Ana içeriğe atla

“her yerde düşmüş bir şey hep vardır” (61. Dünlük)

19.Ekim.17
Sevan Nişanyan kirişi kırınca Nişanyan Sözlük’ten üyelik şartını da kaldırmış. Artık tamamen kullanabiliyormuşuz. Sözlük burada.

Dino Buzzati’nin aslında ressam olduğunu bilmiyor idim. Can Yayınlarının sitesinden, Nükhet Polat’ın şu yazısından öğrendim. Bakın Dino abi ne demiş ressamlığı hakkında: “İşin aslına bakılırsa, kendimi acımasız bir yanlış anlaşılmanın kurbanı olarak hissediyorum. Ben, hobi olarak, ne yazık ki ziyadesiyle uzamış bir süre boyunca yazarlık ve gazetecilik de yapmış bir ressamım. Oysa dünya bunun tam tersi olduğunu düşünmüştür, dolayısıyla da resimlerimi ciddiye alması olası değil. Resim yapmak benim için bir hobi değil, mesleğimdir; asıl hobim yazı yazmaktır. Fakat özünde resim yapmak ve yazmak benim için aynı şeydir. İster resim yapayım ister yazayım, hep aynı hedefin peşinde olurum: hikaye anlatmak.”

Salâh Bey Sözlüğü (4): yaşam dersini bütünlemek
Salâh Birsel’in “ölmek” anlamına gelen pek çok deyişi var ama biz şimdilik yaşam dersini bütünlemek’le yetinelim. Nasıl olsa yaşam dersimizi bütünlemeden önce birkaç Salâh Bey sözcüğünü daha ele alma fırsatımız olacaktır (oto-temenni).
Bir Zavallı Sarı At kitabında yer alan “Beşir Fuat Öldü mü, Öldürüldü mü?” adlı denemesinden: “(…) Beşir Fuat 1887 yılının 5 Şubat Cumartesi gününü Pazara bağlayan gecede, daha körpecik bir yaşta iken kendini öldürme dansına girişmiş ve aşağı yukarı yüz yıl sonra Sarayevo Kış Oyunlarına katılacak olan Jean Torvilli-Christopher Dean çifti gibi dokuz yargıcının dokuzundan da 60 üzerinden 60 alarak yaşam dersini bütünlemiştir. İşin güzeli ölümünden önce kimselere de niyetini çaktırmamıştır.”
• • •
Nijeryalı yazar Toni Kan Onwordi, “Heinrich Böll’ün Kısa Öykülerinde Bir Karakter Olarak Cigara” diye çevirebileceğimiz yazısında, büyük Alman yazar Heinrich Böll’ün mesele edindiği ve metinlerinde sıklıkla karşılaşılan unsurları sıralar. Bunlar trenler, tren garları, istasyonlar, sigara ve savaştır. Nedir, Nijerya aslanının demesine göre, savaş derken müphem bir savaşı değil “belirli” bir savaşı kastediyordur Böll, çevirmeye çalıştım: Heinrich Böll'ün öyküleri savaş hakkındadır, ama çoğunlukla 1945’de sona erdiği ilan edilen ama onun için hiçbir zaman bitmemiş olan “savaş” hakkındadır. Çünkü savaşlar gerçekte sona ermezler, yalnızca sessiz kabuslara dönüşürler.
Trenler ise insanoğlunun bilinmeze yolculuğunu imliyormuş Böll’ün öykülerinde ama biz sigaraya gelelim ve kulağımızı Toni Kan Onwordi’nin sözlerine dört açalım: Böll’e en büyüleyici gelen ise sigaradır. Hikayelerinde sigaralar, sayısız özellikle dolu kadim karakterlerdir. Arkadaştırlar, yoldaştırlar ve hatta sevgilidirler. Sigaralar bize karakterlerin kırılgan duygusal durumlarını çağrıştırırlar; yokluk zamanlarını hatırlatırlar. Sigara, Heinrich Böll’ün hayat ve varoluş dramının paha biçilmez dayanağıdır.
Sonra da Böll’ün öykülerinden örneklerle savını desteklemeye girişiyor. Örnekler çok, en azından bir tanesini çevireyim dedim, buyrunuz, şöyle devam ediyor Nijeryalı Toni Kan Onwordi: “A Case for Kop” adlı öyküsünde gençten bir oğlan, tren rayları arasında sigara izmariti arar. Ne var ki savaş sürmektedir ve askerler “uzunca bir süredir izmarit atmayı bırakmışlardır… Artık ekmek atmak konusunda da çok cömert değillerdir.”
Bu izmarit toplama işine kefal toplamak, kefale çıkmak denir bizde. Dal sigara alacak kadar bile parası olmayanlar, çocuklar, ergenler yaparlar bu işi.
Toni Kan Onwordi pek çok örnek veriyor Böll’ün öykülerinden. Nedir, bu öykülerin hiçbiri, Böll’ün piyasada bulunan tek öykü kitabı Yolcu, Sparta'ya Varırsan Eğer’de yer almıyor. Umarız baskısı olmayan diğer öykü kitapları da yayımlanır bir an önce.
Toni Kan Onwordi, yazısının sonunda Böll’ün tiryakiliğinden de açıyor: Henrich Böll’ün öykülerinde sigara neden hep var? Böll kendisi de ilk gençliğinde sigara tüttürmeye başlamış ve ölümüne kadar da bırakmamıştır.
Gerçekten de öyledir. Heinrich Böll ağzındancigaradüşürmeyenler kabilesinin şerefli bir mensubudur. Tıpkı Behçet Necatigil, (1980’den önceki) Salâh Birsel ve Kurt Vonnegut gibi... Vonnegut, Ölümden Beter Yazgılar kitabında bahseder Böll’den. İkisinin ortak noktası ohoo pek çoktur. İkisi de iyi yazardır, ikisi de ağır sigara tiryakisidir, ikisi de 2. Cihan Harbine katılmış ve esir düşmüşlerdir; Böll Amerikalılara, Vonnegut da Almanlara... 

Yukarıdaki fotoğraf, 1973 yılında, PEN’in Stockholm’de düzenlediği kongre kapsamındaki bir gezi sırasında, Kurt Vonnegut’un karısı Jill Krementz tarafından çekilmiş. Vonnegut, Ölümden Beter Yazgılar’da anlatıyor, devamını ondan dinleyelim: “Böll’e, İkinci Dünya Savaşı’nda Rus cephesinden kaçabilmek için kendisini bacağından vuran ama hastaneye gidene kadar yarası iyileşen (ve Cape Cod’da bir tanıdığımın marangozluğunu yapan) bir Alman gazisinden bahsediyordum. (Divanı Harp ve idam mangasıyla ilgili söylentiler çıkmış, ama daha sonra Kızıl Ordu hastaneyi işgal etmiş ve onu rehin almıştı.) Böll, kendini vururken barut yanıklarını önlemek için bir somun ekmeğin üzerinden ateş etmek gerektiğini söyledi. İşte güldüğümüz buydu.”
Bir kere daha yolları kesişir ikilinin. 1984 yılında BBC’nin çektiği bir programa birlikte katılırlar. Program çıkışında, pis Londra yağmurunun altında havaalanına gitmek için taksi bekliyorlardır. Kurt Vonnegut, Böll’e “Almanların doğasındaki en tehlikeli unsurun ne olduğunu” sorar. Böll’ün yanıtı şu olur: “İtaat.” Vonnegut’un demesine göre, Böll bunu söylerken “İki bastona dayanıyor ve bir baca gibi tütüyordu.”
Bu iki büyük yazarın, hayatın cilvesine bakın ki, ölümleri de benzerliklerine bir benzerlik daha ekler: Bu iki büyük tiryaki sigaradan değil, evlerinde, merdivenden düşerek ölürler…
26.Ekim.17
karşılaştırmalı edebiyat
“Gülümsüyordu; kısa, alaycı bir oyun için yaratılmışa benzer bu dünyada her şey tuhafına gitmekteydi.” (Platanov, Can adlı romanından)
“Bir kez geldi başıma, bir yol ağzında, kalabalık arasında, karmaşanın ortasında. Durup gözlerimi kırptım: Hiçbir şey anlamaz olmuştum. Hiçbir şey, hiç: Olanları, insanları anlamaz olmuştum, her şey anlamsız ve saçmaydı. Gülmeye başladım.” (Calvino, Şimşek adlı öyküsünden)
• • •
Ömer Erdem’in Azap’ından:
ben öğlenleri ağaçlar altında yürürüm
yaprak alırım elime at kestanesi alırım
her yerde düşmüş bir şey hep vardır
kırılmış bir kalbi bulup sevmek de incelmeye yardım eder
28.Ekim.17
Pelin Esmer’in 11’e 10 Kala ve Gözetleme Kulesi filmlerini izlemiş ve çok beğenmiştim. Senaryosunu Barış Bıçakçı ile birlikte yazdıkları İşe Yarar Bir Şey adlı yeni filmini merakla bekliyorduk. Öncelikle şunu söylemeli: Ortak yazılan senaryoda, Barış Bıçakçı’nın izini sürmek çok keyifliydi ve filmin hikayesi epey iz barındırıyordu Bıçakçı’dan. Avukat-Şair Leyla karakteri, trende okuduğu kitap, şiirleri… Eminim, filmdeki erkek karakterlerin isimleri bile (Hüseyin ve Yavuz) gülümsetmiştir BB okurlarını. Bir Barış Bıçakçı öyküsünü (romanı değil) okur gibi hissettim kendimi. Sadece bu sefer erkek değil kadın karakterler başattı… Leyla’nın 25 yıl sonra gittiği mezunlar yemeğindeki sahne size de Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’yi anımsatmadı mı? Ya eski okul arkadaşlarının Leyla’dan bir şiirini okumalarını istemeleri? Siz tam acı acı gülümsedikten sonra, şiirin okunmayacağını düşündürtmesi ama o şiirin gene de okunması… Çok tanıdık değil mi?
Bunları söylerken Pelin Esmer’i gömüyor değiliz elbette. Çok iyi bir ortaklık olmuş, yalnızca senaryoda ağır bir BB izi var. Ayrıca oyunculuklar, hele ki Başak Köklükaya takdire şayan. Sultan Makamı’ndan sonra ilk defa beğendim, sanki rol onun için yazılmış gibi. Öykü Karayel ve Yiğit Özşener de çok iyi iş çıkarmışlar.

İzmir’in adı hiç geçmiyor ama özellikle filmin sonuna doğru bir karakter olarak beliriyor Smyrna ve hatta Kordon. İki küçük çıkıntılık yapayım: Mavi Tren, Afyon üzerinden değil Balıkesir üzerinden gider. Bir de artık yemekli vagonda alkol yok. Nedir, eski güzel günleri anımsamış oldum ben de.
Filmin (hikayenin) sonu flu. Elbette kasten. Pelin Esmer bir söyleşide şöyle demiş: “Film boyunca Yavuz’la seyirciyi baş başa hiç bırakmadık. Filmi izledikten sonra baş başa kalsınlar istedik. Biz Yavuz’un ruh haline dair kendi hayalimizi paylaştık, üzerine bin hayal kurulur umarım.”
Kuruluyor hakikaten. Açık uçlu yapısı, anlamını genişletmiş hikayenin.
Son son: 24. Uluslararası Adana Film Festivalinden üç ödül almıştı film: En iyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni (Gökhan Tiryaki) ve En İyi Kadın Oyuncu. Başak Köklükaya’nın ödülünü, titreyen sesiyle “hala direnmekte olan, onuruyla yaşamayı seçen, onuruyla yaşamak için direnenlere” ithaf etmesi de kayıtlarımıza düşsün.
30.Ekim.17
Thomas Bernhard, Ödüllerim kitabında aldığı ödülleri anlatıyor. Ayrıca dört konuşması da yer alıyor kitapta. Yer yer rahatta dinleyebiliyorum onu. Nedir, çoğunlukla uyuşmuyor ses rengimiz, ton uyuşmazlığımız var, kulaklarım tırmalanıyor. Zorlamanın alemi yok. Başka bir zaman yeniden denemeli belki. Başka bir zaman… Çünkü şöyle bir cümle söylüyor mesela Bernhard: “Yaşam filozofların sırtlarını dayadıkları ve sonunda her şeyin delirmek zorunda kaldığı bir umutsuzluk.”
Öyle değil be huysuz Thomas, öyle de değil. (Olmamalı, olmasın!)

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …