Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (22) : Oğuzhan Yeşiltuna ve “Ev Yapımı Hüzünler”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.
Onur Çalı 


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar [yazarlık illa kitapla olunabilen bir şey midir emin olmasam da] olmaya giden sürecin, Harry Potter serisini okumamla başladığını söyleyebilirim. Beşinci sınıfın yazında, Felsefe Taşı, Sırlar Odası ve Azkaban Tutsağı’nı okuduktan sonra, bugün baktığımda düpedüz taklit diyebileceğim, hacmi matematik defterimin kalan sayfaları kadar bir fantastik uzun öykü (roman?) yazmıştım. O yazdan sonra öykü yazmanın peşini, sınav zamanları gibi belli dönemler hariç, hiç bırakmadım. İlginç olmayan bir şekilde canımın yazmayı en çok istediği dönemler de bu vakitlerdi. Aklıma gelenleri, not alarak, öyküye dönüştürebileceğim geniş zamanlara ötelerdim. Üniversitede bu ertelemenin sonunun asla gelmeyeceğini, içimden geleni daha fazla baskılamamam gerektiğini fark ettim. Böylelikle yazıp yazıp biriktirmeye, okuduklarımın üzerine inşa etmeye çalıştığım bakış açısıyla metinlerimi elden geçirmeye, tamam olduklarını hissettiğimde de yakınlarıma okutmaya, takip ettiğim dergilere göndermeye başladım. Çok geçmeden, Ev Yapımı Hüzünler geldi.  
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Yazarın bağımsız olarak yazma uğraşını belli bir türde yoğunlaştırabileceği düşüncesine katılmıyorum. Daha doğru ifade etmem gerekirse, yazılanın türünü belirleyenin yazardan ziyade anlatılan olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar yapılan sayısız tanıma ek olarak, benim için sıkı bir yazar anlatacağı şeyin gerektirdiği türü bilip ona göre davranabilendir de. Haldun Taner Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu’da anlatacağı şeyin tür olarak öyküyü gerektirdiğini çok iyi bildiği için bu nefis öyküyü kaleme aldı.
Ev Yapımı Hüzünler’de anlattıklarım öyküyü gerektirdiği için ya da en azından ben öyle düşündüğüm için bu türde yoğunlaşmış oldum. Gün olur anlatacağım şey beni bir roman ya da bir oyun yazmaya ayartırsa uğraşım ister istemez o türe yoğunlaşacaktır.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?
Ev Yapımı Hüzünler, yazarı gibi, gezmeyi epey seven bir kitap çıktı: Dosya halinde, yerli edebiyat dediğimizde akla ilk gelen yayınevlerinden yedi tanesini gezdi. Bu içten içe beklediğim de bir şeydi. Ama şaşırtıcı şeyler de geldi başıma. Örneğin, “yaşamadığın dönemi yazamazsın,” cevabı aldım bir editörden. “Yazacağın dönemi iyi bilmelisin,” haklı bir eleştiri olabilirdi. Ama “yaşamadığın dönemi yazamasın,” demek bütün tarihi kurmaca birikimini çöpe atmak anlamına geliyordu. Tuhaftı. Bir başka yayınevi sitelerinde yazan azami değerlendirme süresinden 6 ay sonra dönüş yaptı. Kafamda belirlediğim listede, yedinci olarak, denemediğim Notabene kalmıştı sadece. Burası da olmasaydı dosyayı rafa kaldırıp yeni bir dosyaya başlayacaktım.  
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)
Yazdıklarımın ilk okuru en yakın arkadaşım oldu/oluyor genellikle. Yine yakın çevremde edebi zevkine güvendiğim birkaç kişi daha okuyup düşüncelerini söylüyorlardı. Ev Yapımı Hüzünler’deki öykülerin nefes almasında onların katkıları çoktur. Dosyanın Notabene’den kabul aldığını, kitabın editörü de olacak, Sibel Öz’den öğrendim. Baharın başlarında olduğumuz bir tatil günü arayıp, dosyayı yayımlamak istediklerini belirtmişti. Sesindeki enerji, dosyamı ona emanet edebileceğime dair bir güven vermişti bana. Bugün kitabın macerasına baktığımda pişman değilim, elbette razıyım ondan. 
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?
Bir kitaptan, yalnız kalarak yazılan bir şeyden, “kalabalık” ummadım hiçbir zaman. Kendi yazdığımı, sevdiğim kitapçıda sevdiğim yazarların eserleriyle sırt sırta görmek, hiç tanımadığım birkaç kişiden beklemediğim bir anda güzel bir yorum almak kâfiydi. Ki bundan fazlası da oldu: Kitap hakkında birkaç yazı yazıldı, olumlu dönüşler gelmeye devam ediyor, şimdi ve burada bu soruları cevaplıyorum… Karşılık bulabilmiş olması sevindiriyor.    
Telifini alabildin mi/alabilecek misin?
İlk dosyayı basacak bir yayınevi bulduktan sonra, telifi ne düşünüyor ne de öyle bir beklentiye giriyor insan. Hal böyle olunca kitabın ilk baskısından 50 adet aldım, yetti.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
Hiç vakit geçirmedim diyemem ancak çok vakit geçirdim de diyemem. Severek takip ettiğim dergilere yollamaya çalıştım. İlk öyküm sonradan dosya editörlüğünü de üstlendiğim Peyniraltı Edebiyatı’nda yayımlandı. Sonraları Galata Dergisi, Fora Fanzin, Evrensel Kültür, Varlık, Altzine, Öykü Gazetesi
Sarnıç’ta yayımlanacaktı, dergi kapandı.    
Öykü dergilerde yaşamaya, dergiler edebiyatın mutfağı olmaya devam ediyor gerçekten. Şimdilerde takip ettiğim, yeni öykülerden yollamayı istediğim Öykü Gazetesi ve Öykülem var.
Ancak Raymond Carver’ın kötü taklitlerini iyi öykü diye sayfalarına taşıyan veya her sayısında birkaç sayfasını, yazılanı daha görmeden, aynı yazara rezerve eden örnekler de yok değil.        
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
Yakın çevrem, kitap yayımlanmadan önce de, yazıyla ilişkimde ciddi olduğumun farkındaydılar. Ancak kitabın bu kadar erken geleceğini beklemiyorlardı. Bu anlamda Ev Yapımı Hüzünler’in bana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdığını söyleyemem, tam tersine, yazdıklarımdan eskiye nazaran daha fazla sorumlu olduğumu hissettiriyor.
Peki, bundan sonra?
Bundan sonra? Kafamda, notlarımda biriken yeni şeyler var. Olmasa dahi, ülkemiz yazmak isteyenler için malzeme deryası… Yazmaya, okumaya devam. Yolun, barışın ve hikâyelerin bizimle kalması için anlatmaya devam!


Yorumlar

  1. Sömürü düzeni böyle işte; emeğinin karşılığını vermeyenlere/eksik verenlere karşı açıklamayı/savunmayı da emeği sömürülen yapıyor... Şu telif cevapları çok üzüyor beni vesselam...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …