Ana içeriğe atla

Yeni Başlayanlar İçin: Kıs(s)a Kı(s)sa İlhan Durusel

RIP Copper
1. Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: İlhan Durusel öykücülüğümüzde, edebiyatımızda cins bir isim. Başkalarına benzemeyen, başkalarının çok benzemediği bir yazar. Dilin belini (incitmeden, kırmadan) getiren, sözcüklere parende attıran, insanın zihnini Türkçeyle kamaştıran yazarlar soyundan. İlhan Berk gibi, Hulki Aktunç gibi, Salâh Bey gibi.
2. 1965 yılında, Ayvalık’ta doğduğunu biliyoruz biyografisinden. Ve denemelerini topladığı Otlar Çağırıyor (2014) adlı kitabındaki Dam Üstüne adlı denemesinden: “İlk bacacı Ayvalık’taki evimize gelmişti. Öyle zayıf bir adamdı ki, denizanası gibi şeffaf, ona bakarken, içorganlarını, arkasını görmek mümkündü.”
Bugün Ayvalık’a dönse, Hayat Caddesi Aralığı’nda otağ kurup poyrazlı sözler edeceğini ise bilmiyoruz, varsayıyoruz.
3. Biraz da Akhisarlıdır. Yağmurlu gecelerde kulağına, nenesinin şu sözlerinin çalındığı rivayet olunur: Dünyada Ak’ser, ahrette kevser!
4. Çokça da Eşrefpaşalıdır. Öyle ki Necati Cumalı yazmamış olsa, o yazardı “Kızılçullu Yolu”nu. Ve sol omzunun –fotoğraflarda fark edilmemesi yanıltmasın sizi– biraz düşük durmasının sebebi burada aranmalıdır.
5. İlk kitabını 1994 yılında, artık ölmüş olan bir geleneği canlandırmak istercesine, Tansu M. Gülaydın (Bazı zamanlar Mansur Tansu ya da TMG) ile birlikte çıkarır: Blöf Kitap.
Bu kitapta Plexus (İlhan Durusel) ile Mexus (Tansu M. Gülaydın) namlı iki gencin “sınanamazlık ilkesine” yaslanarak, eski bilgilerle anlattıkları yeni yeni hikayeleri okuruz. Tuhaf bağlantıları, daha önce duymadığınız gerçekleri okuyacaksınızdır. Eğer bu kitabı okumaya karar verirseniz ihtiyatlı olmanızda fayda mütalaa ediyorum. Çünkü sözgelimi, Woody Allen’ın yazar değil, okuma yazma bilen bir avcı-toplayıcıdan ibaret olduğunu öğreneceksiniz. Elia Kazan’ın Zülfü Livaneli’yle tavla macerası ve reenkarnasyonu, Orson Welles’in Merihli sevgilisi, Enis Batur’un örümcek fobisi şaşırıp kalmanıza yol açacak hikayelerden sadece birkaçı.
İkili, yıllar sonra ortak bir metin daha yazacaklardır. Bir Gezi Direnişi öyküsü olacaktır bu: “Ayrı Düşmüş Metinler–Karşılıklı Metin Sergisi” (Bağzı Şeylere Öyküler, Aylak Adam Yayınları, 2013.) Geziden hemen sonra yazılmış bu öyküde kimin hangi kısmı yazdığını bulmak size kalıyor, ipuçlarını takip etmelisiniz.
6. 1998 yılında ilk solo çalışması Alınyazım Kılavuzu gelir. Naçizane kanaatimce bu kitap, Süslü Nesir/Selçuklular İçin Güzel Sözler (2007) ve Gül Öksüren Melek (2012) ile bir üçlü oluştururlar.
Teşbihte hata olmaz’a sığınarak anlatmaya çalışalım: İlhan Durusel’in bugüne kadar yayımlanmış sekiz kitabı ile bir halı saha maçına çıkıyor olsaydık (halı saha maçlarında takımlar genelde altışar kişiliktir, biliyorum ama bunu biraz büyükçe bir halı saha olarak düşünün siz) dizilim şöyle olurdu: Kalede mutlaka Blöf Kitap. Yukarıda andığımız üçlü, defans bloğu olarak geride yer alırdı. (Çünkü defansımız sağlam olmalı, temel taşımız olmalı ve elbette Gül Öksüren Melek “solbek” olmalıdır.) Karakalem Requiem, kervansaraylardan çıkıp önliberodaki yerini alırdı. Otlar Çağırıyor ve Kısa Kısa Kıssalar kanatlarda görev yaparlardı ve Yavaş Ateş en genç futbolcu olarak gol yollarındaki umudumuz olurdu.
Olmadı mı? O zaman klasikten şaşmayalım, baştan alalım: 1998 yılında ilk solo çalışması Alınyazım Kılavuzu gelir. Naçizane kanaatimce bu kitap, Süslü Nesir/Selçuklular İçin Güzel Sözler (2007) ve Gül Öksüren Melek (2012) ile bir üçlü oluştururlar. Gerek dil-üslup gerek öykü konuları gerekse de türleri bakımından (öykü sınırlarının uçlarında dolaşsalar da pek sınır dışına çıkmazlar çünkü) bu üç kitabı, İlhan Durusel edebiyatı içerisinde “birlikte” ya da “yanyana” düşünebiliriz.
7. Kısa Kısa Kıssalar (2015, bundan sonra Kıssalar olarak analım kolaylık olsun diye) İlhan Durusel’in, tüm gerçek yazarlar gibi, sınırlara aldırmadığının işareti olan kitabıdır. Elbette bu sınır tanımazlık romana kadar uzamayacaktır. Tür tanımazlığını, Sarnıç Öykü’nün ilk sayısında yer alan söyleşide (Eylül 2012) Tülin Er’e şöyle ifade eder İlhan Durusel: Öykü-şiir diye bir seçim yapmıyorum genellikle bir şeyi yazmaya başladığımda ama “bu roman olur” gibi bir şey olmuyor hiç.
Kıssalar da, nitekim, şiirle öykü arasında bir yerde duruyor. İlhan Durusel Kitap-lık’taki (sayı 180, Temmuz-Ağustos 2015) söyleşisinde, makul gerekçeler sıralayarak “rahatlıkla şiir diye sınıflayabiliriz” diyor kıssalar için. İlla tanımlamak, sınırlamak zorunda değiliz elbette ama Nazmi Cihan Beken’in anılan söyleşide bu metinleri tanımlayışına ben de katılıyorum: “şiir hikâyeleri.”
Kıssalar’ın başında şu açıklaması yer alır Durusel’in: Hulki Aktunç’un Bir Şeyin Varoluşu’nu Temmuz 2000’de İzmir’den almışım. Aldığım günden beri birkaç kere okumayı deneyip bir türlü ilerleyemediğim bu kitabı Hulki Aktunç’un öldüğünü öğrendiğim gün, 30.Haziran.2011, he-ce-le-ye-rek yeniden okumaya giriştim. “Kısa Kısa Kıssalar” başlıklı parçalar bu okumaların hasatı/harmanı olan çalışmadan bir seçme.
Bu seçme, Durusel’in bir okur-yazar olarak Bir Şeyin Varoluşu’ndaki şiirlerle çarpışa çarpışa büyümesinin meyveleridir. Aktunç’un Ortadoğu’ya baktığı bu şiirleri okumak, sindirmek çetin iş doğrusu. Durusel’in “birkaç kere okumayı deneyip” başaramaması için ne söylenebilir? Yine kendisine veriyoruz sözü; Askıda Öykü’nün beşinci sayısında yayımlanan söyleşisinde, Ercan y Yılmaz’ın “Bitirmeden bıraktığınız kitap/lar var mı? Anlatabilir misiniz?” sorusuna verdiği cevabı dinliyoruz: “Vardı. Hulki Aktunç’un Bir Şeyin Varoluşu kitabı. Meğer bizim pişmemiz gerekiyormuş okuyabilecek kıvama gelmek için... Kitabı bitirmeden bırakmak kitapla değil, çoğu zaman okurun kendisiyle, kapasitesi, olgunluk çağı, ruh durumuyla ilgili. Yazar bin türlü güçlüğe karşı bir kitap yazmış, doğru dürüst çaba harcamadan ben yarıda bıraksam, elimden atsam kaç yazar? İyi okur olmak da bir eğitim işi ama herkes her kitabı severek okuyacak, zevk alacak diye bir kural yok. Dalak yemeyen, kereviz sevmeyen bir ton insan var dünyada... kerevizin suçu değil bu.”
