Ana içeriğe atla

Dünlük 67: Yaratıcı Yazarlık Atölyesi Açmayan Yazar

Münir Özkul ve Aydın Boysan’ın anılarına saygıyla

1.Ocak.18
Şu meşhur şarkıyı bilirsiniz belki, One of Us, Joan Osborne söyler hani. Bir yerde şöyle denir şarkıda, kaba bir çeviriyle:
Ya Tanrı içimizden biri olsaydı,
İçimizden biri gibi kirloş,
Otobüste gördüğümüz bir yabancı,
Evine gitmeye çalışan?
Tanrı eğer insan olup yaşasaydı, içimizden biri olsaydı yani, edineceği meslek hiç kuşkusuz yazarlık olurdu. Kendisi tarihin en çok ve en uzun satan üç kitabının (bir biçimde) yazarı. Darren Aronofsky’nin 2017 yapımı Mother! (Anne!) filminde de tanrıyı bir yazar olarak görüyoruz. Film dehşetli ve güzel. Dehşetli güzel hatta. Belki Yahudi-Hristiyan inanç geleneğine yabancı olanlar için sıradan bir psikolojik-gerilim filmi gibi görünebilir. Nedir, hikaye ilerledikçe ve özellikle evi istila etmiş olan güruhun anne’nin (adı yok) yenidoğan oğlunu yiyerek kurban etmesiyle taşlar yerine oturuyor. Bir kez daha izlenecek, tek seferle kalmayacak filmlerden.
Hamiş: Bugünkü günde, yaratıcı yazarlık atölyesi açmayan tek tük yazar kaldı, kelaynak gibiler. Bunlardan biri de, ne mutlu bize, Tanrı.
• • •
Salâh Bey Sözlüğü (7): öfke atına binmek
12 Aralık 1989 tarihli günlüğünden: “Benim kuşağımdan olanlar Aktör Kean’i yıllarca önce seyretmişlerdir. O oyunda iki kadının birden sevdiği bir aktör canlandırılıyordur. Kadınlardan biri Galler Prensi’nin kur yaptığı bir kontes. Öbürü de Kean’in ateşiyle yanıp yakılan Anna Damby adında bir genç kız. Nedir, Kean’in gönlü kontesten yanadır. Bir gece, oyun sırasında kontesi, Prens’in locasında görünce, öfke atına biner ve Prens’e akıl almaz hakaretler yağdırır. Bereket Prens, gönlü yüce biridir. Aktörün arkadaşlarının araya girmesiyle de Kean’i bağışlar.” (Bay Sessizlik, sayfa 131)
• • •
Hulki Aktunç’un genç yazarlara sorduğu acımasız soru bilinir. Hulki Bey bu soruya Kemal Tahir’le bir sohbetinden esinlenerek varmıştır. Yoldaşım Kırk Yıl’da anlatır: Kemal Tahir’e şöyle bir şey sordum ben, ikinci ya da üçüncü gidişimdi. (…) Bir gün, “Çalışma masanızın arkasında Maksim Gorki’nin fotoğrafı vardı, şimdi o fotoğraf yok, niye?” diye sordum Kemal Tahir’e. Şöyle bir baktı… İlginç bir adamdı, baktığı zaman ne dediğini anlardın. “Çok önemli bir soru sordun, Maksim Gorki’yi severim, hâlâ seviyorum ama günün birinde şöyle bir şey düşündüm: Gorki olmasaydı dünya romanında çok büyük bir boşluk mu açılırdı, örneğin Dostoyevski olmasaydı dünya edebiyatında önemli bir boşluk açılırdı. Romanda bir çöküntü olurdu. Gorki olmasa bir boşluk açılır mıydı? Ben yine seviyorum onu ama duvara bir tek romancının portresini asacaksam o Gorki değil” dedi. Bu bana şöyle bir soru sorduruyor genç yazarlar için, “Dünyanın, ülkenizin edebiyatında nasıl bir boşluk gördünüz ki yazıyorsunuz.” Acımasız, bilince çağıran bir soru; çocuklar öykü yazıyor, Memduh Şevket okumamış, Sait Faik’i bilmiyor, Bilge Karasu okumamış... Ne yapılmış bilmiyor, dolayısıyla ne yapılacak bilmiyor… (Yoldaşım Kırk Yıl, sayfa 67-68)
Sonra kendisi için şöyle cevaplar malum soruyu: “O gaddar soruya tekrar gelebiliriz; birden bire Türk edebiyatından Hulki Aktunç’u yok etsen, sanırım ilginç bir dil, bir biçem eksikliği hissedilir diye düşünüyorum.” (YKY, sayfa 68) Alçakgönüllülük de ustalığın şanından, diye düşünüyor insan Hulki Bey’in bu sözlerini okuyunca.
2.Ocak.18
Akdeniz’e doğru kaçan Yunan birlikleri geçtikleri yerleri yakıp yıkarlar. Manisa da bundan nasibini alır. 5 Eylül 1922 gecesi başlayan yangın üç gün sürer. Şehir neredeyse bütünüyle yok olmuştur. Binlerce insan ölmüştür. Mudanya Mütarekesinden sonra Halide Hanım, Yakup Kadri, Ruşen Eşref, Asım Us ve Falih Rıfkı Atay, “Yunan zulümleri” hakkında belge toplayarak yazmaya girişirler. Manisa’ya da giderler. Falih Rıfkı Atay, Çankaya’da şöyle anlatır izlenimlerini: “Henüz çürümeyen cesetler ve neredeyse henüz tüten yangınlar içinden geçiyorduk. Yakup, külleri savrulan Manisa'ya, cetlerinin şehrine iki eli böğründe baka kaldı. Yunanlılar, çekilişlerinde, yok edici bir tahrip yapmışlardı. Yanmayanlar, vakit bulup da yakamadıkları, yaşayanlar, fırsat bulup da öldüremedikleri idi. İki millet arasında yalnız birinin arta kalacağı bir boğazlaşma geçmiş olduğunu görüyorduk.”

