Ana içeriğe atla

"Bir Güzel Söz İnsanın İçini Üç Kış Isıtırmış"


Başar Başarır, yeni yayımlanan Sibop adlı ilk romanıyla öykünün sokak arasından romanın tozlu yollarına atmış kendisini. Bazı konular vardır; merak edilmeli ve sorular üretilmelidir hemen. Yıllar yıllar boyu öykü yazıp sonra uzun süre durup yeniden öyküler kaleme alıp neden dümeni romana kırmıştır Başarır? Bundan böyle romancı olarak mı anılmak istemektedir? Artık öykü yazmayacak mıdır? Öykü mü yoksa roman yazmak mı daha zahmetlidir? Sibop hakkında kalem oynatmaya karar verdiğimde bunlar gibi çoğaltılabilir pek çok soru aklıma üşüşsün isterdim ama olmadı. Bu sorular hiç aklıma gelmedi. Severek takip ettiğim bir öykücünün ne yazdığını merak ederek okumaya koyuldum hemen.
Başarır, öykülerinden aşina olduğumuz alaycı, rahat dilini bu sefer derinleştirdiği roman karakterleri aracılığıyla kullanıyor. Bu romanın başrolünü Türkçe kapmış, yardımcı kadın ve erkek rollerini de Orhan ve Aslı.
Yazar, romanın adından da anlaşılacağı üzere ustalıkla kullandığı argoyu, yakası açılmadık deyimleri, günlük dili, feysbuk, televizyon dilini, mahalle arası ve ev içlerinin dilini harmanlayarak kurmuş anlatısını. "Havadis", "bilabedel" gibi öztürkçe kullanımda birebir karşılığı olmadığından artık unuttuğumuz kayıp sözcükleri sürüveriyor önümüze. Roman, Sibop Orhan'ın ağzından konuşma diliyle anlatıldığı için kimi "r"ler düşmüş. Aslı Türkçe'yi yersiz ve yanlış eklerle konuşuyor roman boyunca. Her yazarı harekete geçiren, yazmaya güdüleyen bir meselesi vardır, olmalıdır da. Başar Başarır için de bu mesele sanki dildir. Büyük laf etmiş olmayacaksak eğer, yazar dili eğip bükerek, bozarak dile dikkat çekmeye çalışmaktadır. Cumhuriyet Kitap'ta Eray Ak'la söyleşisinde "İçimde Türkçe'ye dair birikmiş ne varsa akıttım." demesi de düşündüklerimizi doğrulamaktadır. Ezcümle; Başar Başarır'ı dille meselesi olan bir öykücü olarak tanırken bu sefer dil üzerine bir roman aracılığıyla düşünürken buluyoruz kendisini.
Kullandığı argo deyişler konusunda Hulki Aktunç'un benzersiz eseri Büyük Argo Sözlüğü'nden destek almış mıdır bilmiyoruz ama yalnızca dilbilgisi kurallarına uymakla dil ustası olunamayacağını gösteren yazarlardan biridir Başar Başarır. Ürettikleriyle Hulki Aktunç, Salah Birsel, Haldun Taner gibi Türkçe'nin ustalarına selam çakmaktadır kanımca. 
Sibop Orhan bir anti kahramandır. Kaktüs Bar’ın barmeni Ertuğrul tarafından şöyle anlatılır: "(...) Bu mekana gelip giden eziklerin içinde en eziği Orhan'dır. Efendi desen efendi değil. Fırlama desen, hiç o taraklarda bezi yok. Renksiz, tatsız, tuzsuz bir müşteridir Orhan.” (syf. 186)

Roman boyunca gerek diğer kişilerin gerekse Orhan'ın kendine bakışından bu sözleri haklı çıkaracak abukluklarla karşılaşırız. Hayatı boyunca kafası karışık, iki arada bir derede yaşamıştır. Çoğumuz gibidir Orhan; bu yüzden de sahicidir. Aslı'nın, kendisi gibi bir adamla neden evlendiğini roman boyunca çözemez. "Senin olayın nedir be Aslıcan? Benim gibi bir insanlık lekesiyle neden evlendin ki sen? Göğüslerin tomurcuklanmaya başladığından beri Sibop Orhannn adında bir kocan olsun diye beklememiştin herhalde. Yakışıklı değilim, zengin değilim, yetenekli değilim, hırsızlık bile yapamam. Belli bir işim yok. Kendimi bilmez miyim, hiçbir zaman sürüdeki alfa erkek olmadım." (syf. 221)

Orhan hukuk okumuştur ama stajını tamamlamadığı için avukatlık yapamaz. Zaman zaman kendisine, “sistemle barışabilir miyiz?" diye sorar ama aslında sisteme karşı duran bir adam da değildir. Kimi zaman hayata bir şekilde "entegre" olmaya çalışsa da hemen cayar. Bu konuda isteksiz olduğunu anlarız. Aslında içten içe durumundan hoşnut bir aylaktır Orhan. Kendi dışında akıp giden hayatın bir dişlisi olmaktan kaçınır. Başar Başarır, romanın başkişisi Orhan'ı olanca beceriksizliğiyle, saçının yağıyla pisliğiyle, bütün insani halleriyle gösterir okura. “Sidiktorbasıyla cenk ettiğimi, kalınbağırsakla grekoromen güreştiğimi o an anlıyor ve akşamdan kalma birtakım organik atıklardan oracıkta kurtuluyorum.” (syf. 190) Sibop bu yönüyle de karnaval romanının bazı özelliklerini taşır.
Aslı ise Orhan'ın altını çizmek için biraz zayıf bırakılmış bir karakterdir sanki. Roman boyunca Aslı'yı "bir çift uzun bacak" olarak gözümüzde canlandırırız. Son dönem televizyon dizilerinden aşina olduğumuz, bir türlü Türkçe öğren(e)meyen, Türkçe'nin canına okuyan hatun kişilerden biri gibidir. Yanlış yer ve zaman ekleriyle "bu kadar da olmaz artık!" diyeceğiniz dil yanlışlarıyla konuşur.
Orhan'ın halası bir telefonla Samatya’da yalnız yaşadığı konağından çıkıp gelmiş Orhan'la ablası Nebahat'ın yaşadığı Cihangir'deki eve yerleşmiştir. Hala, geçmişin romanlarından fırlamış sevimli bir gulyabaniyi andırır. Günün büyük bölümünde "huular aleminde gezintide"dir. Orhan'ın ablası Nebahat nam-ı diğer “çemkir sultan” bilgisayarıyla diz dize yaşayan bir bilgi kumkumasıdır. Çeviri yapar, tez yazar. Tartışırlarken ablası Orhan’ı bilgisiyle ezip geçer çoğu zaman. “(…) Gölcük’te belediye hoparlöründen bile anons edilmişti, Ceyar vuruldu ama ölmedi diye. Madem sinema işine meraklısın, bi zahmet otur da dizileri hatmet. Bir Falconetti’yi, Efendi Toranaga’yı, Kunta Kinte’yi hatta Mc Millan ve Karısı’ndaki Komiser Enright’ı öğren. Bunları bilmiyorsan boşuna eskitiyorsun demektir IMDb’nin kaldırımlarını." (syf. 230)
Nebahat gerçeklikle bağı zayıflamış, öfkeli, sınırsız ve şuursuz bilgi açlığını internet aracılığıyla doyurmaya çalışan günümüz insanının tipik bir örneğidir. "Evvet inaaanıyor Nebahat. Ama o her şeye inanıyor. Meleklere, cinlere, iyi saatte olsunlar'a, Feng Şui'ye, astrolojiye, UFO'lara, regresyon terapisine, akaşik kayıtların temizlenmesine, hatta Buda'ya, yogaya, meditasyona... Hangisi işine geliyorsa ona inanıyor." (syf. 151)
Roman sıradan sayılabilecek bir polisiye gerilim hikayesiyle ilerliyor ama İstanbul'un mimari hafızasını yitirmesi, rant kavgası, toplumsal olarak içine çekildiğimiz ahlaki yozlaşma, sanatın önemsizleştirilmesi, sıradan yaşantılarımızın gündelik dertleri, hoşlukları ve nahoşlukları Başarır'ın sivri dili ve ironik bakışıyla birleşince sıradan olmayan bir anlatıma evriliyor. Sibop başarılı bir öykücünün, bir dönem romanı olarak keyifle okunabilir.

Aysun Kara


Bir Çin atasözü olan başlık, 19 Ocak 2017 tarihli Cumhuriyet Kitap ekinde yayımlanan Başar Başarır söyleşisinden alıntılanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …