Ana içeriğe atla

Lizbon’a Gece Treni

 “Hayat yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir.”
Romandaki Prado karakterinin notlarından.


Hayatın anlamı nedir? Eski ama zor bir soru.

Martin Scorsese’nin Taksi Şoförü filminde hoş bir diyalog vardır. Vietnam Sendromlu Travis uykusuzluk hastalığından mustariptir; gündüzleri porno filmler filan seyredip geceleri New York’ta taksi şoförlüğü yapar. Travis, yaşlı bir şoför arkadaşına yaşadığı hayatın çok anlamsız olduğundan, ne yapacağını bilmediğinden yakınır. Yaşlı adam şöyle cevap verir: Düşün bir kere der, yaptığın bir işin var, iyi, ama sonra her şeyin o iş oluyor, yani sen o işin kendisi oluyorsun. Senin gibi genç olsaydım, bayılıncaya kadar içer, canım ne istiyorsa yapardım. Ama ne yapsan sonunda fazla şansın yok. Yani aslında hepimizin işi bitik (we are all fucked).

Travis cevaptan hoşlanmaz, bunların şimdiye kadar duyduğu en aptalca laflar olduğunu söyler. Yaşlı şoför bozulur; ne bekliyordun yani der, ben Bertrand Russell değilim ki, alt tarafı bir taksi şoförüyüm.

Gönderme, Russell ile bir taksi şoförü arasında geçtiği bilinen diyaloğa yapılmıştır: Taksi şoförü, Russell’a hayatın anlamını sorar. Russell cevap veremez.

Bir roman bu işin üstesinden gelebilir mi? Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı’da, romanın gerçek değerinin, “bizde hayatın tam böyle bir şey olduğu duygusunu uyandırması” ile ölçülebileceğini söylüyor. Lizbon’a Gece Treni  böyle bir roman.

Roman ilk kez 2004 yılında Almanca olarak yayımlanmış, sonra onlarca dile çevrilmiş; ABD’ de çok satanlar listesine girmiş. Pascal Mercier yazarın takma adı; asıl adı Peter Bieri, Berlin üniversitesinde felsefe profesörü. Felsefe bilgisinin romana çok şey kattığı açık; Mercier, felsefe bilgisini edebiyat alanına, estetiğin diline, başarıyla tercüme etmiş.

Sıradan bir hayatı yaşarken eski bir paltoyu çıkarıp atar gibi her şeyi geride bırakıp gitmek… Nereye? Neden? Bilmeden, daha önce hiç düşünmediğin bir geleceğe doğru. Böyle bir dürtü, bir iç ses çok kimseyi arada bir yoklamıştır.

Roman kahramanı Gregorius, Bern’de (İsviçre) çok başarılı, okulda dobralığı ile herkesin güvendiği, sevdiği, bazen sıkıcı ciddiyeti yüzünden öğrencilerinin ve öğretmenlerin tatlı tatlı dalga geçtiği, ama kesinlikle saygı duyduğu, hatta dil bilgisinin enginliği nedeniyle biraz da çekindiği, 57 yaşında bir eski diller öğretmeni. O güne kadar çok sade, heyecansız bir hayatı vardır. Dış dünyada olanlar umurunda değildir; eşi onu bu nedenle boşamıştır. Onun için en önemli şey, eski metinleri didik didik etmek, kendi konusunda “iyi” olmaktır.

Hayatındaki kırılma noktası, intihar etmek üzere olan bir kadınla karşılaşması olur. Bu gizemli, çekici kadının, ana dilinin “Portekizce” olduğunu söylerken dudaklarından dökülen sözcüğün müziğinden, tınısından olağanüstü etkilenir. Daha sonra girdiği kitapçıda Portekizce yazılmış bir kitap geçer eline. Kitabın adı: Sözlerin Kuyumcusu’dur. Kitapçı, giriş bölümünü tercüme eder. Bir cümle ile büyülenir: “İçimizde olanın ancak küçük bir kısmını yaşayabiliyorsak – gerisine ne oluyor?”

Gregorius elindeki kitapla Lizbon’a giden bir trene biner. Kısacası, kurulu düzenini bırakıp bilinmezliğe doğru yola çıkar.

“Ve ayağa kalkıp okuldan çıktınız? Öylece?”
Gregorius başını salladı.

Gregorius, Portekizce öğrenmeye karar verir. Sözlerin Kuyumcusu’nda, Amadeu Prado adındaki yazarın deneme tarzındaki Portekizce notlarında kendi iç dünyasını, deneyimlerini ve bunlarla birlikte kimlik, din, dil, zaman, ölüm, sevgi, sadakat, baskı/ zulüm altında ahlaktan verilen taviz, anneye, babaya öfke… gibi her insanı içine çekecek konuları cesurca sorgular.

(Dile meraklı bir okur, kitap boyunca az çok Portekizce öğrenebilir, dil sevgisinin bu kadar hissedildiği bir roman kolayca bu dili öğrenme isteği uyandırabilir.)

Lizbon’a Gece Treni bir yanıyla insanın yaşam deneyimini, arzularını, kimliğini oluşturmada (ya da yeni baştan oluşturmada) dilin yapıcı ve yıkıcı gücünü, bu gücün sınırlarını araştırıyor. Bir diğer yanda ise Gregorius’un, Amadeu Prado’nun iç dünyasına yaptığı sürükleyici bir yolculuğu anlatıyor. Bu yolculuk sürecinde Gregorius’un giderek değiştiğini, Prado’ya dönüştüğünü izliyoruz. Bu yanıyla roman, insanın bir başkasına bakarak kendini yeniden yaratması üzerine felsefi bir tartışma, zihninde bir türlü kurtulamadığı geçmişin karanlık zindanlarından kaçma, zihin ve hafızanın cenderesinden kurtulma, kısacası bir özgürleşme mücadelesi olarak okunabilir. Buna bir tür, kendini bulma, kendisi olma süreci diye bakıldığında, soyut bir eve dönüş hikâyesi, çağdaş bir Odisseus olarak da okunabilir roman.


İnsanın ani bir aydınlanmayla kendini köklü bir şekilde değiştirmesi ne ölçüde mümkündür? Bunun yolu, hayatı bambaşka bir çizgi izlemiş bir başkasının hayatına bakarak onu yakından tanımayı ve anlamayı öğrenmek olabilir mi?  Roman bu konuyu entelektüel bir birey açısından ele alıyor, ayrıntılı felsefi sorgulamalarla insanın hayata bakışını ve yaşam tarzını köklü bir şekilde yeniden kurabilmesinin imkânlarını tartışıyor.

İnsan tabiatının değişmeyeceğine ilişkin yaygın muhafazakâr kanaate karşılık, insanın bir rol modeline bakarak ve/veya kendini sorgulayarak kökten değiştirebilme imkânı, heyecan verici bir konu. Roman bu sorunsalda ikinci tez lehine umut yaratıyor. Bireysel düzlemde verilen bu cevabın toplumsal düzlemde de daha insani, eşitlikçi, özgür bir toplum tahayyülüne imkân verdiği söylenebilir.



Murat Gümrükçüoğlu

Yorumlar

  1. Anlaşıldı bu kitap da okunacak :) bir dönem epey karşıma çıkıyordu, ilginçtir hiç merak uyandırmamıştı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Filmi de güzel :) Okuyanların söylediğine göre kitapla çok benzermiş, epey iyiymiş o açıdan ama elbette kitap daha güzelmiş. Artık sana kalmış :)

      Sil
    2. Eyvallah :)

      Sil
  2. Okunacaklar listeme alıyorum, etkilendim.
    Merhaba:)

    YanıtlaSil
  3. Az evvel filmini izledim, çok güzeldi gerçekten. Ama işin felsefik boyutu ve buna yoğunlaşmak için kitaba ihtiyaç var gibi geldi. Du bakali kitap ne zaman okunur? Film hatırlatması için teşekkürler.

    Eh bir de alıntı paylaşalım:

    "Bir yeri terk ettiğimizde, orada bizden bir şeyler kalır. Gitmiş olsak da orada kalırız. Ve içimizde bazı şeyler vardır ki sadece oraya dönerek bulabiliriz."

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …