Ana içeriğe atla

Kaplumbağa Olmak (46. Dünlük)

Müteveffa kaplumbağa dostum Süleyman’ın (ö. 2003) aziz hatırasına…

26.Mart.17
Erdal Öz’ün, biliyorsunuzdur belki, uzun yıllara (1956-98) yayılan günlükleri kitaplaşmıştı geçtiğimiz aylarda: Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? Arada sırada kurcalıyorum. 1998 yılının 14 Temmuz’unda, gece saatlerinde ve “oldukça içkili” iken şöyle yazmış Erdal Öz: “Günlük tutmak, biraz da bir şeyler yazamamanın gerekçesi, gerekçesini açıklaması, o arada güzel bir şeyler söylüyor olmanın avuntusu gibi geliyor bana.” Sonra şöyle bitiriyor o günü: “Uyumak istiyorum. Kapatıyorum bilgisayarımı, uykulara gidiyorum.”
Bana da öyle geliyor çoğu zaman. Dişe dokunur, beni tatmin edecek bir şeyler (öykü, öykü, ille de öykü) yazamadıkça daha çok sarılıyorum dünlüklere. Tamam, öykü yazmadığım zamanlarda dünlük yazıyorum ve fakat bir yandan da fonda şu düşünce yakamı bırakmıyor: Acaba dünlük yazdığım için mi öykü yazamıyorum? Düşünüp taşınıp bir yere varamıyorum, sonunda ben de uykulara gidiyorum…
• • •
Pessoa’yı artık okumayacağımı, ama içimde kalmasın için, yine de, Anarşist Banker ile Bulmaca Meraklısı Quaresma’yı okuyup son bir şans vereceğimi yazmıştım diğer blogda (Bknz: Huzursuz Bay Hiçkimse). Nitekim okudum da. Büyük lokma yiyip büyük söz etmemeli insan ama bir daha bu hayatta bana kimse Pessoa okutamaz. Çünkü biliyorsunuz, Aylak Okur Bildirisinin hükümleri açıktır: Okurun seçeceği yazarı okumak ve istediği anda –gerekçe sunma mecburiyeti olmaksızın– okumaktan vazgeçmek hakları saklıdır.

Kaldı ki meşhur “sandık”tan çıkan parçaları birleştirip birleştirip piyasaya süren Pessoa’nın kendisi değil. Sağlığında yayımlamadığı, yazıp bir kenara koyduğu metinleri okuyoruz biz. Yazar, yazdıklarını cesaretle (çoğun cahilce bir cesaret ile) ortaya saçmaktan çekiniyorsa, çekinmişse (ya da istememişse) bizim de bunları okumak konusunda iki kere düşünmemiz gerekir. Çeviri probleminden hiç açmıyorum, bu arada. Öte yandan, metinlere de haksızlık etmeyeyim; her metnin okuru (alıcısı, tüketicisi) çıkar ve fakat bana bu kadar Pessoa yeter!
O zaman tekrar: Hoş çakal Huzursuz Bay Hiçkimse!
• • •
Arada sırada göz attığım bir başka kitap da Sevan Nişanyan’a ait. Biliyorsunuz, bir süredir içerde ve bir süre daha içerde kalacak. Çünkü kendisi onuncu köyün daimi sakini. Ama hapiste olmasının yasal gerekçesi, eğer yerseniz, şu: Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na muhalefet. Kaçak imar, vs. Mersin atasözünün tam yeri: Yaw he he!
Neyse, kitabının adı 100 Güzel Kelime. Enteresan şeyler öğreniyorsunuz. Mesela, Portekiz’in dünyaya Pessoa’dan daha büyük hizmetleri olduğunu bu kitaptan öğrendim ben. Çayı dünyaya tanıtan, Çin’den alıp dünyaya satan Portekizli sömürgenler olmuş. Ya da tüccarlar diyelim. Ve fakat şöyle diyor Sevan Nişanyan: “Portekizliler çayı Batı Avrupa’ya Amoy limanından taşımışlar. O yüzden bütün dünyanın çay dediği nesneye Batı Avrupalılar tea, thé, tee vs. diyorlar.” Çünkü çayın Kuzey Çin lehçelerindeki adı çá iken Portekizlilerin kullandığı Amoy (ya da Xiamen) limanının bulunduğu bölgede konuşulan lehçede olarak geçiyormuş.

30.Mart.17
İnsanın kendisini kainatın en yüce mahluku olarak görmesi, hakikaten komik. Sen efendisin öyle mi? Peki o zaman, ortalama altmış yıl yaşayan ve ömrünün ilk 18 yılını dişi olarak geçirip sonrasında erkek olarak ömrünü tamamlayan orfoz ne? Ya günde on kez çiftleşebilen sap gözlü sinekler? Peki, vücutlarının çeşitli parçalarını ve uzuvlarını yeniden üretebilme yeteneğine sahip Meksika semenderleri? Ya da nam-ı diğer aksolotlar? Korkunç güzel yaratıklar.
Bir internet sitesinin “2016 yılında yayımlanan en iyi öykü kitapları” yarışmasında son sıralarda yer alan Cortazar’ın Ötekinin Rüyası’nda bu muhteşem yaratıkların adını taşıyan bir öykü var. Anlatıcı, bir hayvanat bahçesinde, akvaryumların içindeki aksolotllara “takan” bir adam. Her gün gidip onları izliyor ve sonunda kendisi de bir aksolotla dönüşüyor. Öyküdeki anlatıcı bir aksolotl oluyor ve onun ağzından konuşuyor, bir aksolotları izleyen adam oluyor. Ve fakat öykünün daha başında bize olacakları peşinen söylüyor: “Bir dönem aksolotlları çok fazla kafaya takmıştım. Jardin des Plantes’taki akvaryumda onları görmeye gidiyor ve onlara bakarken, hareketsizliklerini ve karanlık hareketlerini gözlemlerken saatler geçiriyordum. Şimdi ben bir aksolotlum.”
Memet Baydur’un Özgür Bir Serçe Gibi adlı öyküsündeki anlatıcı da bir deniz aslanına takıktır. Her Cumartesi gidip o deniz aslanını izler. Ona dönüşmez, yani Cortazar gibi izlediği hayvana, bir deniz aslanına dönüşmez ama izler onu: “Bense arada bir (her cumartesi) o bahçeye gidip deniz aslanının havuzunun kıyısına oturuyorum. Ona bakıyorum. O bana bakmıyor. Kirli bir suyun içinde yüzüyor, yüzüyor. Arada bir göz göze geldiğimizi sanıyorum. Uzaklaşmasında bir ritm var sanki. Tam bunu düşünürken yaklaşıyor. Sonra uzaklaşıyor. Sonra yaklaşıyor ve ben çocuğumu düşünüyorum orada, kirli havuzun kıyısında özgür bir serçe gibi.”
İki öyküde de izlenen (ya da dönüşülen) hayvanların özellikleri incelikle anlatılıyor. İkisi de güzel öykü ve farklı damarlardan da olsalar, karşılaştırmalı (birlikte) okumayı hak ediyorlar.

Bu satırları yazan hakir kulunuz da hep kaplumbağa olmak istemiştir. Şöyle dev bir kara kaplumbağası. Galapagos kaplumbağası mesela. Ya da bu olanaksız ise kimbilir belki yakınlarda dünlüklere ara verip kaplumbağalarla ilgili bir öykü yazarım ben de. Hatta belki yeni öykü kitabımın adı Kaplumbağa olur. Kimbilir!
• • •
Avare Çalı Sözlüğü’nden:
Kaplumbağa: Allahsız tosbağa. Kabuk evli. Kaplu kaplu bağa. Tospik.
• • •
Kaplu kaplu bağalar kanatlanmış uçmağa
Kertenkele derilmiş diler Kırım geçmeğe
Kaygusuz Abdal
• • •
Bağa gözlük.
• • •
Madem kapluşlardan gittik bu kadar, oldu olacak, bir filmden de açalım: Arizona Dream. Bu filmde kaplumbağalar şahsiyet kazanır. Başroldedirler. Balıklarla ve avare çalılarla birlikte elbette.
• • •
Hayırlarınız böyle keyifli olsun!

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…