Ana içeriğe atla

“Ve bütün yollar bir gün hergün meyhanelere çıkacak” (54. Dünlük)

8.Ağustos.17
İzmit’te bir sevgili, ölüm oruçlarında iki çocuk yitirdim
Ne ilgisi var, Türkiye buralar
Alnımı toprağa yapıştırıp yürüdüm

Şairler, hükmüm bir kör tırnak kadar
• • •
Unutma ki sevgilim hayat
Karamsar bir şiirin ilk dizesidir
• • •
Alçak

Gidip Neşet Ertaş dinlesene aklını kucağında saklayarak
Balık görsen aklına rakı gelir önce
Ve bütün yollar bir gün hergün meyhanelere çıkacak
Ahmet Erhan’ın Ne Balık, Ne De Kuş (2002) adlı kitabından bercesteler…
11.Ağustos.17
Adalet Oyunu (2011) filminin yönetmenlerinden, tarihçi hemşerim Ali Özuyar’ın Babıâli’de Sinema (İzdüşüm Yayınları, 2004) adlı kitabından öğrendiğime göre, 3 Aralık 1930’da İstanbul’daki Elhamra Sinemasında “Reis-i Cumhur Gazi Hazretleri”ne özel bir gösterim yapılır. Mustafa Kemal, beraberindekilerle birlikte “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” filmini izler. Savaş karşıtı bir filmdir bu. Dünya, birinci harpten çıkalı çok olmamıştır, ikincisi ise ayak seslerini duyurmaktadır. Avrupa’da faşizm yükselen değerdir. Filmin Almanya’da gösterilmesi yasaklanmıştır. İki saati aşan bir filmdir. Mustafa Kemal, gösterim bittikten sonra yanında oturan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya filmi “fevkalâde” beğendiğini söyler. Ve fakat. Savaşın karanlığını, korkunçluğunu çok iyi anlatan bu filmin Türk halkına gösterilmesinin –şimdilik– sakıncalı olduğunu da söyler. Nedir, açık bir yasaklama emri çıkmamıştır ağzından. Kararı, filmin gösterim hakkını satın alan Kemal Film yetkililerine bırakmıştır. Şimdi bir kısa nefes çekip duralım: Film, Gazi Paşa Hazretlerinin bu “düşüncesine” rağmen gösterilmiş olabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Olmuş. Anlaşılan o ki Kemal Film yetkilileri kraldan çok kralcı tipler değillermiş.

Yine aynı kitaptan öğrendiğime göre; Mustafa Kemal, 29 Ocak 1923’te Latife Hanımla evlendikten sonra, bir süre Uşakizadelerin köşkünde kalır. İkiçeşmelik’te bulunan Ankara Sinemasının sahibi Cemil Filmer (o zamanlar soyadı kanunu yoktu gerçi), Mustafa Kemal’i sinemasına davet eder ve burada ona Charles Chaplin’in “Şarlo İdam Mahkumu” adlı filmini izletir. Mustafa Kemal filmi o kadar beğenir ki, gösterimden sonra Cemil Beye şöyle diyecektir: “Cemil, hayatımda bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Şunu bir daha seyretsek olmaz mı?”
• • •
Nazlı Eray’ın “İzmir” adlı öyküsünü bilir misiniz? Fantastik öğelerle bezeli hoş bir öyküdür. Ankara’da uçarak gezer, Ulus’ta girdiği bir kebapçıda karşısına oturan “yarma” bir Adana istersen, o tek porsiyon İzmir sipariş eder. Masaya gelen İzmir’in içine atar kendini. Artık İzmir’dedir. Sonra geri döner Ankara’sına, Akdere sırtlarına iner. Eve dönerken ceplerine yıldız doldurur. Bir çocuk parkını da atar cebine. Yatağına yatar, çıkarır cebinden çocuk parkını, başucuna koyar. Yıldızları da hemen yanına…
14.Ağustos.17
İnsan kendini bilmeli. Bildiğinden de şaşmamalı azizim. Zaman zaman arkadaşlarım dizi tavsiye ettiklerinde, “bak şunu muhakkak izle, çok seversin” buyurduklarında onlara şunu söylüyorum hep: “Bulaşmak istemiyorum.” Çünkü biliyorum kendimi, o diziyi bitirene kadar uykudan, yemekten içmekten, okumaktan feragat ederim. Mümkün olan en kısa zamanda diziyi izler, yönetmenin başka işlerini araştırır, çok beğendiğim bir oyuncu olursa onun başka filmlerine, dizilerine dalarım. Meraka bulanmış bağımlılık, genlerimde var sanırım…
Lafı daha fazla yormayayım; hafta sonu iki tane dizi yuttum, ikisi de çok lezzetliydi: Apple Tree Yard ve The Young Pope