1918’de Manisa’da dünyaya gelen büyük şair İlhan Berk de Yangın’a şahit olmuştur, Uzun Bir Adam kitabında anlatır: “Ben çocuk olduğum dünyayı alevler içinde buldum. Beş yaşındaydım ve Manisa yanıyordu. Bütün kent bir gömlekle dağa çıkmıştı. Askerlerimiz aşağıda düşmanla çarpışıyordu. Silah sesini ilk o zaman duydum. İlk topu, ilk uçağı da o zaman gördüm. Düşman, sözcüğünü de ilk o gün öğrendim, bir daha da unutmadım. Düşman yangın, top, tüfek demekti; daha çok da ölüm. Yanan kenti bir zaman dağdan seyrettik. Bir akşam kente indiğimizde de evimizin yerinde yeller esiyordu. Dağa çıkışımızı, sonra da inişimizi hiç unutmayacağım. Kentte hâlâ dumanlar tütüyordu. Halk ayakta kalan evlere sıkış sıkış yerleştirildi. Rum, Yahudi mahalleleriydi bu evler. (…) Burada ne kadar kaldık bilmiyorum. Yalnız elim, Halil İbrahim ağabeyimin elinde, bazen kenti dolaştığımız, bir o, usumda. Yıkıntı nedir o gün öğrendim. Sürülmüş tarlalara dönmüştü Manisa. Ayakta kalan kimi evlerin, dükkânların yalnız duvarlarıydı.” (UBA, sayfa 17)
Manisa’daki Büyük Yangın’ı anlatan bir başka yazar da Yusuf Atılgan’dır. O da İlhan Berk gibi Manisa’da doğmuş, yine onun gibi liseyi Balıkesir’de okumuştur. Atılgan, 1921 doğumludur. Yangın’ı hatırlamaz ama belli ki büyüklerinden çok dinlemiştir, araştırmıştır. Anayurt Oteli romanında birçok yerde bahsedilir Yangın’dan. Henüz kitabın başında, “Kasaba” başlığının altında şöyle yazacaktır Atılgan: Kasaba (ya da kent) minareleri, ağaçlı, geniş sokaklarıyla bu dağın eteğinde yayılır. (Geniş sokakları, parkları, arsaları oluşunun nedeni ‘Yangın’dır. 1922 yılı Eylül ayı başlarında Yunanlılar giderayak burayı yaktılar. Yaşlı adamlar ‘Her mahalleden eli silâhlı bir tek erkek çıksaydı yanmazdı burası’ derler. Çoğu dağa kaçtı; bütün gün bütün gece aşağıdaki büyük yangını seyretti.) (AO, sayfa 13)
Romanın sonlarına doğru da, eskiden, yani Yangın’dan önce mezarlık şimdiyse park olan Ulupark’ta oturan Zebercet’in yanına yaşlı bir adam oturur. O anlatır: “Yangın’dan sonra dağıldılar çoğu. Bizim ev de yandı ama ben ayrılmadım. Köylüler ekmek getirirdi arabalarla. Hanlara, hamamlara, camilere, yanmamış evlere, kaçan, öldürülen yerli Rumların evlerine, bağ damlarına, çadırlara doluşuldu. Yangın yerlerinde derme çatma evler yapılıyordu. Yanmıştık ama iyiydik, sağdık, kurtulmuştuk.” (AO, sayfa 92)
3.Ocak.18
Ortaokuldayken bir öğretmenim vardı. “Önemli” kabul edilmeyen bir branşın hocasıydı. Edebiyata meraklı olduğumuzdan, bir şiir kitabı olduğunu biliyorduk, okumuştuk. Yerel gazeteye yazılar yazdığını da bilirdik. İşte bu hocamız sınıfa girer girmez bize bir ödev verirdi. Kitabın şu bölümünü açın okuyun, filan derdi. Sonra da kendi kitabını açar okurdu, notlar alırdı. Yazı hazırlıyordu muhtemelen. Bir şeyleri yetiştirme uğraşındaydı. Adamın o zamanki aceleciliğini, zamansızlığını şimdi daha iyi anlıyorum. İşyerindeki masam, dolaplarım okunacak (ya da okunmakta olan) kitaplarla dolu, evde de durum aynı, her yer yarım kalmış işlerle, kitaplarla, dergilerle dolu. Keşke Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı gibi olabilsem; bir gelirim olsa, üç beş kuruş için günde 8 saatimi (yol ve öğle aralarıyla 10 saatimi) satmak zorunda olmasam. Çok isterdim. Belki o zaman yetişebilirdim okunacak kitaplara, yazılacak öykülere, yazılara, çevirilere… Belki.
• • •
Dünlükler’e 2015 yılının Temmuz ayında başlamıştım. Şöyle demişim başlarken: “Bundan sonra her gün olmasa bile hemen her gün bir şeyler yazacağım, günlük niyetine. Yazı ister istemez geçmişi imlediği için de bunların adı Dünlük olsun. Okuduklarım, izlediklerim, bakıp gördüklerim üzerine birkaç delibozuk söz… Kendi kendime konuşmamak için. İlaç niyetine yazı…”
Dünlüklerin gördüğü dördüncü yıl 2018. Eh bakalım, kendi kendimize iyi dilekler sunacak değiliz. Devam ettiği kadar eder…
Bu kadar çirkefin, pisliğin, kötülüğün içerisinde çok naif kaçacak belki ama edebiyat dolu bir yıl olsun 2018. Edebiyatla hemhal olmanın lüks ya da umursamazlık sayılmayacağı bir yıl olsun inşallah!
4.Ocak.18
“Kıvrak”ı googleladığınızda karşınıza ilk çıkan Trabzonspor’un kalecisi, adaşım Onur Kıvrak oluyor. Oysa benim bildiğim kıvrak, bizim oralarda kadınların giydikleri yeldirmeye benzeyen bir giysi. Yöresel bir kıyafet sanıyorum çünkü başka yerlerde kullanılan benzer kıyafetler olsa da kıvrak dendiğini duymadım, okumadım. Ben bir iki öykümde kullandım kıvrağı ama anlaşılmaz, bilinmez diye de endişelenmiştim. Yusuf Atılgan’ın Canistan (adı neden Canistan? Kendisi aslında İşkence adını koymayı düşünüyormuş) romanında da rastlayınca sevindim.
Adamımız Selim, Hacırahmanlı’dan kaçıp Selimşahlar çiftliğinde işe başlar. Keyfi yerindedir. Yaz gelip de okullar kapanınca, sorumlu olduğu küçük bağa, sabahları, ağanın kızı üzüm almak için gelir gider. Kız, Nebile’dir adı, güzelcedir, yakında Selim’in düşlerine girecektir. Bir gün, yaklaşmakta olan kıza uzaktan bakıp içinden şunları geçirir Selim: “Tertemiz, balıketinde güzel bir kızdı. Ak üstüne yeşil-kırmızı benekli giysisinin göğsü kabarmıştı. Köyde olsa kıvrak giydirirlerdi buna.” (Canistan, sayfa 35)

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…