Ana içeriğe atla

Oprah Winfrey: Dünyanın En İyi Neo-Liberal Kapitalist Düşünürlerinden Biri

Geçtiğimiz günlerde 75. Altın Küre ödülleri dağıtıldı. Törende ünlü televizyoncu Oprah Winfrey de Yaşam Boyu Başarı Ödülü aldı. Oprah’ın, 25 yıl sürdürdüğü ve sayısız ödül alan “The Oprah Show” (1986-2011) adlı TV programının yanı sıra Steven Spielberg’in Mor Yıllar (1985) filmindeki rolüyle bir Oscar adaylığı var. Ayrıca Altın Küre adaylığı olan Başkanların Hizmetkarı (2013) ve Özgürlük Yürüyüşü (2014) adlı filmlerde oynamış. Ödülünü alırken ırk ayrımcılığı ve cinsel taciz konularına değinen etkili bir konuşma ile deyim yerindeyse gündeme damgasını vurdu. Amerika’da son yıllarda yeniden yükselen ayrımcılık ve Holywood’un taciz skandalları ile sarsıldığı bu sıralarda Oprah Winfrey konuşması ile gözleri yaşarttı. Gelecek başkanlık seçiminde adaylığından söz ediliyor.
Oprah anlattığı başarı hikayeleriyle sıradan Amerikalı insanların derin umut ve arzularına hitap ederek “Hayatınızı başka türlü, daha iyi bir biçimde yaşayabilirsiniz” diyor. Ama bunları söylerken, hayatımızı şekillendiren politik, ekonomik ve toplumsal yapıların rollerini görmezden geldiğini, Amerikan Rüyası adı verilen bir aldatmacanın gerçekleşebilir olduğu inancını yerleştirmeye çalışan bir ahir zaman peygamberi olduğunu söyleyenler de var. Başka toplumlarda, başka Oprah’lar da var kuşkusuz.
Nicole Aschoff’un New Prophets of Capital (Sermayenin Yeni Peygamberleri) başlıklı kitabından aktarılarak 9 Mayıs 2015 tarihli The Guardian’da yayımlanan makaleyi, bu tartışmalara katkısı olacağı umuduyla çevirdik.
Murat Gümrükçüoğlu, Onur Çalı


Oprah Winfrey efsanesinde bir hikaye tekrar tekrar anlatılır. Oprah 17 yaşındayken, Tennessee’de düzenlenen Yangınla Savaşanlar Birliği Güzellik Yarışmasını kazandı. O güne kadar bu yarışmayı kazananların hepsi kızıl saçlıydı, böylece Oprah bir ezber bozan olduğunu kanıtlamış oluyordu.
Yarışma, Oprah’ın birçok başarılarından ilkiydi. Daha sonra sayısız Emmy ödülü kazandı, Oscar adaylığı oldu ve Time dergisinin En Etkili 100 Kişi listelerinde yer aldı. 2013 yılında, Başkanlık Özgürlük Madalyasına değer görüldü. Amerikalıların okumaya ilgisini canlandırdığı düşünülen Oprah Kitap Kulübünü kurdu. Cömertliği ve hayırseverlik ruhu efsanevi.
Oprah’ın, ona mektuplar yazan ve umumi tuvaletlerde bile onu takip eden saplantılı, üzerine titreyen bir hayran ordusu var. Oprah, bu sevgiden memnun: “İnsanların beni gerçekten, gerçekten, gerçekten, beni gerçekten sevdiklerini biliyorum.” Ve Oprah da onları seviyor. Bu, Oprah’ın “yüce işler”inin bir parçası. Kendisinin, insanları ayağa kaldırmak, onlara “en iyi yaşamlarını” yaşamaları için yardım etmek üzere bu dünyaya gönderildiğine inanıyor. İnsanları kendilerini sevmeleri, kendilerine inanmaları ve hayallerinin peşinden gitmeleri konusunda cesaretlendiriyor.
Oprah, toplumun sorunlarına, halihazırdaki kar odaklı üretim ve tüketim yapıları çerçevesinde pratik çözümler sunan elit hikaye anlatıcıları denebilecek yeni bir grubun üyesi. Bu grubun üyeleri şirketlerin sorunları ve teknoloji, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çevre yıkımı, yabancılaşma ve eşitsizlik gibi sorunlar karşısında piyasaya dayalı çözümler geliştiriyorlar.
Oprah’ın popülaritesi de kısmen, giderek strese boğulan, yabancılaşan bir toplumda onun empati, destek ve sevgi içeren mesajlarından kaynaklanıyor. Son otuz yılda şirketlerin (yıpratma, aşındırma, teknoloji kullanımı, dış kaynak kullanımı gibi yollarla) meslekleri ortadan kaldırarak ve örgütlü iş gücünü parçalayarak işlerini kısıtlamaları ve refah devletinin durumu, işçileri son derece güvencesiz bir duruma sokmuştur.
Bugün, yeni işçi sınıfının işleri çoğunlukla düşük ücretli hizmetlerden oluşmakta ve bir zamanların orta yollu beyaz yaka işlerinin ek gelirleri ortadan kalkmış durumda. Esnek, proje bazlı, koşullu çalışma norm haline geldi ve bu durum şirketlere, en üst düzey çalışanları dışındaki tüm işçilerinde aradığı şartları ağırlaştırma fırsatı sunmuştur. Bu arada eğitim, barınma, çocuk bakımı ve sağlık masrafları da hızla artmış; insanların, ailelerin geçinmelerini zorlaştırmıştır. Refah düzeylerinden bahsetmiyorum bile.
Oprah, bu stres ve belirsizlik ikliminde, duygularımızı daha iyi anlamamıza, zorluklarla başa çıkmamıza ve hayatlarımızı geliştirmemize yardımcı olmak için bizlere kendi hayat hikayesini anlatıyor. Kendi kişisel yolculuğunu ve Mississippi kırsalında yoksul bir küçük kızdan, zorlukların üstesinden gelip “tatlı hayata” kavuşan milyarder bir peygambere dönüşümünü sunuyor bizlere.
Oprah’ın biyografik masalı, 30 yıldır kamunun gözü önünde düzenleniyor, üzerinde düşünülüyor ve didikleniyor. Oprah, zekasını kullanarak taciz ve yoksulluğun acısını bir imparatorluk inşa etmeye kanalize etti. 19 yaşındayken televizyonda görünmeye ve on yıl içinde kendi show programını yapmaya başladı.
1970’lerin feminist hareketi kapıyı domestik, özel alana açtı ve Oprah’ın show programı, sonraki on yıl içinde, Amerikalıları etkileyen kişisel sorunların, özellikle kadınların sorunlarının tartışıldığı çığır açan bir kamusal alana dönüşerek bu kapıdan girdi. Oprah, televizyonda daha önce görülmemiş bir samimiyetle ve empatiyle bazı konuları (boşanma, depresyon, alkolizm, çocukların cinsel istismarı, aldatma, ensest) tartışmaya açtı.
Show’un on yıllar içerisindeki gelişimi, aslında Oprah’ın kendi yaşamının gelişimine de ayna tutuyor. Show’un ilk yıllarında, konukların ve izleyicilerin benlik saygılarını inşa etmeleri ve kendilerini sevmeleri teşvik edilerek sorunlarının üstesinden geldikleri bir tür “rehabilatasyon modeli” izlendi.
Ancak 1990’ların başlarında programın taklitleri ve sataşmalar artınca, Oprah show’unun formatını değiştirdi. 1994 yılında, “mağduriyet” ve olumsuzluklarla işinin bittiğini açıkladı: “Biz disfonksiyoneliz”den “Peki bununla ilgili ne yapacağız?”a geçmenin zamanıdır artık. Oprah, bu kararını kendi kişisel gelişimine de dayandırdı: “İnsanlar büyümeli ve gelişmeli” aksi halde “büzüşürler” ve “ruhları da büzülür”.
Oprah, konuk olarak katıldığı Larry King Live adlı talk-show programında, kendi show programının verdiği mesaj hakkında endişeli olduğunu ve bu yüzden de “insanları ayağa kaldırmak” denebilecek yeni bir misyonu benimsemeye karar verdiğini onayladı. Kişisel patolojinin yerini maneviyat ve güçlenme temaları aldı. Oprah açısından, bu dönüşüm külliydi: “Artık iyi olmaya ve ulaştığım, karşılaştığım herkesle iyi ilişkiler kurmaya çalışıyorum. Hayatımı iyi niyet için kullanacağım. Evet, bu durum bana büyük zenginlik getirdi. Daha önemlisi, beni hem manevi açıdan hem de duygusal olarak güçlendirdi.”

Son on beş yıldır, kişisel gelişim gurularından oluşan bir akım Oprah’ın sahnesinde epeyce göründüler, hepsi de aynı mesajla. Hayatta seçenekleriniz vardır. Dış koşullar sizin yaşamınızı belirlemez. Siz belirlersiniz. Hepsi sizin içinizde, kafanızın içinde, istek ve arzularınızda. Düşünceleriniz kaderinizdir, işte bu yüzden olumlu düşünceler, olumlu şeylerin gerçekleşmesini sağlayacaktır.
Başımıza kötü şeyler geldiğinde, bunun nedeni sağlıksız düşünceler ve davranışlarımızla bunları üzerime çekmemizdir. “Sahip olmadıklarınız hakkında şikayet etmeyin. Elinizdekileri kullanın. Yapabileceğinizden, başarabileceğinizden azına gönül indirmek bir günahtır. Her birimizde yüceliğe ulaşacak güç var çünkü yücelik kendimize ve diğerlerine verdiğimiz hizmetlerle belirlenir.” Eğer bu huzur verici “fısıltıyı” dinlersek ve “içsel, manevi, duygusal GPS’imizin” ince ayarlarını iyi yaparsak biz de başarının sırlarına vakıf olabiliriz.
Janice Peck, gazetecilik ve iletişim dalında çalışan bir akademisyen olarak yıllardır Oprah hakkında çalışıyor. Oprah fenomenini anlayabilmemiz için Yaldızlı Çağ’da dolaşımda olan düşüncelere bakmamız gerektiğini söyleyen Peck, Yaldızlı Çağ’ın zihin yoluyla tedavi hareketi ile Yeni Yaldızlı Çağ’daki, yani neo-liberalizm çağındaki Oprah’ın girişimi arasında önemli benzerlikler görmektedir. Oprah’ın girişiminin, benliğe yönelik neo-liberal bakışı güçlendirdiğini ileri sürer: “Oprah’ın girişimi, eşitsizliğin giderek arttığı ve olasılıkların azaldığı bir dünyanın, kişiyi bu dünyayla uyumlu hale getirecek formasyonu geliştirmek ve somutlaştırmak yoluyla meşrulaştırılmasına yardımcı olan bir ideolojik uygulamalar bileşkesidir.”
Bu ideolojik uygulamalar bileşkesini, amacını “Kadınlara her deneyimlerini ve karşılaştıkları her zorluğu, en iyiye ulaşmaları yolunda bir fırsat olarak görmeleri konusunda yardım etmek. Kadınları, gerçek hedefin kendileri olmaya bir adım daha yaklaşmak ve yaşamlarını sahiplenmek olduğu konusunda ikna etmek” olarak ortaya koyan O Dergisinden daha iyi yansıtan bir şey yoktur. O Dergisi dolaylı olarak, ve bazen açıkça, neo-liberal kapitalizmdeki bir dizi sorunu tespit eder ve okurlarına bu sorunları hafifletmeleri ya da üstesinden gelmeleri için kendilerini adapte etmeleri konusunda yollar önerir.
Haftada 60 saat çalıştığınız masa başı işiniz sırtınızı ağrıtmıyor mu ve sizi duygusal olarak tükenmiş ve stresli bir duruma sokmuyor mu? Elbette, sokuyor. Çalışmalar “ofis çalışanlarında ölüm”ün gerçek olduğunu gösteriyor: Tüm gün masa başında çalışanlar obeziteye, depresyona ya da başka bir görünür neden olmadan ölüme daha ya(t)kınlar. Ama siz, O dergisi onaylı şu stratejileri kullanarak tüm bu etkileri sıfırlayabilir ve zindeliğinizi arttırabilirsiniz: “Ezber bozan bir düşünür” olun çünkü yaratıcı insanlar daha sağlıklı olur. İş yerinizi fotoğraflar, posterler ve “kiç heykelciklerle” süsleyin: “Duygusal olarak daha iyi hissedeceksiniz ve tükenmişliğinizi sona erdireceksiniz.” Her gün ofisinizden ayrılmadan önce gün içinde başınıza gelen üç pozitif şeyi yazın ve böylece “iş kaynaklı stresinizi ve fiziksel acınızı azaltın.”
O dergisi, 2013 yılının aralık ayı sayısının tamamını kaygı ve endişeye ayırdı. Dergi “bir ömürlük kaygı ve kuruntunuzu yenecek”tir, yaşınıza göre karşılaşacağınız artan seviyelerdeki kaygılarınızı ortaya koyacaktır.
Söz konusu sayıda, biblioterapistler Ella Berthoud ve Susan Elderkin, kaygılı kişiler için bir kitap listesi sunarlar ve “eczaneye gitmek” yerine bu listeyi önerirler. Ailenizle kaldığınız evden paranız olmadığı için taşınamıyor ve bu yüzden klostrofobik mi hissediyorsunuz? Küçük Ev’i okuyun! Çalıştığınız proje bitmek üzere ve siz yakında işsiz mi kalacağınızdan mı endişeleniyorsunuz? Ağaç Diken Adam’ı okuyun. İşinizi kaybettiniz ve kiranızı ödeyememekten mi endişe duyuyorsunuz? Zemberekkuşu'nun Güncesi’ni okuyun. “Depresif hissetmek yerine, siz de, işsizken çıktığı fantastik ve özgürleştirici yolculukla düşünme biçimi değişen kitabın başkahramanı Toru Okada’yı izleyin.”
Oprah toplumdaki kaygı ve yabancılaşmanın her yere nüfuz ettiğinin farkında. Ama bu duyguların ekonomik ya da politik temeline bakmak yerine, bize kendimize dönmemizi ve neo-liberal zamanların aşırılıklarına ve streslerine daha uyumlu olabilmek için kendimizi yeniden şekillendirmemizi tavsiye ediyor.
Oprah tam da anlattığı hikayeler politik, ekonomik ve toplumsal yapıları gizlediği için bu kadar cazip. Böylelikle bu hikayeler, Amerikan Rüyasını erişilebilir kılıyorlar. Eğer kendimizi düzeltirsek hedeflerimize ulaşabiliriz. Bazı insanlar için Amerikan Rüyası erişilebilir bir şey ama herkes için erişilebilir olması ihtimallerini anlamaya çalıştığımızda başarıyı şekillendiren etkenlere soğukkanlılıkla bakmamız gerekir.

Günümüzdeki somut haliyle Amerikan Rüyası anlatısı şunu varsayar: Eğer yeterli kültürel sermayeniz (yetenek ve eğitim) ve sosyal sermayeniz (bağlantılar, iletişim ağlarına erişim) varsa, bunları ekonomik sermayeye (paraya) ve mutluluğa çevirebilirsiniz. Kültürel ve sosyal sermaye (özellikle internet teknolojisindeki gelişmelerle birlikte) çantada keklik olarak görülür; size düşen yalnızca  –hepsinin de içimizde olduğu varsayılan özellikleri–  cesareti, tutkuyu ve azmi göstermektir.
Amerikan rüyası şu varsayıma dayanır: Çok çalışırsanız, ekonomik fırsatlar kendini gösterecektir, ardından mali durumunuz istikrar kazanacaktır, ancak zenginliğin ve rahata ermenin yolunu açma ya da önünü kapatmada kültürel ve sosyal sermayenin rolü ekonomik sermaye kadar önemlidir. Bazıları yetenek, bilgi ve bağlantılarını ekonomik fırsata ve mali istikrara dönüştürmeyi başarabilirken diğerleri bunu başaramamaktadır; çünkü ya yetenek, bilgi ve bağlantıları tatmin edici değildir ya da çok yoksul oldukları için bu vasıfları edinememektedirler.
Günümüzde sosyal ve kültürel sermayenin merkezi önemi Oprah ve onun ideolojik yoldaşlarının örtük ve açık mesajlarında da görüldüğü gibi (bazen kasıtlı olarak) müphem hale getirilir. Oprah ve benzerlerinin hikayelerinde kültürel ve sosyal sermayenin edinilebilmesi kolay bir şeydir. Bize eğitim almamızı söylerler. Çok mu yoksulsunuz? Online verilen eğitimlere katılın. Khan Akademi’ye devam edin. İnsanlarla görüşmemizi, kendi bağlantı ağımızı kurmamızı söylerler. Bağlantıları olan bir yakınınız yok mu? O halde LinkedIn’e katılın.
Son derece kolay. Herkes her şey olabilir. Farklı insanların sosyal ve kültürel sermayeleri arasında, nitelik ve verimlilik bakımından hiçbir fark yoktur.  Hepimiz yeteneklerimizi kendimiz inşa ederiz. Hepimiz ilişki ağlarımızı kendimiz oluştururuz.
Bu bir masal. Eğer sosyal ve kültürel sermaye formlarının tamamı veya çoğunluğu eşit ölçüde değerli ve elde edilebilir olsaydı, bunun etkilerini toplumda bir nesilden ötekine aşağı yönde ve giderek genişleyen bir hareket yerine, yukarı yönlü artan bir hareket ve her nesilde yeni insanlar tarafından yeniden yaratılan bir zenginlik olarak görmemiz gerekirdi. Oysa veriler yukarı yönde bir hareket olduğunu göstermiyor.
13 zengin ülke arasında yapılan bir karşılaştırmada ABD, eşitsizlikte birinci ve kuşaklararası gelir değişkenliğinde sonuncu sırada yer alıyor. Zenginlik her yeni kuşakta atak girişimciler tarafından yeniden kazanılmıyor. Kuşaktan kuşağa aktarılıyor, korunuyor ve cömert vergi kanunları ve sosyal ve kültürel sermayenin kesintisiz aktarımı yolu ile büyüyor.
Başarmanın ve rüyalarımızı gerçekleştirmenin yolu Oprah’a bakılırsa her durumda değişen dünyaya uyum sağlamaktan geçiyor, yaşadığımız dünyayı değiştirmekten değil. Sistemden, güçlü insanların ve kurumların kollektif aygıtından çok az şey veya hiçbir şey  talep etmeden. Biz yalnızca kendimizden talep ederiz.
Bizler mükemmel, politikadan arındırılmış, halinden memnun neo-liberal özneleriz.
Ama hayır, öyle değiliz. Yabancılaşma duygusunu hafifletme stratejilerinin popüler olmasının nedeni, insanların yaratıcılık ve anlam arayışındaki derin, kollektif arzuya dayanır. Edebiyat eleştirmeni ve siyaset kuramcısı Frederic Jameson’a göre, Oprah ve benzerlerinin hikayeleri “arzularımızı yönetebilmektedir” çünkü bu hikayeler hayatımızı nasıl yaşamak istediğimize dair derin fantezilerimize hitap etmektedirler. Zaten Amerikan rüyası anlatısının esası da budur, yani illaki yaşanan hayatın anlatılması gerekmeyebilir ama hayatın nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin bir vizyon oluşturulur.
Arzularımızı yöneten hikayelerin verdiği umutlar tekrar tekrar boşa çıktıkça, bizzat bu hikayeler değişimin yakıtı haline gelir ve yeni, radikal hikayelere alan açar. Bu yeni hikayeler, toplumumuzda başarılı olmanın gerçek sınırları hakkında eleştirel bir perspektif sunan ve kişinin kendini gerçekleştirme arzusuna karşılık gelecek bir vizyonu besleyen kolektif talepleri ortaya koyabilmelidir.

Yorumlar

  1. Önemli bir konu, çok teşekkürler emekleriniz için..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…