Ana içeriğe atla

"Mihman" : Bir Harf Farkla


Mihman’da Akif Kurtuluş, Kürt meselesi etrafında toplumun farklı kesiminden insanların yollarını inandırıcı bir olay örgüsü ve sürükleyici bir kurgu içinde kesiştirerek, muhtemel ve deneyimlenmesi mümkün insanlık halleri koyuyor okurun önüne.
Romanın özetini vermek henüz okumamış olanların okuma keyfini kaçırabilir. Çünkü okur, yazarın satır aralarına yerleştirdiği ipuçlarını sonraki sayfalarda çözerek ilerliyor; bu da olaylar ve kişiler arasında sıkı nedensellik bağı kurarak okuyanın ilgisini sonuna kadar canlı tutuyor.

Mihman’ın anlatısı, iki ana karakterin yanı sıra on üç tamamlayıcı karakterin iç monologlarından oluşuyor; ayrıca bir anlatıcı yok. Bunların hepsine karakter diyebiliriz sanıyorum, çünkü başarıyla verilen içsel çatışmaları, hataları, zaafları, kullandıkları söylem ve davranışları ile her biri okurun zihninde somut bireylere dönüşüyor. Karakterlerin tamamı yaşadıkları tarihsel kesitte rastlayacağımız, ait oldukları toplumsal kesim ya da grubun değerleri ve “jargon”u ile konuşan, bu toplumun ürünü olan insanlar. Özellikle PKK’lı gerillaların ve MİT’çi karakterin kullandıkları dil, özellikle de söylem, ayrıca bir açıklamaya gerek kalmadan onları ete kemiğe büründürmeye yetiyor. Ustalıkla ve özenle kurulmuş söylem, konuşanın yaşam kültürünü, ideolojisini –ne yücelterek ne de aşağılayarak– dolaysız gösteriyor.
İki ana karakterden ilki (romanda Avukat), öğrenciliğinden beri sol siyasetle ilişkisini kesmemiş orta yaşta bir aydın. Özel hayatında edebiyatla, özellikle şiirle haşır neşir. Kadınlarla ilişkisi inişli çıkışlı, bundan ötürü vicdanı rahat değil, sürekli kendini sorguluyor; bazen de bu vicdani sorgulamalardan kaçmaya çalışıyor. İçkiyle arası iyi, “sıkı” içiyor. Futbolun hayatında önemli bir yeri var, Fenerbahçe’li.
İkinci önemli karakter (romanda Müdür) bir MİT’çi. O da spora, özellikle masa tenisine düşkün, Van’da İl Gençlik Spor Müdürlüğü’ne sözleşmeli antrenör olarak girmiş, asıl işi olan istihbaratçılık görevini bununla kamufle ediyor, masa tenisi takımının başında her coğrafyaya girip çıkıyor. Ordu’lu, Orduspor’la yakından ilgileniyor, içkiye düşkün, kadınlarla ilişkisinde tutuk, yalnız yaşıyor, geride kalmış bir gönül yarası var.
Tamamen karşıt taraflarda olmalarına rağmen Avukat’la Müdür’ün –asıl adlarının yalnızca bir harf farkıyla aynı olmasıyla birlikte düşünüldüğünde– ruh halleri, iç bunaltıları (romanda bazen aynı cümlelerle konuşurlar), içkiye düşkünlükleri, mizaha yatkınlıkları ile birbirinin ötekisi (alter ego anlamında) olduğu söylenebilir. Avukat’ın eski arabası ile Müdür’ün kullandığı araba da marka-model-renk olarak aynıdır. PKK o nedenle MİT’çinin yerine yanlışlıkla Avukat’ı kaçırır. Ruh dünyalarında birbirinin ötekisi olan bu iki kişinin gerçek hayatta da karıştırılmış olması klişe bir tabirle –bu ötekilik ilişkisi açısından– epeyce “manidar”.
Onlarca yıldır süren yakıcı bir sorun etrafında kurulmuş olmasının yanı sıra romanda, yaşanmış olaylar, “faili meçhul” cinayetlere kurban giden muhalif insanlar, siyasi nitelikli cenaze törenleri, kimi futbol maçları, hatta maç skorları, olayların geçtiği cadde, sokak ve diğer mekânlar ile güncel ve gerçek hayata ilmekler atılıyor. Romanın kurgusal dünyası, geri plandaki bu gerçek olayların üstüne oturuyor. Böylelikle yazar etnik ayrımcılık, milliyetçilik, savaş, barış gibi kavramları –soyut olarak ifade etmeksizin– hayatın gerçekliği içinden somutlaştırarak görünür hale getirebiliyor.
Mihman’a politik roman denebilir mi, emim değilim. Yayınevi, kitap sırtında lirik bir siyasi polisiye olarak tarif etmiş Mihman’ı. Yazarının esasen şair olması, yer yer lirik bir tat katıyor belki romana ama polisiye nitelemesi yerinde değil bence. Hikâyesinin ve sıkı olay örgüsünün okuru yakalayan yapısına ve eksilmeyen gerilimine rağmen, romanın polisiyeden farklılığı hem yerel hem evrensel boyutu olan güncel bir konuyu ele alış biçiminde. Roman ne bir suçlunun peşinde ne de polisiye anlamda çözülecek bir sır söz konusu.
Roman, yıllardır gözümüzün önünde yaşanan bir toplumsal trajedinin aktörleri olan sıradan insanların, farkında olmadan bu trajedinin yapı taşları haline gelmesinin bir hikâyesi olarak okunabilir. Yazar, Kürt sorununun bugünkü hale gelmesinin nedenlerini, bireylerin gündelik hayatları içindeki ilişkilerinde, yaşananların bireylerin zihnindeki yansımalarında arıyor.
Romanın siyasi olmasına gelince… Edebiyatın temel işlevi, en genel anlamda hayatın bir imgesinin yeniden üretimidir. Buradan bakınca derinlikli bir toplumsal olay olan Kürt meselesini politikaya dokunmadan ele almak mümkün olmasa gerek. Roman türleri arasında kesin sınırlar belirlemek zor ama politik roman esas olarak politik hayatın içinden tanınan karakterler, onların politik eylemleri, görüşleri etrafında gelişir. O nedenle de Mihman’ı salt politik sorunlara da dokunduğu için “politik roman” olarak sınıflamak gerekmiyor bence. Burada, sıradan insanların yaşadıkları dönemin toplumsal, politik durum ve olayları ile etkileşimleri var sadece. Yoksa Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ını da politik roman saymak gerekebilirdi.
Ayrıca, Mihman bize hayatın bir imgesini sunarken, belli bir politikanın ya da ideolojinin söylemiyle, soyut ilke ve sloganlarıyla değil, onu (bu imgeyi) okura belli bir mesafeden, gözümüze sokmadan, nerdeyse dışarıdan gösteriyor. Herkes hayatı kendi ideolojisinin, dünya görüşünün penceresinden görüyor ve anlamlandırıyor. Ama bu ideoloji o bireylere gerçek hayatta açıklayıcı ve tutarlı gözükürken, yazar romanında başarılı bir olay örgüsü ile bunun aslında bir yanılsama olduğunu, bu tutarlılığın gerçekliğin çarpıtılması ile elde edilmiş bir tutarlılık olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak Mihman, Kürt sorunu etrafında yaşanan trajedinin önemli bir nedenine parmak basıyor. Sorun en yalın haliyle iletişim ve diğerkamlık (şimdilerde empati diyorlar) eksikliği. Yaşadıkları gerçeği farklı algılayan insanlar, kendi algılarında hiçbir şüpheye yer vermeyince ortak bir dil, sahici bir barış dili oluşamıyor. Acının, öfkenin, nefretin dilinin hâkim olduğu yerde, insanlar yanıldıklarını fark ettiklerinde artık geri dönmeleri için vakit geçmiş oluyor, “öteki” ile iletişim kurabilmeleri, sahici bir barış dili oluşturabilmeleri zorlaşıyor. Ne diyor emekli istihbaratçı: “Yaklaşıp bir şeyler söylemek geçti içimden. Söyleyeceğim hiçbir şey beni kesmeyecek, her sözüm ona yalan gelecekti.” (s. 205)
Yazının başında, “Mihman’da Akif Kurtuluş, Kürt meselesi etrafında inandırıcı bir olay örgüsü ve sürükleyici bir kurgu ile muhtemel ve deneyimlenmesi mümkün insanlık halleri koyuyor önümüze” demiştim. Bugünkü verili koşullarda bu meselenin çözümü ne kadar muhtemeldir, bu tartışılabilir ama roman, bakış açılarının birazcık değişmesi ile bunun mümkün olduğunu hissettiriyor.

Murat Gümrükçüoğlu




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…