Ana içeriğe atla

Dünlük 73: “Daha ne olsun!”


14.Şubat.18
Bizim “yerli ve milli” basın, Fatih Akın’la ilgili haberlerde Türk olmasına vurgu yapar. Nedir, içinde yaşadığımız bu asır, milliyetçiliğin rezil rüsva olduğu bir zaman dilimi. Bu ideolojinin bütün şablonları, önermeleri, “düşünceleri” çöktü ve yanlışlandı; nasıl bir kötülük kumkuması olduğu artık göreceli bir şey değil, kanıtlandı. Fatih Akın gibi insanlar, hem ailelerinin geldiği yer hem de içine doğdukları toplumlar açısından “yabancı” ya da “öteki” olmaktan kurtulamıyorlar sanırım. İlk bakışta olumsuz gibi görünen konumları, bu insanlara özgün bir bakış kazandırıyor. Biraz abartarak, şöyle söyleyelim: Fatih Akın’ın son filmi Paramparça’yı (Aus dem Nichts ya da In the Fade) “safkan” bir Alman ya da Türk çekemezdi. Bu hikayeyi böyle ayrıntılarla süsleyemez, meselenin farklı veçhelerine dokunamazdı.

Film, aslında bir adalet arayışı (bildiniz, bulunamayışı) ve sonrasında gelişen intikam alma duygusu etrafında dönüyor. Diane Kruger'e Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü getiren performansı, hakikaten büyüleyici. Film, Golden Globe’da da En İyi Yabancı Film ödülünü aldı. Nedir, Oscar adayları arasına giremedi. Akademi, fazla “politik” bulmuş olabilir mi?
Geçenlerde izlediğim, süresi de ismi kadar uzun Three Billboards Outside Ebbing, Missouri filminde de benzer bir hikaye vardı aslında: Kızını kaybeden bir annenin adalet arayışı. Bu filmde annenin (Frances McDormand) intikamını aldığını görmüyoruz, ucu açık bırakılmış hikayenin. Oysa Paramparça’daki anne (Diane Kruger), intikamını alıyor. İntikam intikam dedik de, aslında durum şu: Bu iki anne, hukuk ve kolluk kurumları adaleti sağlayamayınca (sağlamayınca), kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyorlar, işi mecburen üstlenip adaletin peşine düşüyorlar.
En yakınları paramparça edilerek, tecavüz edilerek, yakılarak öldürüldüğünde neler hisseder insan? Nasıl davranır? Suçlular ellerini kollarını sallayarak gezinirken ne yapması gerekir? Ne yapabilir? Yapacakları doğru mudur?
Bu iki kadının durumu göz önüne alındığında, intikam kelimesi keskinliğini yitiriyor, makul bir şeye dönüşüyor. En azından ben, bu iki filmi izlerken böyle düşündüm. Paramparça’da Diane Kruger’in intikam almaktan vazgeçtiğini düşündüğüm anda onunla birlikte yıkılmamı ve sonrasında intikamını aldığında, kötü hissettiren bir rahatlama duymamı ancak böyle açıklayabiliyorum.
Hamiş: Paramparça’daki Neo-Nazi katillerin, bomba imalatında kullandıkları gübre İsrail gübresiydi. Bunu, filmin içine bırakılmış buruk bir şaka olarak algıladım. Zaten Fatih Akın, filmdeki hemen hemen hiçbir şeyi seyircinin gözüne sokmuyor. İyi ediyor.
The Handmaid’s Tale. Margaret Atwood’un romanından uyarlanan dizi oldukça başarılı. Üstelik, bir de sürpriz var. İlk bölümde kendi kendime “Bi Margaret Atwood gördüm sanki” demiştim. Hazreti Google’da yaptığım kısa bir araştırmanın sonucunda yanılmadığımı anladım: İlk bölümde “görünüyor” Atwood. Damızlık kızımız June’un arkasından yaklaşıp bir tokat aşk ediyor yanağına.
15.Şubat.18
Kemal Bekir’i televizyondan hatırlıyorum. Kendisi hem tiyatrocu hem de yazarmış meğer. Epey kitabı var. Benim okuduğum ise anılarını yazdığı Unutmamak. Bu kitapta, tiyatro ve edebiyat camiasından tanıdık simalarla karşılaşıyorsunuz. Bir tanesi de Salâh Birsel. Kemal Bekir’den dinleyelim: “Bu okulda Salâh Birsel’in kısa bir dönem öğrencisi oldum, o günlerde ‘yazı’ diye bir ders var mıydı, bilmiyorum. İşte, böyle bir dersti genç öğretmenin verdiği ders. Kısa zamanda adlarımızı öğrenmişti, soyadlarımızla hitap eder, şakalar yapardı. Sanırım, öğretmen açığını kapatmak için lise çıkışlılardan da yararlanıyordu eğitim sistemimiz.” (Unutmamak, s. 13)
Kemal Bekir’in “bu okul” dediği, İzmir Alsancak’taki Gazi Ortaokuludur. Salâh Bey, İstanbul Üniversitesindeki Hukuk öğrenimini yarıda bırakıp Felsefe bölümüne devam etmeden önce İzmir’e döner ve bir süre öğretmenlik yapar. İşte, ikilinin buluştukları bu dönemdir; 38-39 yıllarıdır. Kemal Bekir 14, Salâh Bey ise 19 yaşındadır.
İkilinin yolları daha sonra yine kesişir: 60’lı yılların başlarında birlikte senaryo yazmaya girişirler. Meşhur Romeo ile Juliet’i bir Anadolu kasabasına uyarlayacaklardır. Senaryoyu tamamlarlar tamamlamasına. Hatta film şirketinden ücretin yarısını alıp paylaşırlar bile. Nedir, bir “akraba kazığı” yerler ve senaryo filme çekilemeden kalır.
22.Şubat.18
The Night Of. Pek iyi bir hikaye, kurgu, atmosfer ve oyunculuk. Suç, (psikolojik) gerilim, adalet arayışı, suç ve suçlu kavramları üzerine düşünme fırsatı… 8 bölümde bitiyor. Uzatmıyor, sünmüyor, süründürmüyor. Tavsiye olunur.
• • •
Bazı söyleşiler çok keyifli oluyor. Öykü ya da şiir okurken aldığım hazzı veriyor. Sorulan sorular iyiyse daha güzel elbette ama şart değil. Önemli olan yazarın verdiği cevaplar. Bazı söyleşilerde soruların kötü olduğunu görürsem sadece cevapları da okuduğum olur.
İki güzel söyleşi okudum yakın zamanda: Biri Uçsuz dergisinin ilk sayısındaki (Eylül-Ekim-Kasım 2017) İlhan Durusel söyleşisi. Diğeri de Notos’un 68. sayısındaki (Şubat-Mart 2018) Enis Batur söyleşisi. Sorular da iyi, yanıtlar da.
İki söyleşiyi de bulup okumanızı öneririm. Tamamını. Biz burada, şimdilik, iki kısa alıntı verelim.
Dünyada var olan her şeyle ilgili bir iki kelime edilmediği sürece şiire olan ihtiyaç sürecek, yani şiir var olma nedenini sürdürecek. Şiirin var olma nedeni bu. Çocuğunuza hayat boyu sürecek bir dostluk, onu gözetip kollayacak bir dost, bir koruyucu melek vermek istiyorsanız çocukken şiir okuyun ona. (İlhan Durusel)
(…) Yaratı alanları arasında ekonomiye en az bağımlı olanı Edebiyat, başbelâsı “Para”ya sırtını dönecek yeni bir kuşak işin çehresini değiştirebilir ancak. İyi edebiyat aç karnına yapılır demiyorum, budala mıyım ben?! Ama iyi, güçlü yapıtları ortaya koyanların pek azı bolluk içinde yüzmüştür. “Nasıl daha derin işler çıkarabilirim” kaygısını taşıyanların soyunun tükeneceğini sanmıyorum, Edebiyat özünde “nasıl daha çok satarım” şiarıyla yaşayanların tekelinde kalmayacaktır. (Enis Batur)
• • •
musica
Bir önceki Dünlük’te bahsetmiştim Kurt Vonnegut’un mezuniyet konuşmalarından: Daha Ne Olsun. 2004 yılında (yani Kurt 82 yaşındayken) Doğu Washington Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, blues’un Afro-Amerikalıların dünyaya sundukları paha biçilmez bir armağan olduğundan açıp şöyle diyor Kurt abi: “Diğer pek çoğunun yanı sıra caz tarihçiliğiyle de uğraşan harika yazar Albert Murray bana, asla tamamen iyileşemeyeceğimiz feci vahşet döneminde, ülkemizdeki kölelik dönemi sırasında, köle sahipleri arasındaki intihar oranının köleler arasındakini katıyla aştığını anlattı. Murray bunu, kölelerin bunalımla baş etme yolu varken sahiplerinin olmayışına bağlıyor. Kölelerin bunalımla baş etme yolu, bluesdu. Bana doğru gelen bir başka şey daha söylüyor Murray: Diyor ki blues bir evden bunalımı kovamaz ama çalındığı her odanın köşesine süpürebilir.”
O zaman, güçlü bir süpürgeyle kederimizi süpürelim mi? Blues’un kralından, BB King’den geliyor: Rock Me Baby
(Böyle diyoruz ya, blues sözcüğünün hüzün, keder, efkar gibi anlamları da var. Hatta Tom Robbins’in romanından bilirsiniz: Even Cowgirls Get the Blues, yani Dişi Kovboylar da Hüzünlenir. Kitabı okuyamazsınız filmi de var, benden söylemesi.)
23.Şubat.18
Oktay Rifat’ın şiirlerini dinlemek ister misiniz? Kendi sesinden hem de! Buradan buyurun.

Onur Çalı



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …