Ana içeriğe atla

Henüz Yayımlanmamış Bir Kitap Üzerine İnceleme Denemesi

Öykülem’in 10. sayısında Selim İleri’nin önümüzdeki aylarda çıkacağı duyurulan yeni kitabından üç bölüm yayımlandı. Bu, İleri’nin sadık okur kitlesi için kuşkusuz müjde niteliğinde bir haberdi. Usta yazar söz konusu bölümleri dergiye özgün halleriyle sunmuştu ve Öykülem, yeni sayının duyurusunu yaparken yazarın bir fotoğrafıyla birlikte kitaptan kısa bir pasajı da sosyal medyada paylaştı. Gelen, kısa ama vurucu cümlelerle ilerleyen, yarı melankolik bir metindi ve Selim İleri’nin kendine has üslubunun nitelikli bir örneğiydi.
Bu kısa inceleme, Öykülem’in sunduğu o birkaç satırın etkisiyle, henüz kitap çıkmadan yazıldı; odağına da sosyal medyada görünen o bölümün son cümlesini aldı:
Beni oku, nefes almam için ümitler ver!
Kimi görüşlere göre henüz yayımlanmamış bir kitap yazılmış da sayılmaz. Öyle ya, bir metin, o veya bu formda, okuyucuya ulaşmadığı sürece tamamlanmış değildir. Bu haliyle bir metin henüz eksiktir ve dolayısıyla ortada konu edilecek bir eser de yoktur. Ve, doğal olarak, (ortaya) çıkmamış kitaplar üzerine değerlendirme yazısı yazıldığı da pek görülmüş bir şey değildir. 
Ama gene de, yazılanlar yeteri kadar etkiliyse, eldeki metne dair her zaman söylenecek bir şeyler vardır…
Bazı akşamlar eve dönmek istemiyorum, diyen anlatıcı kim, şu an bilmiyoruz. Ama yalnız olduğunu / kaldığını, yazmak ve okunmak anlamında büyük bir derdi olduğunu anlıyoruz. Bu birkaç satırda yazılan şeyin bir mektup olduğu izlenimi ağır basıyor. Karşıda, iç dökülen tanıdık biri var (bir dost, bir eski sevgili?): Yazdıklarımı ne olur oku; başkalarına, beni tanımayanlara yazmam imkansız.
İster bir kişi olsun ister daha geniş bir kitle hedefte, talep ve temenni belli: Okunmak. Başat dilek. Beni oku temennisi “beni koru” olarak da alınabilir. Okunmaya, işitilmeye duyulan bir ihtiyaç. Neredeyse bir yalvarış var burada. Bir dua gibi.
Adım adım gidersek:

-beni oku-
en başta, kutsal metinleri hatırlatan bir söylem. buradaki anlatıcı da okunmak, anılmak ve hatırlanmak istiyor. ama övülmek gibi bir talep şu an için yok, övülmek çok uzak ona, çaresiz birinin sözlerini duyuyoruz. ya da kendini çaresiz duyan birinin. çünkü ses hiç de çaresiz değil. hissedilir bir kuvveti var. yazın yolluyla, sözcükler sayesinde oluşan şiddet. doğrusu Beni oku tumturaklı bir talep, emir kipinde geliyor, eni konu ürküten bir yönü de var bu talebin. evet, övülmek bir hayal bile değil şu durumda. öte yandan, “sadece beni oku” da demiyor, o eski metinlerdeki gibi. sanki anlatıcı şu an için işin bu yönüyle ilgilenmiyor. metnin bütünü, yani görünmeyen kısmı başka iletiler de içeriyor olabilir ama elimizdeki numune bize nispeten sınırlı bir ufuk çiziyor. yine de, bunları yazan kişinin okunmaya duyduğu ihtiyaç o kadar belli ki onun en azından “hiç olmazsa ilk önce beni oku” demek istediği sonucu çıkarılabilir.
önce yazdıklarımı ne olur oku hemen sonrasında ise beni oku. ne oluyor? kişi yazdıklarını bir tarafa, kendisini başka bir tarafa mı koyuyor? yazınsal bir metin onu yazan kişiden acaba ne oranda ayrışıyor. belki de burada yazarın söylemek istediği, aslında tam tersi: kişi, yazdıklarıdır. belli bir noktadan sonra bu ikisini ayıramazsınız: yazdıklarım benim!

-nefes almam için-
yaşamak değil. hayata devam etmek değil. sadece nefes almak. tutunması biraz da ne kadar okunduğuna bağlı olan tuhaf bir organizma: yazar! yazan kişi. okundukça ferahlayan, rahatlayan bünye. yazdıklarımı lütfen oku! sonra? sonrası yok. nefes burada kilit kelime. bir aktör için izlenmek ne denli önemliyse… bu kısa metni, anlatıcının hissettiği -ve bize de hissettirdiği- yakıcı bir çaresizlik duygusu kuşatmış.
okunmak, kesinkes soluk borusu tüm yazarların.

-ümitler ver-
peki, okununca oluyor mu? bitiyor mu? yoksa okunmak sadece bir başlangıç mı? okunacak olan, yani yazılan şey, tam olarak neler barındırıyor da ümitler aşılıyor yazan kişiye? ümit değil. ümitler. hem de nefes almak için. kabul edelim: kağıda dökülmüş düşüncede ümide dair bir şeyler var. biri yazıyor ve diğeri okuyor. bir tür alışveriş. iletişim ve etkileşim sayesinde ortaya çıkan umut(lar). az şey mi?
o zaman ne var elde, kendimize soralım: bir daktilo, beyaz bir kağıt, harfler, işaretler. ümit değil, ümitler. büyük iş!  
öyle görünüyor ki bir yakarış metni elimizdeki. burada yazan kişi düpedüz dua ediyor. bir de yazarlara yaratıcı derler!

Mesut Barış Övün


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …