Ana içeriğe atla

Hep Eve


Yüz Kitap yeni bir yayınevi. Şu ana kadar üç kitap bastılar, üç çeviri-öykü kitabı. Ve yayınevinin sitesinde belirttikleri üzere, “Yüz Kitap, 1945 sonrası dünya edebiyatının daha önce Türkçeye hiç çevrilmemiş minör klasiklerini ve klasik olmaya aday eserleri iyi çeviri, titiz bir editoryal çalışma ve özenli tasarımlarla yayımlamayı hedefliyor.” Bu hedeflerinde şu aşamaya kadar, naçizane bir okur olarak söylüyorum, başarılı oldukları aşikar. (Grace Paley’in İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden adlı kitabını bilhassa tavsiye ederim.)
En son yayınladıkları kitap, genç bir Güney Afrikalı yazarın, Henrietta Rose-Innes’in öyküleri: Hep Eve. Kitabın arka kapağında Kutsi’nin (Coetzee) yazara övgüsü var; Henrietta Rose-Innes’in “Güney Afrika edebiyatı için müthiş bir kazanç” olduğunu söylüyor.
Hep Eve’nin yazarı Henrietta Rose-Innes ile Times Live adlı web-sitesinde, 2010 yılında yapılmış bir söyleşi buldum. Söyleşiyi başka bir Güney Afrikalı yazar, Diane Awerbuck, yapmış. Ben de çevirmeye çalıştım. Buyrunuz.
Onur Çalı
 
Hikayeler “artifact” midir, bir yazarın bütün ve el değmemiş halde bulup toplayıverdiği şeyler midir?

“Artifact” sözcüğünü severim. Lisans diplomamı arkeoloji bölümünden aldım, insan davranışlarının fiziksel izleri her zaman ilgimi çekmiştir. Bazen, karakterlerden ziyade onların arkalarında bıraktıkları izlerle daha yakın ilişki kurabildiğimi düşünüyorum; ipuçları ve kanıtlar (polisiye edebiyatı da muhtemelen bu nedenle seviyorum). Görsel olarak düşünen biriyim ve hikayelerim genellikle ilginç bir obje ya da karakterlerimin açmazlarını yaşadıkları bir mekandan (sıklıkla bir bina) esinlenir. İç ve dış mekanlar arasındaki etkileşim beni heyecanlandırır. Ancak ilk görüntü, hikayenin “olgunlaşmış” olarak aklıma düşen kısmı olur. Zor kısım –yazmanın gerçek ve tatmin edici kısmı– hayalime düşen o göz alıcı görüntüyü, beni nasıl/neden rahatsız ettiğini ya da bana neden çekici geldiğini bulmak için didiklediğim kısımdır. Bu süreçte çok farklı yönlere sapabilirim ve sayısız hikaye yumurtlayabilirim. Zor olan, bunlardan bir tanesini seçmektir.
Kısa öykünün satmaması bir mit mi? Okurların romanda bulup kısa öyküde bulamadıkları nedir?
Bu gizemli bir olay: Yayıncılar hikayenin satmadığını iddia ediyorlar ancak bazı kitapçılar kısa öykü kitaplarına ilginin olduğunu söylüyorlar. İnsanlar da her zaman kısa öykü okumayı sevdiklerini söylüyorlar bana. Bilemiyorum. Mevcut ekonomik koşullarda bir kısa öykü kitabı basmanın zor olduğunu biliyorum ve yayıncımın, Umuzi’nin, kısa öykülerimi basmak istemesinden çok memnunum. Birkaç yerel yayıncı da kısa öykü türünü desteklemek için çok önemli işler yapıyorlar. Romanın şu anda neden daha baskın olduğunu bilmiyorum ama aslında bu hep böyle olmuştur. Şöyle bir tahminde bulunabilirim: Romanın uzun biçimi, okura kaçış için daha iyi bir olanak sunuyor olabilir. Bir roman okuru alır götürür ve uzunca bir süre hayali bir evrende yaşatır. Öte yandan kısa öykü, nadir ve stilize edilmiş bir deneyim parçası sunar okura ve belki de romanın sağladığı türden bir yolculuk için o kadar uygun bir araç olmayabilir. Genellikle, farklı seslerin bir arada sunulduğu seçkilerden ziyade tek bir yazarın elinden çıkmış öykülerden oluşan kitapları okumayı tercih ederim. Bir yazarın hikayeleri, belirli bir bakışın farklı veçhelerini sunabiliyor ve böylece hikayelerin ardındaki zengin hayal gücünün elinden çıkmış tutarlı bir evreni hissedebiliyoruz.
Cape Town’un senin edebiyatındaki önemi nedir? Coğrafi güdü gibi bir şey söz konusu mu?
“Eve dönüş” kavramı –evden ayrılıp eve dönmek– benim kitabımın ana temalarından biri; dolayısıyla benim evim olan Cape Town’un da hikayelerimin merkezinde olması doğal. Cape Town karmaşık bir yer, hem eski hem de hızlı bir değişimin içinde; tarihiyle içiçe. Şehrin sakinlerini nasıl değiştirdiği ve sakinlerinin şehri nasıl değiştirdiği konusuyla ilgiliyim. Şehrin hudutları da ilgimi çekiyor; insanların yaşam alanı olarak tasarlanan alanlarla insansız alanların karşı karşıya gelmeleri. Hayali bir mekan olarak, buraları oldukça verimli buluyorum. Bu söylediklerim başka şehirler için de geçerlidir belki ama burası benim memleketim ve tam da bu nedenle potansiyel, gizli ortaklıklar sunuyor bana.
Bu öykülerin yapımında zarar gören gerçek insanlar oldu mu?
Kahramanların çoğu, gerçekte kendimim. Benim farklı yaşlardaki hallerimin tezahürleri. Elbette her karakterde tanıdığım insanlardan ufak tefek izler bulunur ancak insanları bu şekilde kullanmamaya çalışıyorum. Tabii bu durum, insanların hikayelerimde kendilerini bulmalarına engel değil.
Öyküleri yayıma hazırlarken hangi eğilimdeydin: Onları bir kez daha ziyaret etmek mi yoksa daha ziyade tekrar yazmak mı? Bu bağlamda, kolay bir yazar mısın?
Önceden yayımlanmış olan tüm öyküler bu kitap için tekrar gözden geçirildi; bazı öyküler diğerlerinden daha fazla olmak üzere. Bu öyküleri bu toplamda bir araya getirmek isteme nedenlerimden biri, sanıyorum, onları bir tür nihai forma sokmaktı. Böylece, sonunda onları bir kenara koyup kurtulabilecektim. Ama işler öyle yürümüyor elbette. Kitaba ismini veren öykü, söz gelimi, bu yıl içerisinde Amerikan edebiyat dergisi AGNI’de (Afrika edebiyatına ayrılmış Güz özel sayısı olacak ve benim öykümün yanısıra Imraan Coovadia’nın da bir eseri olacak) tekrar yayımlanacak ve bu yüzden tekrar elden geçirildi. Gözden geçirmek hiç bitmeyen bir süreç ve hiçbir zaman tatmin etmiyor beni. Homing (Hep Eve) üzerinde çalışan herkes, benim tekrar tekrar çalışma konusundaki nevrotik tavrıma karşı çok sabırlı oldu. Kitabın editörü Martha Evans’a çok şey borçluyum. Titiz, bilge ve duyarlı bir editör çok nadir bulunan değerli bir yaratıktır ve ne yazık ki genellikle değeri bilinmez.
Favori karakterlerin hangileri? Karakterlerinin, kitaptaki öykülerin dışında süren bir yaşamları var mı sence?
Şimdilerde erkek karakterlerimin tadını çıkarıyorum. Erkeklerin psikolojilerini keşfetme cesareti, benim için yeni bir deneyim. Daha önce yazdığım hikayelerdeki karakterlerde benden izler olurdu hep. Daha sonraları yazdığım hikayelerden bazılarında bu bağdan biraz olsun kurtulmak için yaşlı insanları, oğlan çocuklarını ve erkekleri yazmaya çalıştım. Bunu öğrenmeye devam ediyorum hala ve umarım böyle denemelere gelecekte de devam edebilirim. Hikayelerin ötesinde de yaşamaya devam ettiğini düşündüğüm karakterler genç olanlar; hayatın eşiğindeler. Çalışma Sürüyor öyküsündeki genç kız ya da Kaya öyküsündeki oğlan gibi. Bu hikayelerdeki olaylar onları muhtemelen hayatın farklı bir safhasına sevk edecek: Biraz zor, biraz bilgece bir kısmına. Bundan sonrasını bilmiyorum ama okurun, karakterlerin bu yeni benliklerle yola nasıl devam edeceklerini, en azından, merak edeceğini umuyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…