İlhan Durusel, Hulki Aktunç’un kerevizini nevi şahsına münhasır tarifiyle zenginleştirmiş, işini seven aşçılara özgü o küçük dokunuşlarla aynı malzemeden yepyeni bir yemek sunmuştur bizlere.
Çünkü iyi kitaplardan, iyi kitaplar doğar.
8. Otlar Çağırıyor (2014), İlhan Durusel’in denedikleridir. Siz de bilirsiniz, bir yazarın okur karşısında en çıplak, en kendisi olduğu türdür deneme. Dolayısıyla, bu denemelerde okur-yazar Durusel’in yanısıra bir kütüphaneci, bir gurbette yaşayan, çocukluğu/anıları olan bir insan olarak da görürüz İlhan’ı. (Ön adıyla hitap edebiliriz bile. Çünkü denemelerini okuduğumuz yazar, biraz da arkadaşımız olur artık.)
Çok renkli ve zengin bir dünyayla karşılaşırız Otlar Çağırıyor’da. Sabahları –şimdi müteveffa– köpeği Bakır’la (Copper) yürüyüşlerinden tutun Leonard Cohen’in Çinli okurlara mektubuna, İlhan Berk tabağına, Erenköy Hastanesine, “tekerleküstü şen yolcular” Thomas Gaskell Allen ve William Lewis Sachtleben’e, damlara bacalara, Kongre Kütüphanesine, tuhaf serendipity’lere (Cilt Mütehassısı Haziran, Cilt Hastası Eylül), Fethi Naci’ye varana dek neler neler ve kimler kimlerle karşılaşırız. Çok şey öğrenir, yazarın konuşma sesine aşina oluruz.
9. Herkesin aynı şekilde giyindiği, aynı biçimde konuştuğu, aynı kiloda olmak için kendini paraladığı, aynı yerlere tatile gittiği, aynı hayallere sahip olduğu bir dünyada elbette edebiyat da bu aynılaşmadan payını alıyor. Tornadan (belki de atölyelerden?) çıkmışçasına aynı duyarlıklar etrafında çok benzer metinler yazan yazarlardan geçilmiyor ortalık. Çok fazla kitap yayımlanıyor ve fakat bir eleştiri ortamından yoksunuz. Kitap eklerindeki reklam kokan yazılar ve ilanlar iyi yazarlara değil çoksatsın yazarlara işaret ediyor. Dolayısıyla, okurun has yazarı bulması gittikçe zorlaşıyor.
İşte bu ahval ve şerait içinde dahi, has yazarın vazifesi, başka hiçbir şeye aldırmadan kendi yazı evrenini kurmaktır; kendi kusurlarıyla, sözcükleriyle, kendi bakış ve görüşüyle. Başka bir deyişle, iyi yazarın görevi üslupçu olmaktır. Bu aynılıktan sıyrılmanın başkaca yolu yoktur çünkü.
İlhan Durusel, günümüzün yaşayan yazarları arasında bu aynılıktan sıyrılmış az (çok az) sayıdaki yazardan biridir.
10. Yavaş Ateş’te (2016), İlhan Durusel’in bazı yazarlar, şairler ve hatta şarkıcılar üstüne yazdıklarını okuruz. Kendi deyimiyle, kişisel okuma notlarından oluşur kitap: “Yavaş Ateş, hikâye-şiir-hikâyecik-deneme karışımı, yazarların, şairlerin, şiirlerin, filmlerin, şarkıların, şarkıcıların bende bıraktığı tortuların serbest metinleri. Gertrude Stein’dan Tarık Dursun K.’ya uzanan özel, kişisel bir okuma-yazma tarihi.” (Bkz: Kitap-lık’taki söyleşi)
Bu metinler, kimi zaman şiire çok yaklaşıyor. Hatta daha açık olmalı; bazı metinler bildiğimiz şiir!
Slyvia Plath’li metinde (Mutfak Robotu) bakınız ne yazmış İlhan Durusel:
“Çorbayı metal öğütücüden geçirdim: yürek, ciğer, havuç, acıturp, kereviz.
Bak, kök sebzeleri ve sakatat, hepsi aynı kıvamda şimdi. Şimdi… şiir de böyle bir şeydir işte.
Bütün hayatın blender’dan geçmiş hali.”
Şiirli bir öykücüdür Durusel, her sözcüğü şiir blender’ından geçmiş gibidir.
11. İlhan Berk, El Yazılarına Vuruyor Güneş’te Mısırkalyoniğne kitabındaki şiirleri için şöyle der: “Bu şiirleri anlamaya çalışmayın, bir denize bakar gibi bakın. Denize bakmaktan ne anlıyorsunuz? Buna da öyle bakın.”
Bazı metinlere böyle bakılmalı. Anlam anlam diye metnin canına okunmamalı. Sözcüklerin neden milyon tane başka şekilde değil de bu şekilde bir araya gelmiş olmalarından tat devşirmeye bakılmalı.
Demem o ki kerevizi yemeden önce kerevize bakmakla da başlayabilirsiniz işe.
12. İlhan Durusel edebiyatının başat öğelerinden biri de ironidir. Sadece öykülerinde değil, denemelerinde, “şiir hikayeleri”nde ve yazdığı diğer metinlerde de bariz biçimde hissedilir bu ironi. Rainer Maria Rilke, “Genç Bir Şaire Mektuplar”da şöyle buyurur: “İroniye kaptırmayın kendinizi, özellikle yaratıcılıktan uzak anlarda onu yanınıza yaklaştırmayın. Yaratıcı anlarda ise, yaşamı kavramada başvurduğunuz öbür araçlara ek bir araç gibi bakın ironiye. Temiz kullanıldı mı ironi de temizdir, kendisinden utanmak için neden yoktur. Ama pek içli dışlı mı oldunuz kendisiyle ve bu içli dışlılığın daha da güçlenmesinden mi çekiniyorsunuz, o zaman karşısında ironinin küçülüp çaresiz kalacağı büyük ve ciddi nesnelere yönelin. Nesnelerin derinliğine sığının, çünkü bu derinliklere asla inemez ironi.”
Oysa İlhan Durusel’de ironinin inemeyeceği derinlik yoktur. En “hayati” anlarda bile ironiyi eksik etmez heybesinden. 500 metreye tüpsüz dalan imparator penguenleri gibidir; su diplerinden ironi çıkarır yeryüzüne, vurgun yemeden.
13. Başta söylediğimizi sonda da söyleyelim: İlhan Durusel öykücülüğümüzde, edebiyatımızda cins bir isim. Başkalarına benzemeyen, başkalarının çok benzemediği bir yazar. Dilin belini (incitmeden, kırmadan) getiren, sözcüklere parende attıran, insanın zihnini Türkçeyle kamaştıran yazarlar soyundan. İlhan Berk gibi, Hulki Aktunç gibi, Salâh Bey gibi.
Ve ekleyelim: İlhan Durusel edebiyatı da kereviz gibidir biraz. Künhüne varana eşsiz tatlar sunar. Zeytinyağlı, portakallı enfes bir kereviz… Efendim? Kereviz sevmez misiniz?
Demek ki daha vaktiniz gelmemiş!

Onur Çalı



Kitap-lık’ta (sayı 187) yayımlanmıştır. 


Yorumlar

  1. "Kitabı bitirmeden bırakmak kitapla değil, çoğu zaman okurun kendisiyle, kapasitesi, olgunluk çağı, ruh durumuyla ilgili."
    Artık, bir kitap için "yarıda bıraktım" demek çok zor olacak.

    servet

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …