Ana içeriğe atla

Dünlük 71: “Sizinkisi de gülmek mi a teresler”


5.Şubat.18
Salâh Bey Sözlüğü’nü, bildiğiniz üzre, bir önceki Dünlük’te sonlandırmıştık. Nedir, Akif Kurtuluş’un ikinci romanı Ukde’de iki gözüm Salâh Bey’e rastlamak sevindirdi: “Öfkemle baş etmek adına değil, neler yaşadığımı daha sonraları göreyim diye ben de bir yerlere bir şeyler kaydetmek istiyordum. Karar yazmaktan başka yazıyla ilgim olmamıştı. Birçok genç kızın tersine hiç günlük tutmamıştım. Ataç'ın Günlükleri bir fikir verebilir düşüncesiyle Nuri'nin kütüphanesinden alıp şöyle bir bakmış, hiç tat almamıştım. Kuşları Örtünmek, o günlerde bir kitapçının raflarında öylesine gezinirken gözüme çarpmıştı. Yazarının adı da bana çok yabancıydı. Daha ilk sayfalarında bir cümle hemen beni içine aldı. ‘Gerçekler tarihlere ya geçmiyor ya da çok başka kılıklarda geçiyor,’ gibi bir şeydi. Biraz daha karıştırmaya devam ettim. ‘İnsanları ürküten, bir şeyin yapılması değil, anlatılmasıdır.’ Dedim Cavidan, aradığın tam da bu işte! Sonraki yıllarda başucu kitabı yaptım. Günlüklerde ismi geçen yazarların bir kısmını okumuştum, bazılarının adını bile duymamıştım. Zaman içinde o yazarları da okudum. Günlük tutmaktan da vazgeçtim.” (Ukde, s. 69-70)
Keşke Cavidan hanım günlük tutmaktan vazgeçmeseymiş. Gerçi onun değilse bile eşi Nuri’nin (Benjamin Ağabey’in deyişiyle Nuru Gardaş’ın) günlüğünü okuyoruz Ukde’de.
Cavidan hanımın bahsettiği, adı ona “çok yabancı” gelen yazar Salâh Birsel elbette. Cavidan hanımın tarif ettiği yolu tutarsanız eğer, Salâh Birsel’in sadece günlükleri değil, denemeleri de, bugün artık enflasyonunu gördüğümüz atölyelerden daha faydalıdır okurlar ve yaratıcı yazarlar için. Bizden söylemesi.
• • •
Ergin Günçe’nin Türkiye Kadar Bir Çiçek şiiri kadar neşeli, hüzünlü, canlı ve muhalif şiir ender bulunur! Arkadaş Zekai Özger’inkiler de öyledir tabii. Derin, ince gören bir yapıdadır.
Türkiye Kadar Bir Çiçek’ten, kendime uygun dizeler:
Yüzünün ve taranmanın çiçekleri
Entarin düzelirken açan çiçek
Bir dâvettir çiçek ve çok kere gidilemez
İnsanın dairede işi vardır çünkü
7.Şubat.18
Ayının kırk türküsü varmış, kırkı da ahlat üstüne diye düşünebilirsiniz ama ne yapalım, böyle. Evet, yine iki gözüm Salâh Bey’den açacağız.
Geçtiğimiz günlerde Murat Belge’nin “Şairaneden Şiirsele” (Alt başlığı: Türkiye’de Modern Şiir) adlı kitabı yayımlandı, kitap dün elime ulaştı ve fakat daha kitaba elimi süremeden, kitap hakkında üç eleştiri yazısı okudum: Enis Batur, Orhan Koçak ve Ömer Erdem’in yazılarından anladığım kadarıyla Murat Belge’nin kitabı… Neyse, biz o sulara “şimdilik” kaydıyla girmeyelim. Bizim mevzumuz Salâh Bey.
Kitabı elime alır almaz Salâh Birsel bölümünü okudum. Murat Belge, kitabın genel tonu düşünüldüğünde, Salâh Bey’le ilgili yazdığı kısımda yan yollara sapmamış denebilir. Salâh Birsel’in Ataç’la, Erdal Öz’le atışmalarından filan bahsedebilirdi. Neyse ki oralara girmemiş, o yüzden yan yollara sapmamış diyorum zaten. Salâh Birsel’in şiiri üzerine yeni bir şey de söylememiş ama olsun. Söylenebilir, makul şeyler söylemiş neticede. Nedir, bir hususta (bence) yanılmış. Anlatayım.
Murat Belge, Salâh Bey’in hiciv (yergi) ustası olduğuna dair kanıya muhalefet ediyor. Bu tartışılabilir bir konu, söyledikleri makul, kabul edilebilir bir şey. “Ben Birsel’in neyi yerdiğini çok iyi bilmiyorum” diyor. Bu da olabilir, bilmeyebilir. Burası ayrı bir tartışma konusu, oynatalım Uğur, oynatalım, geçelim buraları. Sonra, YKY’nin Edebiyatçılar Ansiklopedisi’ni kaynak göstererek Salâh Bey’den bir alıntı yapıyor Belge, şöyle: “Şu var ki, benim şiirlerimin kendine özgülüğü sadece yergicilikten ileri gelmiyor. Humour’la ironi onun belli başlı kaynaklarıdır. Bundan başka birçok şiirim insanlara bir yaşama sevinci vermek çabasıyla yazılmıştır.”
Salâh Bey’in sözünün üstüne söz söyleyecek durumda değilim sevgili okur! Nedir, Murat Belge, bu alıntının ardından “Bu sözlerini çok doğru buluyorum” adlı kroşeyi indiriyor ve örnek olarak da Kikirikname şiirini vermiyor mu? Vallahi veriyor. Şu dizeleri seçmiş Murat Belge:
Sizinkisi de gülmek mi a kikirikler
Gülünce şöyle bir sunturlu gülmeli
Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli
Bir daha söyleyelim de sağlam olsun: Murat Belge Kikirikname’yi ve bu şiirden seçtiği dizeleri, Salâh Bey’in “yaşama sevinci” vermek amacıyla yazdıklarına örnek olarak gösteriyor.
Nedir, işin aslı öyle değil galiba.

Tarih 5 Nisan 1946, günlerden Cuma, sabah saat 8 suları. Dolmabahçe kıyılarına yanaşan martılar değil, günlerdir beklenen, geliş yolculuğu anbean basına yansıyan Amerikan zırhlısı Missouri’dir. Bir ihtimam bir ihtimam! Missouri Zırhlısı gelecek diye evler boyanır, genelevlerin bulunduğu Abanoz Sokak’a çekidüzen verilir. Pullar basılır Missouri anısına, TEKEL özel “Missouri” sigarasını sürer piyasaya. Sıkı durun: Dolmabahçe Camisinin mahyasına “Welcome” yazılır. Olayın siyasi boyutunu kısacık, amiyane tabirle verelim: İsmet İnönü ve günün muktedirleri Amerika’ya yanaşıyordur.
Olayın tarihsel arka planından kabaca bahsettik. Biraz daha ayrıntıya inelim, aman dikkat boğulup gitmeyelim!
Münir Ertegün (onun biyografisini de verecek değiliz ya artık), 1934 yılından itibaren Türkiye’nin Washington Büyükelçiliğini yapan, dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile sıkı fıkı dostluğu olan muhterem bir diplomattır. Bay Ertegün, 11 Kasım 1944 tarihinde anlı şanlı ölüm köprüsünden geçerek hayat dersini tamamlamış, başka dünyalara avdet etmiştir. Bay Ertegün’ün diplomatik teamüllere uygun olarak Türkiye’ye gönderilmesi gereken naaşı iki yıla yakın Washnigton Arlington Kabristanında muhafaza edildikten sonra (artık yavaş yavaş Dolmabahçe kıyılarına yanaşıyoruz sevgili okur, sabret), nihayet vatanına gönderiliyordur. Bir bravo size: Evet, Bay Ertegün’ün naaşını Missouri Zırhlısı getiriyordur.

Saat 10’da cenaze merasimi başlar. Sonrasını bilmiyoruz, biliyoruz da her şeye de maydanoz olmayalım değil mi ya! Peki peki, bari bunu söyleyelim: Münir Ertegün, İstanbul Üsküdar'da Özbekler Tekkesindeki, dedesi İbrahim Edhem Efendi'nin de bulunduğu kabristana defnedilir. Allah rahmet eylesin, taksiratını affetsin!
Sorduğunuzu duyar gibiyim: İyi iyi anladık da Salâh Birsel’in Kikirikname’siyle bütün bu asık yüzlü resimlerin ne alakası var?
Şimdi tarihin sayfalarını üçer beşer hızlıca çevirip atlayarak 2017 yılının Nisan ayına geliyoruz. Varlık dergisini alıyoruz elimize, İçindekiler bölümünden “Salâh Birsel’in eşi Jale Birsel ile Salâh Bey Üzerine” adlı yazıyı buluyoruz, sayfa 68. Aslıhan Tüylüoğlu, Jale hanımı İzmir Karşıyaka çarşıdaki evinde ziyaret etmiş, konuşmuş ve yazmış. Bizi ilgilendiren kısama kulağımızı iyice açalım: Salâh Birsel’in bazı şiirlerinin, bizim bilmediğimiz öyküleri vardır. “Değişik bir öyküsü olan bir şiiri aklınıza geliyor mu?” diye soruyorum. Jale Hanım, Kikirikname şiirinin, Missouri Zırhlısı’nın 1946’da Amerikan Büyük Elçimizin naşını getirdiği gün, devlet büyüklerinin yaptığı törende davranış ve tutumlarını eleştirmek için yazıldığını söylüyor. Şiiri de bize okuyor. Bu bilgiyle şiir daha bir anlam kazanıyor.”
Oldu olacak, şiiri biz de okuyalım mı?
Sizinkisi de gülmek mi a kikirikler
Gülünce şöyle sunturlu gülmeli
Bir iki üç dişleri göstermeli
Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli

Yakaları kolalatmalı bir iki üç
Bir iki üç başları doğrultmalı
Boşuna değil bu öğütler inanın
Gülünce sabah akşam gülmeli

Ceketler kavuşturmalı bir iki üç
Köşelerde değil ortalarda gülmeli
Düğmeleri parlatmalı zamanında
Gülünce şapkalarla gülmeli

Bir iki üç sayıyla bükülmeli
Sırayla değil hep birden gülmeli
İşin bütün inceliği burda a kikirikler
Gülünce dişleri göstermeli
Demem o ki Murat Belge’nin “yaşama sevinciyle donanmış” bulduğu bu şiir, aslında bir taşlama, bir yergi şiiridir. Sadece bunu demek isterim. Kimse eleştiriden vareste değildir, Murat Belge de değildir. Eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Nedir, bu ayarsız dünyada ayarını bilmek de az buz işlerden değildir. İnsanları dövmeden eleştirmeyi öğrenmek gerek. Neyse, bizim derdimiz Murat Belge değil ki, iki gözümüz Salâh Bey. Ellerinden öpüp, onun o yüzbinlerce cigara içmiş sesinden dinleyemeyeceğimize göre, Jale Hanım’a kulak verdik. Jale hanım da şiirin ne olduğunu açıkladı bize.
Battı balık yan gider hesabı: Bu Dünlük çoooktan bir Salâh Birsel Özel Sayısı’na dönüştü bile. O halde Kikirikname’yle ilgili bir gerçeğe daha parmak basıp uzayalım ve Salâh Birsel’i okurlarından gelecek papçiniklerle başbaşa bırakalım.
29 Nisan 1991 Pazartesi gününde, Salâh Birsel şunları döktürür günlüğüne: Benim “kikirikname” adlı şiirimin ilk dizesi şöyledir: Sizinkisi de gülmek mi a teresler. Daha doğrusu, şiir bundan 35 yıl önce yazıldığında "teresler" sözcüğüne meydan vermiştim. Şiir, “Kikirikname” adlı kitabımda da aynı biçimi korudu. Gelin görün, yıllar yılları kovalamaya başlayınca dizedeki “teresler” de yerini “kikirikler”e bıraktı. 1986’da Ferit Edgü, Ada Yayınları’nda, beş şiir kitabımı Bütün Şiirleri şemsiyesi altında bir araya getirirken ilk dize artık yeni kılığındaydı: Sizinkisi de gülmek mi a kikirikler. (…) Geçen kasımda, Tüyap’ın Kitap Fuarında bu değişikliğin nedenini soran bir okuruma şöyle karşılık verdim: Ne yapayım, otuz yıl önceki teresler, artık kikirik oldu. Nedir, şimdilerde, “kikirikler”e yol verip yeniden “teresler”e dönmek geliyor içimden. (Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu, Remzi Kitabevi, 1992, s. 33-34)

Onur Çalı



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…