Ana içeriğe atla

F Diye Biri, Turuncu Yağmurluğu, Piposu, Şair Toprağı, Ot Haşlaması ve Üçaylığıyla Aldığı Sarı Defterleri


Emek ve Onur için
F- Bir çocuk gibi, zihin de oyun oynamak istiyor. Şiir bir zihin oyunu. Bir çocuk işi. Dil, tertemiz bir mermer. Kelimeler, balyoz ve keski, kelimeler kalın, sert ve berk.
Şiir öyle bir şey ki, genel olarak edebiyat diyelim, ama özelde şiir öyle bir şey ki, en önemsiz şeyi, mesela bir kum tanesini, bir atom zerresini, bir protonu, bir arıyı, bir tırtılı, bir kelebeği alır, çok önemsiz şeyleri, hastalığı, mutluluğu, mesela bir saç tanesini, tekstil atölyesi sahibini alır ve onu ölümsüz kılar.
Şiir, belki de en büyük özelliği, gücüdür bu, önemsiz gibi görünen şeyleri önemli kılmak, önemsiz şeylere hayat vermek, önemsiz şeyleri bizim hayatımıza anlam katacak gibi hazırlayıp sunmaktır.
F- Bir kelebek konmuş saata. Böylece bir şiir işte o da. Kelebekli saat. Saatli kelebek.
Mesela bir biber kırıldığı zaman ortadan bir usare vardır sıçrayan. O usarenin şiirde karşılık bulması, o usarenin ölümsüzlük veren sıvı, hayat suyu, müebbed mayi olmasıdır şiir. Bir balığın, okyanustaki herhangi bir balığın, bir tek balığın, o hikayesini anlattığımız balığın şiir sayesinde önemli hale geldiğini gördük biz.
F- Şiir bir kere gördüğü bir şeyi bir daha unutmuyor. Su da unutmazmış diyorlar. Biz su uyumaz diye biliriz. Kuş da uyurken uçarmış. Rüzgar Köroğlu’nu bulmaya durma dolanır dünyayı.
Mesela bir sesi alır şiir, o sese bir işaret koyar, a der, o a, gelir şiire girer, geçer divana oturur, radyoyu açar. Bir f harfini uzun boylu birine benzetir. Böyle boynuna ağır gelir gibi kafası aşağıya doğru eğilen, kollarını iki yana açmış, ayakları satırdan sarkmış, parmak ucu suya (alt satırdaki u’ya) hafifçe değen, bir Manisalı’ya benzetir onu. Spil Dağı’ndan yanan, savaştan sonra yavaş yavaş küle dönüşen şehrini seyreden, yanındaki ablası, deli ablası üstünü yırtıp memelerini askerlere gösteren bir f’ye benzeyen birine benzetir. Ona benzetir f’yi şiir. Şiirin böylesi bir büyülü özelliği vardır.
O anlamsız, zavallı şeyi hayatta hiçbir önemi olmayan, bir çakıl taşından, bir aslanın kükremesinden, bir çınar ağacının çatır çatır devrilmesinden daha değerli olmayan herhangi bir şeyi alıyor şiir ve onu ölümsüzleştiriyor. Üstüne isim veriyor şiire, o şiire isim vererek onu yeni bir yapı haline getiriyor, bir de kafiye, aliterasyon, söz sanatlarını uygulayarak kolay ezberlenmesini, unutulmamasını, nesilden nesile, kulaktan kulağa, dudaktan dudağa aktarılmasını sağlıyor.
F- Mevsimleri sayan yokmuş bir zamanlar. Şairlerden önce öyleymiş. Şairlere kadar sabah, akşam, gün, hafta yetiyormuş.
Başka herhangi bir kurum, kuruluş, fenomen evrenin herhangi bir öğesine yapabilir mi? Yapamaz! Şiir yapabilir bunu sadece. Evet, şiir f’ye yapar bunu. Alır f’yi yeni biri yapar, ona başka bir hayat verir, o f’nin olmadığı bir dünya düşünülemez artık. Ama öyle f’ler de vardır ki, bu dünyadan gürültüyle gelip geçmişlerdir ancak bir şiire girememişlerdir. Bir şiire giremedikleri için de onların gelip geçişi bir gürültü olmuştur sadece, sadece ve sadece bir geçit töreni gibi üç beş kişinin zorla seyrettiği ve bittiği anda mutlu olup unuttuğu bir vakaya dönüşür. O şiire giren f ise bugün hala bizim bildiğimiz, tanıdığımız bize bizden yakın, bizi bizden sonra da yaşatmaya devam edecek bir tılsımdır. Sırf o f’yi tanıdık diye, sırf o f’yi bir yazıya, bir öyküye, bir şiire soktuk diye, o f bizi tanıdığı için, bizden sonra da varolacağı için, bizden önce zaten varolduğu için, bizi de ölümsüz kılar. F’nin okuru olmak o ölümsüzce akan ipek kuşağa eklenmektir.
F- Sarmaşık çite dolanınca, gövdem elini bekler. Tenin tinime ulama. Ben bu bedende senin kiracınım. Haciz getir bana. Sokağa at. Kes suyumu! Kapıma çöp yığ. Bir bozkır baladıyla gel, temizle ve bağışla. Şiir bakınca ova yaşarır, yeşile kesermiş. Yeşer, ey ova!
O f ki, selam olsun ona.
O f ki gitsin cümle başlarında dursun, yolumuzu gözlesin. Noktalardan sonra büyük başlasın. Kimyada en sert metale simge olsun. Dövsün dursun onu, taşlara vursun, köreltsin. Kör oldun ey maden! desin. Demir hamur kılınsın. Kelime ortasına denk geldiğinde inci gibi bir elyazısının bir güzel uzun boyunlu düğüm gibi s harfine benzetsin kendini. Yuvarlaklaşsın. Uçları kırılsın, öyle bir uzansın alt satıra, üst satıra, bir eli o tarafta bir eli bu tarafta, bize yarım yamalak gökleri değil mezarından değerli taşları göstersin. Bir çakıltaşı kadar kıymeti yok kasabanızın, diye sitem etsin.
F- Beylerden yana olmadık hiç. Tekrarlayalım. Beylerden yana olmadık hiç. Bir kere bile. Tekrarlayın üç kere! Sabah jimnastiği ve çalıfasülye.
O f ki, kafasını eğdiği zaman eğilip kendi yaralarına bakıyormuş, kendine açtığı o yaralara, kendi sebep olduğu o yaraları sayıyormuş, kendine açtığı o yaraları şimdi sağaltmaya, bilge bir vaşak, bir puma, bir alacakurt gibi yalaya yalaya sağaltmaya çalışıyormuş gibi, uzun boylu bilge hayvanlara özeniyormuş gibi olsun.
Bunun yanında ben de bir u’ya benzeteyim kendimi tanımadığım birinin şiirinde.
U gibi beklenmedik hiçbir şey olmasın bende de.
U gibi yabancı dillerin ölükelimelerini hatırlatayım. Urug, diyeyim mesela, budun, upanişad, vb.
Umulmadık bir şey yapmayayım ben.
Uzun oturayım uyuzlar gibi.
Elimden sürpriz gelmesin. Gelse de yavan bir şey olsun. Millet kıs kıs gülsün.
Başladığım bütün işleri bitireyim. Tak tak. Elalem eğlenirken benim derdim iki kelime, bir dize, göz için kafiye olsun.
Yumuşacık, ulur gibi, ulumayı bir sıvazlamaya dönüştürür gibi devam edeyim konuşmaya.
Şiire. Öyküye.
Uluseller gibi süzülsün senfonik şiirim.
F- Bir yatay duman arkalarında uzun ince atlılar, ünleri ulaşıyor önce, dülger malalarıyla göğün en ince katmanını sıvamaya merdivenler dayamışlar. Ayak basılmadık yerini bırakmamışlar Altun Yaruk’un.
O şiirin şairi, ki hala kuşkuluyuz kim olduğundan, varetmenin şarkısını söyler.
Şair şarkısını söylediği için evrenin, evren vardır.
Böylece adlandırılmış bir evren olmuştur o.
Dünyada adlandırılmayan bir şey kalmayana kadar şair bu işi sürdürecektir.
Şiirin işi, işlevi bundan başka bir şey değildir.
F olmak da böyle bir şeydir işte. F, bir harf, kendini o harfe benzeten bir şair olarak bütün nesnelerin, durumların, bütün varolma olasılığı olan nenlerin arkasından koşarak bir şiirsel kozmos yaratır ki buna poetika diyenler var, şiir ekosistemi diyenler de.
Bizim dünyadan anladığımız da nesib-girizgah-medhiye-dua bölümleri olan bir kasidedir.
Hayat, öte yandan, bir sivrihisar koşmasıdır, urganlı, pınarlı, dimdah dimdah.
F bu koşmanın son dörtlüğünde adını söyleyecektir. İşte o zaman bu şairin kim olduğunu, neden bizimle ilgili bir şiir yazdığını öğreneceğiz. Bize bilinir kılınacak o bilgi o zaman.
F- Taze kirler kabarıyor kahramanların göğsünde, beyaz gülyapraklı atlarının bilekleri; burayı, bu sokağı dünyanın en güzel başkentlerinden biri yapıyoruz. Yürüyor ova. Peşin peşin giriyor toprağın bağrına bıçak sonra.

Şeyler Üstüne Diyalog
F: Adımız anıldığında bilinir kılınacağız ama adlandırmak öldürmektir, diyeceğiz (üç kere)
I: Ama şairin adlandırdığı şey de ölümsüzleşir.
F: Şairin adlandırmasıyla Spinoza ve Wittgenstein’ınki aynı şey değildir. Felsefe anlamaya çalışır ama o kadar işte. Şiirin yanında yayadır.
Dünyaya yürüyüşe çıkmaya gelmiştir felsefe. (üç kere)
I: Bir köylü, bir cahil, bir avam alışkanlığı olarak önüne gelene “şey” demekse gerçek anlamda tabiata karşı bağışık olmanın kanıtıdır.
F: Harika bir şeydir bu ayrıca! Harika! Harika! (üç kere)

EE: "Issız bir adaya düşseniz ne yaparsınız?" sorusunu, “beyaz insan ıssız bir adaya düşse ne yapar?” olarak değiştiren Michel Tournier’nin “Cuma ya da Pasifik Araf” kitabından hareketle daha çok gençler ve çocuklar için yazdığı, “Cuma ya da Yaban Yaşam” adlı metni geçenlerde Metis Yayınları tarafından basıldı. Kitap, bilindik Robinson ve Cuma hikâyesinin yeniden yazımı olarak nitelendirilebilir.
F- Saçları yaşlanmış gövdesinden önce. Cuma kendi kendine bilge çıkmış.
I: Adlandırma işini düşündürücü buluyorum, indigenous topluluklarda da çok önemli bir gelenek. Şairin temel görevi de nesneleri adlandırmak, “tabiatı tasnif” etmek değil mi? Sana da katılmamak elde değil öbür yandan.
EE: insanın doğayla Neolitik itibariyle giriştiği mücadelenin getirisi olarak modern bilimin tüm dünyayı bilme ve kategorize etme fikrinin bir sonucu gibi bu "adlandırma" ve doğaya tamamıyla hakim olma ideali nedeniyle de mülkiyet ile ilişkili gibi geliyor bana. Şairlerin adlandırması sanki daha çok adlandırılmış olanı yeniden anlamlandırma gibi geldi şimdi de üzerine düşününce metafor denilebilir belki. Ama tasnif etme konusunda katılıyorum.
F- Hüznünün bir parlak bir zarı vardı. Emaye sırı gibi sert ama kırılgan. Kolay sıyrılan sırı senin derinin! (üç kere)
I: Bir de Boğaç Han meselesi var tabii... Görmezden gelemeyiz. Kendi adını haketme... Dede Korkut boy boylar, soy soylar ve adını verir kahramanın, yaşını da allah verir tabii…
AOÇ: "Adlandırmak ölümdür" der İlhan Berk.
I: Her çakıl taşına bir ad versek de çıldırsak, der Spinoza!
AOÇ: Adıyla yaşasın da derler bebelere. Ben adımın Ahmet Ozan olmasını isterdim.
I: Ben de kendi soyadımı seçtim. Keşke Fuzuli olsaydı mahlasım.

F: Adlandıramadığımız şey bizim için ölü gibi. Adlandırdığımızsa kardaş, karındaş, yoldaş.  Şöyle yani:
"bugün et yedik" (biz)
"bugün kuzu eti yedik" (hepimiz)
"bugün adı kınalıyapıncak olan kuzumuzu yedik" (bir eksikiz)
Ad verdik, öldürdük. Canımıza değsin.

FB: Nihayet okudum. Çok beğendim. Adımı bir şiirde gördüm rüyamda. Rüyada okudum, okuyup şair çıktım.
I: Hepimiz f’ye benzedik.
F- Tahta kaşıkları yavaşça yalar; emip yutar lezzeti. Çamaşır yıkarken kumaş kokar ortalık. Ütüsü dünyayı düzeltir. Hiçbirini tanımadan bunların geçip gitti Cumali.


Şair ile Yaban Semboller Ormanında - F’ye Benzeyenler İçin
F- Cumali her şeye “şey” diyen biri olsaydı.
“Şu şeyi verir misin? Şu uzun şeyi verir misin? Şu sarı şeyi verir misin? Şu kırmızı şey verir misin? Şu ağır şeyi, şu sert şeyi, şu boz şeyi verir misin?” deseydi!.
Şair, f’ye benzeyen şair de ona Fransızca karşılıklar veriyor, jömepel, jötem, diyor, kes köse, diyor. Sonra görsel şiirle ve sessel şiirle konuşuyor. Visual poetry ve sound poetry. Tuhaf sesler çıkarıyor. Bu sesleri doğadan bulduğunu, hiç bozmadan Cumali’ye getirdiğini söylüyor f.
F- Sana hiç kullanılmamış sesler getirdim Cumali!
F dağlara çıkıyor, dolaşıyor. F deniz kıyısına iniyor. F balıkçıları gördüğü zaman yanlarına gitmiyor. Kahveye gidiyor, balıkçılar yanına geliyor f’nin.
Bir oyun bu.
F her gününü tek perdelik, tek kişilik bir meddah oyunu olarak hayal ediyor. İstediği zaman istediği karakteri alıyor oyununa. Bir acemilik romanı: Karakterler sadece yazar izin verdiği zaman kitaba giriyor. İzin almadan kimse çıkamıyor.
F’nin günü böyle bir kurmaca.
F’nin hayatı kurmaca.
Kendi kaderi kendi elinde.
Bütün günü çevresindekileri tek tek adlandırmak ve anlamlandırmak işiyle geçiriyor. Kendinin patronu. Akşam eve dönüp kendine hesap veriyor.
F şunu yaptı, F bunu yaptı yazıyor defterine.
F bir bardak şarap, bir tutam ısırgan otu, bir dilim çavdar ekmeği ve yarıdolu bir pipoyu hakettin diyor kendine.
Bir oyun oyunu değil bu, bir okuma oyunu, sadece şairlerin okuyup anlayabileceği bir oyun. Bir de şiirden hiç haberi olmayan edebiyattan hiç haberi olmayan dili sadece günü geçirmek için kullanan, onun dışında hiçbir şekilde dilin aracılığını, dilin yardımını kabul etmeyen, gereksinmeyen bir çoban.
F- [çoban] kültürü gibi yumurtadan çıkan bilmediğimiz bir kuş, bir sürüngen gibi bakıp, seyredip hiç düşünmeden alıp kullanmak o kelimeleri. Bir tabiat hayranlığının, bir natüralist kasabın dili.
Hayatında hiç yumurta görmemiş biri Cumali. Yumurtadan kuş çıkışını izleyip şaşırmıyor ama o günden sonra gördüğü her yumurtayı seyretmeye başlıyor. İşi gücü bu oluyor bir süre.
Bir nesneyi ihtiyaç duymadığı sürece anmayan bir hayat. Pasta olmadığında “bir pasta olsa da yesek” demeyen biri Cumali.
F: Kahveye gidiyor. Tek oğlunu, ikide birde kaçıp giden oğlunu denize, o doymak bilmez obura kaptırmış balıkçının yanına oturuyor f.
F, başı başaşağı düşüyor gölgesine bakıyorken. Zürriyetini sorguluyor. Kamışını. Bir başak bereketinde. Bize oğullar veren bu dünyanın denizleriyle oğullarımızı birer birer aldığını görüyor.
Bunu da not ediyor f ve ilerliyor dağlara, güvercinli bir kilise avlusuna, cümlenin sonuna öbür paragrafın başına doğru.
F- Hayatı boyunca ağzından tek kelime çıkmayan Cumali, dili benden daha iyi kullanan biri.

Kabre-sığmaz F.
Şairin toprağı bol olsun.


İlhan Durusel


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…