Ana içeriğe atla

Bizim Ölümsüz Kötülüğümüz (44. Dünlük)


18.Şubat.17
Kitapperestlerin işi böyledir. Hani bazı okumaz arkadaşları, gerçekten saf bir merakla sorarlar onlara: “Hepsini okudun mu bu kitapların?” ya da “Bu kadar kitap alıyorsun, hepsini okuyabiliyor musun?” Elbette hepsini, en azından hemen ve şimdi oku(ya)mazlar. Ve fakat bazen isminden, bazen yazarından dolayı, bazen de çok başka bir nedenle (indirime girmiştir o çok arzuladıkları kitap) edinirler bazı kitapları. Sonra aradan birkaç yıl geçer belki. Arada, kitaplıklarından bir şey alıp koyarken çarpar gözlerine, “Hay allah, bu da vardı sahi” derler, “İlk fırsatta okuyayım ben bunu” derler, ama aradan uzunca bir zaman geçer yine. Öyle ya da böyle nihayetinde o kitaplar okunur.
Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı romanı böyle oldu benim için. Ancak okuyabildim.
Dünya Ağrısı bir hesaplaşma romanı. Bireysel ve kolektif “günahlara” bakan, onlarla yüzleşmeyi anlatan bir roman. Mürşit ve Madenci karakterlerinin bireysel günahları kadar (ki Mürşit’inkinde bir linç olayı söz konusu) Maraş Katliamından da söz ediyor. Ağır taşra havasına ve Mürşit’in iç sıkıntılarına (varoluşsal denebilir mi?) odaklansa da kolay okunuyor.
Mürşit’i Cemil Kavukçu’nun alkole sığınan adamlarına benzetebilirsiniz ilk bakışta ama bence farkları var: Kavukçu’nun tipleri daha gerçekçi. Hem de Mürşit kadar çok konuşmuyorlar. Ya da içsesleri Mürşit kadar geveze değil.
Öte yandan, ilk akla gelebilecek Anayurt Oteli ve Zebercet benzetmesine de Mürşit izin vermiyor. Yıllar sonra, iş için yolunun tekrar İstanbul’a düştüğü bir gün sinemaya girer Mürşit: “Salon hemen hemen boştu. Önünde sıralanan kırmızı koltuklarda birkaç kişinin sırtını görüyordu. Işıklar söndü, film başladı. Çok geçmeden içini bir huzursuzluk kapladı. Kendi oteline benzemeyen bu oteli, otel kâtibinin kendi hayatına benzemeyen hayatını seyretmekten hoşlanmadı. Çıkmak istedi; ama bacakları kendisine itaat etmeyince ne yapacağını bilmeden bir süre dikildi, tekrar koltuğa oturdu, içine kapandı, gözlerini yumdu.” (Dünya Ağrısı, sayda 126).
Dünya ağrısı terimine gelince, Sibel Yılmaz’ın Egoistokur’daki yazısından alıntılıyorum: Kitaba adını veren “dünya ağrısı”, Almancadaki “weltschmerz” teriminin Türkçesi. İlk kez Johann Paul Friedrich Richter tarafından kullanılan bu kavram, 19. yüzyıl Alman romantiklerini etkilemiş, ardından da farklı yazarlar ve filozoflar tarafından kullanılmış. İnsanın hayat karşısında duyduğu iç sıkıntısı ya da varoluş ıstırabı olarak tanımlanabilir. Mürşit başlangıçta dünya ağrısını sadece kendisinin ve onun gibi olan birkaç kişinin –Madenci, Pehlivan– çektiğini zannediyor. Oysa vicdan sahibi, dünyada yaşanan haksızlıkların farkında olan herkes dünya ağrısı çekebilir. Mürşit’in sıradan bir hayat yaşadığına üzüldüğü kızı Elvan bile; “Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten, baba… Dinmeyen bir ağrı” (s.242) diyerek herkesin içindeki dünya ağrısıyla yaşadığını söylüyor. Yazarın deyimiyle içinde yaşadığımız “duygusal taşlaşma çağında” herkesin içinde bir ağrı var.
Dünya ağrısına sahip olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu!

19.Şubat.17
Bir Ayrılık filmiyle bilinen Asgar Ferhadi’nin yeni filmi Satıcı’yı izledim. Bu Dünlüğün odağı suç, vahşet ve yüzleşme olacak sanki. Hikaye çok sıkı dokunmuş, oyunculuklar çok iyi. Bir suç, intikam ve dönüşüm hikayesi denebilir Satıcı için.
Başroldeki, Emad Etesami’yi canlandıran oyuncuyu (Shahab Hosseini) Bir Ayrılık’ta yardımcı rolde izlemiştik. Çok iyi bir performansı var. Emad Etesami öğretmen. Karısıyla ve arkadaşlarıyla birlikte Arthur Miller’in Satıcının Ölümü adlı oyununu sergiliyorlar. Film içinde oyun. Bu anlamda Alejandro G. Iñárritu’nun Birdman’iyle benzerliği var, ama benzerlik bu kadar.
Film, oyunla içiçe ilerliyor. Filme adını veren Satıcının Ölümü’nü Ankara Devlet Tiyatrosunda izlemiştim. Tabi filmdekilerin oyunu sahnelemeye çalışırken karşılaştıkları sansür trajikomik. Hatta trajik. Biz hala oraya gelmedik. Henüz.
Hamiş: Satıcı, En İyi Yabancı Film kategorisinde Oscar adayı olarak yarışacak ve fakat filmin başrol oyuncuları ve yönetmeni, Trump denen dangalağın Müslümanlık ve insanlık karşıtı söylem ve politikalarını boykot etmek amacıyla törene katılmayacaklarını açıkladı.
Yönetmen Asgar Ferhadi, İran ve Amerika’daki muhafazakarlar hakkında şöyle demiş: “Bunlar, ülkelerindeki insanlara, başka kültürler hakkında korkutucu bir resim göstererek farklılıklarını anlaşmazlıklara, anlaşmazlıkları düşmanlıklara, düşmanlıkları ise korkuya dönüştürmek istiyor. Umarım bu durum toplumlar arasında yeni bölünmelere yol açmaz.”
Biz buraya geldik. Hatta dünya buraya geldi.

Murathan Mungan, ne güzel söylemiş Hürriyet Kitap-Sanat’taki söyleşisinde: “Hayat karşısında öğrenciliğimi, meraklarımı koruyan biriyim ben. Çok okurum. Özellikle işimin kuramsal yanı konusunda takipçiyimdir. Okur hakkımı asla yazar Murathan Mungan’a kaptırmam. Biri güzel bir şey yazmışsa, ben onun okuruyumdur. Takdir etmeyi de hayran olmayı da bilirim. Güzel bir kitap yazan herkesin başımın üstünde yeri vardır. Çünkü edebiyat bir güzellik yarışması değildir. Podyuma çıkıp sağa sola gülücük dağıtmanın anlamı yok. Herkesin kendi dünyası, sözü, imzası biriciktir. Dünyanın sofrasında herkese yer var. Ama tek bir koşulla: İyi edebiyat, sağlam edebiyat.”
Kuşağımın bazı yazarları ise, artık nereden öğrenmişlerse, kimsenin adını anmayarak büyüyeceklerini sanıyorlar. Kendi kuşağından hiçbir yazarın adını anmamayı, büyük yazar olmanın koşulu sayıyorlar. Gülünç.

21.Şubat.17
Gonçalo  M. Tavares’in Kudüs’ü de Dünya Ağrısı gibi bir yol izledi bende. Birkaç yıl önce edinmiştim, öylece duruyordu. Portekiz edebiyatıyla ilgili bir okuma gündeme gelince okudum. Yalnız, bitirince hayıflanmadan da edemedim; yahu bu kadar okur-yazar arkadaşım var, niye kimse bugüne kadar şunu demedi bana: “Onur, sen güzel kitaplar okuyorsun, eyvallah ama şimdi her ne okuyorsan onu yavaşça yere bırak ve Kudüs’ü oku.”
Romanı özetleyecek halim yok ve fakat bir karakterden bahsedeceğim: Doktor Theodor Busbeck.  Busbeck, ömrünü Tarih’in düşünce biçimini anlamaya adamış bir araştırmacı. Aynı zamanda bir baba ve geceleri kötü mahallelerde fahişelerle düşüp kalkmaktan da hoşlanıyor ama bunun konumuzla ilgisi yok şimdi. Busbeck, tarih boyunca meydana gelmiş kıyımlara bakarak gelecekte nasıl kıyımlar olabileceğini kestirmeye çalışıyor. Bunun için yıllarca çalışıyor, bilgi topluyor. Bir bakıma, kötülüğün doğasını, işleme biçimini anlamaya çalışıyor.

Tavares’in diğer kitaplarını okumadım (henüz) ve fakat kötülükle, şiddetle bir derdi olduğu aşikâr. Nitekim birkaç sene evvel kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle buyurmuş, çevirmeye çalıştım: “Kötülük beni en çok ilgilendiren konulardan biri. Krallık diye adlandırdığım seride bulunan romanlarımda (Kudüs, Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek, vs.) kötülüğü anlamaya çabaladım; ortaya çıkışını, gizlenmesini ve tepemizde dikilmesini. Yanılıyor da olabilirim ama kötülüğün daimi biçimde bizi çevrelediğini, pusuya yattığını, bize baktığını, bizi beklediğini hissediyorum. Öyle ki bir anda kötülüğün nesnesi, yani kurban da olabiliriz; öznesi yani işkenceci de olabiliriz. Etrafımızda kötülük çemberleri mevcut, kendimizi onlardan tamamen kurtaramıyoruz. Kendilerini kötülükten tamamen uzaklaştırdıklarını söyleyen insanlardan korkuyorum. Naifler de, 20. asırda olan bazı şeylerin bir daha tekrarlanmayacağını söylüyorlar, çünkü onlara göre, gerekli dersler alınmış. Naiflerden de korkuyorum. Söylediklerine inanmıyorum, hatta bu naifliği (naïveté), en büyük kötülüğün yeşerdiği toprak olarak görüyorum. Eğer benden edebiyatın bir insana verebileceklerini tek bir sözcükle isteseydiniz, şunu söylerdim: netlik. (…) Kötülüğün ortaya çıkışına dair işaretler konusunda uyanık olmalıyız çünkü bence tarih sıklıkla tekerrür ediyor; tek fark, şiddetin her seferinde daha da artması. Tarih, bana öyle geliyor ki, kötülüğün tekrarlanmasına eğilimli ama her seferinde, teknolojik olarak daha gelişmiş yöntemlerle. İşbu yüzden, uyanık olma halini, bir an bile olsa, askıya almamalıyız. Edebiyat bu konuda bize yardımcı olabilir ve fakat sanat ve sanatçılar haricinde başka şeyler de bize yardımcı olabilir; sosyal medya, bu anlamda, en önemli araçlardan biri. Ayrıca bütün gazeteler, bütün televizyon ya da radyo kanalları buna hizmet etmeli; metrekareye düşen netliğin artmasına. Ve edebiyat da aynı şeyi yapmaya çalışmalı.”

Gonçalo biladerimin yukarıdaki sözleriyle Kudüs’ün Doktor Busbeck’inin düşünceleri arasında paralellik kuracaktır romanı okuyanlar. Doktor Busbeck de gelmekte olan vahşetin, şiddetin, kıyımın (çünkü tarih kendini böyle tekrar eder) nasıl engellenebileceği üzerine düşünüyor. Bence kitaptaki en dikkat çekici bölüm olan 16. Bölüm’de Theodor, kütüphanede harıl harıl devam eder araştırmasına. İşsizlik, korku ve işkenceci olmak (şiddetin kurbanlar tarafında değil de diğer tarafında olmak) arasında bir ilişki bulmaya çalışır ama sonunda pes edip şu soruya varır düşüncesi: “Demek ki önemli olan, şiddet ortaya çıkmadan önce sorumlularının ve kurbanlarının sözcüğün alışıldık anlamında işsiz olup olmadıkları değil, bir eylemde bulunup bulunmadıklarını anlamaktı. Başka bir şeye yöneliyorlar mıydı? Heyecanla belli bir eylemde bulunan biri ertesi gün cellada dönüşebilir miydi? Soru buydu, Theodor Busbeck böyle formüle ediyordu: Pul koleksiyonundan ya da astronomi alanındaki yeni bir buluştan heyecan duyan biri ertesi gün korku  yayan birine dönüşebilir miydi?”
Dönüşebilir mi?
• • •
Büyük yazar Saramago da, blog yazılarının derlendiği Not Defterimden adlı kitabında bahsediyor Tavares’ten. 2 Mart 2009 tarihinde bloguna şöyle yazmış Jose abim: “(O) tamamen alışılmadık bir hayal gücüyle donanmış olarak ve cesaretin yerel olanla kol kola gittiği, çok kendine özgü bir dili olmasının yanında, hayali akımın tüm verileriyle olan bağları kırarak Portekiz edebiyat sahnesine daldı; o kadar ki, halen keyfini çıkardığımız mükemmel genç romancılara halel getirmeden, ulusal roman üretiminde bir Gonçalo M. Tavares öncesi ve sonrası var demek abartı olmaz.”
E gel de şimdi, zaten olmayan okuma programını bozup Tavares’e dadanma!


Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …