Ana içeriğe atla

Dünlük 74: “Ama kimsenin günlüğü yoktur kimsenin”


5.Mart.18
İzmir’deki bağımsız kitapçı Yerdeniz Kitapçısı’ndan iki tane Dağlarca kitabı aldım. Biri Dört Kanatlı Kuş, Dağlarca’nın o güne kadar (1985) yayımlanmış 71 kitabı içinden kendi seçtiği şiirlerden oluşan bir güldeste.
Ama kimsenin günlüğü yoktur kimsenin
Yeşil ağaçların günlüğüdür
(…)
Ama kimsenin günlüğü yoktur kimsenin
Geceler karanlığın günlüğüdür
(…)
Ama kimsenin günlüğü yoktur kimsenin
Kişiler Tanrının günlüğüdür
• • •
Antik dünyanın devletleri nükleer silahlarını değil, kütüphanelerini yarıştırırdı. İsa abimizden (yaklaşık) iki asır önce, Pergamon Krallığı’nın kütüphanesi ile İskenderiye kütüphanesi yarış halindeydi. Rekabet kızışınca, o zamanların muteber yazı malzemesi olan papirüsü üreten Mısır Firavunu, papirüsün Pergamon’a satışını durdurur. Olaylar bunun üzerine gelişir…
Zamanın Pergamon Kralı II. Eumenes buyruk verir: Her kim ki papirüse denk bir kağıt icat ede, ağırlığınca kitap evine gönderile! Bunun üzerine Krates (ki ben Krates’i hep Karataşlı olarak düşünürüm; yağız bir Adanalı olarak sevdiği kızı yanına alarak Bergama’ya kaçmış, sığınmış bir bilgindir benim tahayyülümde) ve İrodikos dağ bayır koşturup bir çebiç yakalarlar ve derisinden ilk parşömeni yapıp insanlığın hizmetine sunarlar.

Anadolu’nun son karatabağı İsmail Araç (d. 1933) amcanın el verdiği iki kalfadan biri olan Demet Sağlam Tokbay’ın demesiyle: “Kâğıtsız kalan Bergamalıların icadıdır parşömen.”
Benim sululuklarımı bir tarafa bırakıp Demet Sağlam Tokbay’ı dinleyelim: “Anne karnında ölü doğmuş oğlak derisinden üretilen parşömen zamanla geliştirilip mükemmel hale getirildi. Parşömen ile gelen en önemli buluş ise bugünün kitap formunu alan kodeks şekline bürünebilmesiydi. Yazının ve ateşin bulunması kadar önemli olan bu gelişme sayesinde sayfalarını çevirebildiğimiz ve keyifle okuduğumuz kitaplara sahip olduk. Eğer hala papirüs kullanıyor olsaydık taşınması ve okunması çok güç ansiklopedilerimiz olacaktı.”
Ey cemaat, İrodikos ve Krates için el fatiha!
6.Mart.18
Cemil Meriç, Bu Ülke’de şöyle diyor: “Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar belki açmazlar.”
Demek ki yazdığımız kitaplara perestiş edercesine bağlanmanın bir manası yok. Bütün iş şişeyi doldurmakta, o süreçte elinizden ne gelirse gelir, sonrası kumsalda oynayan çocukların işi, canları isterse açıp bakarlar, istemezse bakmazlar.
• • •
2012 yılında Dikili Belediyesi (Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı ile birlikte) Nazım Hikmet Barış Ödülü’nün ilkini verdi. İlk ödül Yaşar Kemal’indi. Usta davet edilmişti Dikili’ye ama gelemedi, onun yerine bir mesaj yollamıştı.
“Bugün dünyalar yıkılıyor, doğa yok ediliyor ve insanları birer obur canavar haline getiren bir doyumsuzlar toplumu, bir tüketim dünyası yaratılıyor. Hiçbir çağda kötülük böylesine örgütlenmedi ve güçlü olmadı. Gözü dönmüş bir savaş kışkırtıcılığı almış başını gidiyor.
Sanat, gerçek sanat, zulmün, şiddetin, tüketici oburluğun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır. Çünkü ne olursa olsun, her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır. Sanat insanları yalana, zulme, bitip tükenmeyen anlamsız savaşlara, bütün kötülüklere karşı uyarır. Sanatlar içinde özellikle söz sanatları insanlığın gelişiminde öncülük etmiştir. Epopeleri yani destanları düşünelim. Her destan bir yaşama sevinci çığlığıdır, bir umuttur, yaşama bir minnet türküsüdür. Halkta ve doğada karamsarlık yoktur. Halk ve doğa durmadan yaratır; karanlıktan aydınlık, umutsuzluktan umut…” diyordu Yaşar Kemal mesajında. Üç yıldır yok.
10.Mart.18
Neden yazıyorum sorusu sık sık yokluyor, eskiden olmadığı kadar. Daha önce pek çok cevap bulmuştum ama tek nedene indirecek olsam şöyle derdim: İntikam. Evet, intikamımı ancak bu yolla alabiliyorum. Öfkeme ancak böyle nefes aldırabiliyorum: yazarak.
• • •
Bir Film Bir(kaç) Cümle
Dönme Dolap (2017): “Bana mutsuzluğun filmini çekebilir misin Woody?” demişler sanki Woody Allen’a. En iyi filmlerinden biri değil, tipik bir WA filmi. Kate Winslet için bile izlenebilir.
Rembetiko (1983): Hayat rembetiko gibidir, keder de var keder de. Ve fakat kim istemez Marika gibi bir cenaze töreni olmasın. Ben isterim. Doğarken ağladık madem, ölürken gülelim bre!
Contratiempo (2016): Ayrıntı her şeydir, kurgu neredeyse her şeydir!
Sofra Sırları (2018): 9’dan (2002) beri takip ettiğim, Ara’sına (2008) bayıldığım Ümit Ünal’ın son filmi. Edebiyata oldukça yakın bir isim Ümit Ünal (yenilerde bir de romanı yayımlandı), yönetmenliği kadar senaristliği de sağlam. Hatırlarsınız, Hasan Ali Toptaş’ın filme çekilmesi oldukça zor romanı Gölgesizler’in (2009) de altından kalkmıştı. Sofra Sırları’nda da güç bir işe soyunuyor: kara komediye. Başta Demet Evgar olmak üzere oyunculukların da katkısıyla bu işi de kotarıyor Ünal. Muhakkak izleyiniz derim.

Call Me By Your Name (2017): Buruk bir aşk hikayesi. Gırtlağınızı ve burun direğinizi yoracak cinsten.
Le Hérisson (2009): Geç buldum çabuk kaybettim’in Fransızcası. Ya da: Bu dünyada ölüm var.
Life of Brian (1979): Absürd olmasına absürd, eyvallah ama bana göre değilmiş. Fazla şematik, parodiye fazla yaslanıyor. İşin içinde İsa olmasına rağmen bana iyi gelmedi.
Ve bir dizi La casa de papel (2017): Abartıldığı kadar olmasa da izlenesi bir dizi. Tokyo’nun motorsikletle darphaneye girdiği sahne, bizim Kara Murat ya da Tarkan filmlerini aratmıyor. Nedir, bunun gibi birkaç handikabını görmezden gelirseniz sorun yok.
• • •
İnsan, çocukluğunun ve ilkgençliğinin geçtiği kasabanın değiştiğini görünce, bencilce gelebilir kulağa ama bozuluyor. İstiyor ki orası “aynen” eskisi gibi kalsın, hiç değişmesin. Yeni apartmanlar yapılmasın, meydanları değişmesin, çamlığına dokunulmasın… Dönecek bir çocukluğu olsun kim istemez. Nedir, çocukluğun mekanları değiştikçe dönülecek bir çocukluk da kalmıyor.
• • •
Güncel öyküyü, öykü kitaplarını takip edenlerin en fazla edindikleri izlenim şu oluyordur: Ne kadar da birbirine benzer öyküler! Birbirinin aynısı, klişe ve benzer duyarlıklar etrafında dönen, biçimsel açıdan hiçbir yenilik sunmayan öyküler… Çünkü yazarların şahsi deneyimleri sonucu edindikleri türden değil atölyelerde öğretilmiş duyarlıklar bunlar.
Kitapların arka kapaklarında yazdığı türden değil de gerçekten farklı bir yazar, genç (hakkaten genç) bir öykücü okumak isteyenler varsa Furkan Çolak’ı okuyabilirler. “Yıldızsız, Katran Karası” adlı ilk öykü kitabı geçtiğimiz yılın sonunda Raskol’un Baltası’ndan çıktı. Karanlık bir dünyası var Furkan Çolak’ın ama karamsar değil. Terle ve emekle peşine düştüğü sahici bir dili var. Yolu açık olsun!
• • •
Sel Yayınları, nihayet, Salâh Birsel’in günlüklerini de yayımlamaya başladı. Çok güzel haber. Nezleli Karga’dan sonra, Hacivat Günlüğü’nü de bastılar sonunda. Darısı diğer günlüklerin başına. Ada Yayınları’ndan çıkan baskı var bende ama Anakaraya dönünce bunu da alacağım elbette. Sel’in kapakları pek güzel.
• • •
Yanlış hatırlamıyorsam Yasakmeyve dergisinde yayımlanmıştı, orada okumuştum ilkin Aslı Serin’in bir şiirini: “Bakire Kızlar Manifestosu”. O günden beri, o şiirden beri takip ettiğim bir şair. Aslı’nın son kitabı (üçüncü) Değil  2017 Nisan ayında yayımlanmıştı. Ancak okuyabildim:
Saçlarımı kısalttım kazıttım sonra, değil dedim
Duş aldım, oh dedim, temizlik iyidir, değil dedim
Gözlerim 3,5 numara olmuş uzak habire uzak
Aynı yerlere gittim, bira, sigara yasak mı dedim, değil dedim
Not ettim, insan bazen ölmüyor oyy dedim
Yastayım dedim, böyle iyi, değil dedim
Hayat ama işte içinde bunlar da var dediler
Hayat nerede peki, bu değil dedim.
Benzer bir değillemeyi ilk kitabım Eksik Yıl’daki (2012) “mayısıkıntısı” adlı öyküde ben de kendimce yapmıştım: “Hayatın bilgisini veren öğretmenin kitabında, kış gecelerinde annemiz yemek yapar, babamız televizyon karşısında, elinde gazete keyif çatar. Sobanın yanı başında kedimiz uyur değil mi? Değil. O da değil!”
• • •
Türkçede yazılmış en güzel öykülerden biridir Cemil Kavukçu’nun Nolya’sı. Son zamanlarda öykünün bir bölümünü yaşadım sanırım. Önce Ankara’da, sonra Kınık’ta gittiğim, müdavimi sayılabileceğim iki meyhanede de aynı şey oldu: Tanıdığım iki garson işi bırakmış, müşteri olmuşlar. Bir süre sonra patron da olurlarsa öykü tamamdır!

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…