Apple Tree Yard (2017) bir İngiliz dizisi. Mini-dizi dediklerinden. Dört bölümde bitiyor. Louise Doughty’nin çok satar romanından uyarlanmış. Emily Watson’ın canlandırdığı bilim insanı Yvonne Carmichael karakteri üzerinden yürüyen bir hikaye. Yvonne Carmichael elli yaşında, evli, çocuklu ve (hey, kimse kimseyi kandırmasın) elbette ki mutsuz bir kadın. Öyle mutsuzluktan ölüyor değil tabii; çoluğunu çocuğunu yetiştirmiş, maddi durumu, sosyal çevresi iyi. Beyi de bilim dünyasından; efendiden bir tip. Anlayacağınız, her şey ölesiye sıkıcı ve düzenli. Ve fakat bir gün gizemli, adını bile bilmediği herifin biriyle takılmaya başlar bizim Yvonne’cuk. İşler tam da burada karışmaya başlar. Spoiler vermeden şunu söyleyebilirim: Bir kadın hikayesi anlatıyor bu dizi. Feminist göndermeleri var. Özgürleşmek isteyen bir kadının çıkmazları var. Cinsel şiddete maruz kalındığında, sistemin o merhametsiz sorgulamasına maruz kalmak var…

Gelelim diğer dizimize, Genç Papa’mıza… İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino, Muhteşem Güzellik (2013) ve Gençlik (2015) filmlerinden bildiğimiz, sevdiğimiz bir abimiz. Dizinin kamera arkası görüntülerinden ve kısa röportajlardan oluşan bölümde, diziyi “on saatlik bir film gibi” çektiğini söylüyor Paolo. Hakikaten de öyle yapmış. İzlediğim diğer filmlerinden aşağı kalır hiçbir yanı yok dizinin. İnce mizahı da çok yerinde ve kararında. Müziği, kostümler, mekanlar hepsi fevkalade… Jude Law, nasıl demeli, iyi olmayı abartmış. Bu kadar da iyi oynanmaz, olmaz yani bu kadar. Diğer oyuncular da iyi ama özellikle dikkat çekici bir başka isim, ilk defa izlediğim Silvio Orlando ve onun canlandırdığı Cardinal Voiello karakteri… Napoli taraftarlığı (bununla ilgili espriler), şeytan tüyüne batmış kötücüllüğü onu unutulmaz bir karakter haline getirmiş.
Papa olmak için çok genç sayılan bir yaşta (47) papa seçilen Amerikalı bir papa var karşımızda: Lenny Belardo, nam-ı diğer 13. Pius Hazretleri. Lenny sıradışı bir papa. Tuhaf bir karakter… Çocukken, hippi anne ve babası tarafından terk edilmesini bir türlü aşamamış, yaralı bir karakter. Tıpkı yaralı bir hayvan gibi, acısından ve kederinden dolayı saldırganlaşabiliyor. Öte yandan, pür kötü değil. Tanrıya inanmıyor ama dua etmekten geri kalmıyor. Sigarayı ağzından düşürmüyor. Salinger’ın 20. Yüzyılın en “önemli” (en büyük değil en önemli olmasını vurgulayarak) bunu ortalarda görünmemesine bağlıyor ve kendisi de halka yüzünü göstermiyor, fotoğraf çektirmiyor. Şeytansı bir aziz… Böyle enteresan bir karakter. Tanrıya inanmamasıyla bana Miguel de Unamuno’nun Aziz Manuel adlı uzun hikayesini hatırlattı.
17.Ağustos.17
Kemal Varol’un 2014 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülüne değer görülen Haw romanını ancak okudum. Varol, başka başka isimler verse de bir Güneydoğu kentinde (Diyarbakır) geçen romanını bir köpeğin (Mikasa’nın) gözünden anlatıyor. Bir bölümün anlatıcısı Mikasa’ysa sonraki bölümün anlatıcısı Mikasa’nın torunu oluyor. Böylece bütün roman birinci tekilden anlatılmamış oluyor.
Mikasa’nın gözünden o “adı konulmamış savaş”ın en kötü zamanlarından birine tanıklık ediyoruz. 1993 yılıdır. Savaşın en korkunç günleri yaşanmaktadır ve kahramanımız Mikasa, sokaklarda özgürce dolaşan kendi halinde bir sokak köpeğiyken devletin eline düşüp bir mayın arama köpeğine dönüş(türül)müştür. Kendisinin meselesi olmayan, taraf olmadığı bir savaşın tam ortasındadır. Aslında bu, savaşta yer alan birçok kimse için de söylenebilir.
Romanın bir yerinde, “Savaşın en kötü tarafı, bir zaman sonra kimin haklı olduğunu unutturmasıydı.” diyor Kemal Varol. Zaten, savaşın haklı bir tarafı olmuyor genelde ya da herkes haklı konumda oluyor. 
Yazarın Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü töreninde yaptığı konuşma, aslında bu romanı nasıl, hangi dertlerle, ne türlü kaygılarla yazdığını anlamak için iyi bir rehber. Buradan okuyabilirsiniz. Nedir, o konuşmadan şu alıntıyı yapmadan duramayacağım: “Yine de, otuz yıldır süren savaşı yaşamaktansa bu kitabın hiç olmamasını tercih ederdim. Umarım, bizden sonraki kuşaklar, daha mutlu hikâyeler yazar…”
Umarım.


Onur Çalı

Yorumlar

  1. Tam da Muhteşem Güzellik'i yeniden izlemeye niyet ettiğim günlerde Genç Papa dizisinin karşıma çıkması, işte bu harika! Teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  2. Rica ederim. Kesin seversin. Blu TV'den izlenebiliyor dizi.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…