dedi, yani şu olmayan kitap meselesi, bir defa siz burada olmazdınız. Bir şey aramazdınız. Gelmişsiniz, burada dolaşıyorsunuz, bir arayıştır bu da, baksanıza şu raflara, ne kadar dolular ve siz kim bilir ne zamandır buradasınız. Sustu ve bu siyahlar içindeki adamın gözlerine baktı. Buraya geleli yarım saati geçmişti ama bunu ona söylemedi. Yaşam, dedi ihtiyar, yani yaşamımız, çok kısa, ve biliyoruz, insan her zaman başladığı yere döner. Kimse bir şey demedi, herkes odaklanmış, onu dinliyordu. Vakit az, diye devam etti yaşlı adam, sandığımızdan da az, bakın benden söylemesi. Sonra kapıya doğru gitti, içeri girmek üzere olan bir çifte yol vermek için azıcık yana çekildi ve tekrar bu tarafa döndü; Haydi durmayın, diye seslendi oradakilere, siz de arayın aradığınızı, hoş, zaten kimse söylemese de yapacaksınız bunu.
Ve adam çıkıp gitti. Bir an sessizlik oldu. Kimse bir şey söylemedi. Sonra, hadi bakalım, dedi müdür, şimdi herkes işinin başına! Çocukların her biri bir tarafa gitti. Müdür de odasına doğru yöneldi ve müşteriler kitapların dünyasına döndüler. Koridora çıktı ve adamın gittiği yöne doğru baktı. İleride, uzun koridor boyunca yürüyen insanların arasında, uzun siyah bir palto giderek ufalıyordu. Düşündü ama bu kez gülümsemedi: Acaba onu bir daha ne zaman görecekti? (Einmal ist keinmal).

Mesut Barış Övün


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…