Ana içeriğe atla

Dünlük 76: “Yeşil nasıl istiyorum seni yeşil.”


19.Mart.18
Bilmiyor olmak sorun değil. Nedir, bilmek istememek sorun. Vasatlık sorun. Hiçbir şeyi merak etmemek sorun. “Ben hayatımda hiç kitap okumadım” demek sorun. Bunu utanmadan söylemek katmerli sorun. Televizyon dizilerinden başka bir şey izlememek sorun. O dizilerden “gerçekleri” öğrendiğini sanmak sorun. Bunları sorun kabul etmemek sorun.
Oysa ki sorun, sorun ve de sorun. Yanıt alamasanız bile sorun!
• • •
Ayvalık Belediyesinin çıkardığı aylık dergi Ayda Bir Ayvalık’ın birkaç sayısını görme şansım oldu. Ayvalık’ta yaşayan dostum Turgut Baygın, geçen yaz birkaç sayısını vermişti. Zeytini Çizenler diye bir bölüm var bu dergide, dünyanın dört bir yanından zeytini çizen ressamları, sanatçıları tanıtıyorlar. Derginin son sayısında (Mart 2018, sayı 43) İsrailli ressam Miki Karni tanıtılmış. Bay Karni’nin zeytinlerinden birini paylaşalım biz de…

Latif Sözcükler (Sanki Latif Olmayanı Varmış Gibi): Meserret, meze, mahzen, mizansen, makosen, sathi, halet-i ruhiye, mihenk, tarizde bulunmak, diritnot, derkâr, aftos piyos, kitabet, neşet etmek, melhuz, muaşaka, matruş, kahhar, mesnet, münteşir, ulema, telkin, pösteki, laciverdi, meyil, mehil, müddet, mazhar, mahsur, mayışık, mahir, mütekebbir, müteveffa, tefrika, müteferrik, nevbahar, maruz, mazur, mahfuz, mazruf, zarf.
• • •
Türk resminde naif akımın ustalarından kabul edilen Fahir Aksoy’un “Kürdün Meyhanesi” diye bir kitabı vardır. Can Yayınları baskısı uzun süredir bulunmuyordu, geçenlerde yazmıştım, Mehmed Kemal’in “Öğle Rakıları” kitabının yeni baskısını yayımlayan h2o Kitap adlı yayınevi “Kürdün Meyhanesi”nin de yeni baskısını yaptı. Bir kez de bu yeni baskısından okudum kitabı.
Fahir Aksoy Yeni Hayat Lokantası’nı, namı diğer Kürdün Meyhanesi’ni yazmış. 1944-60 yılları arasında burayı mesken tutmuş müdavimleri tatlısından anlatmış. Kimler kimler yok ki! Edebiyat ve sanat tarihinden bildiğimiz Ceyhun Atuf Kansu, İlhan Berk, Suat Derviş, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Çetin Altan, Cihat Burak, Mehmed Kemal, Suphi Taşhan (onu İş Bankasının Kayıp Şairler dizisinden tanıyordum), Fethi Giray, İlhan Tarus, Fikret Otyam, Orhan Peker, Nurullah Ataç gibi isimlerin yanısıra meyhanenin müdavimlerinden Dayko, Montör Sabri, sahibi Kürt Mehmet, Garson Kambur Hafız, Garson Mustafa, sivil polisler, Ali Nizami Bey, paşazadeler, Mandıracı Zühtü gibi renkli simalar…
“Öykü-anılar” diyor Fahir Aksoy bu kitaptaki yazıları için. Çok doğru bir ifade. Öykü tadında anılar bunlar. Ben en çok “Varlığı Bir Dert Yokluğu Yara” adlı anı-öyküyü sevdim.
21.Mart.18
Bugün bahar bayramı. Bahar resmen gelmiş oluyor bugün. Hava da günün anlam ve ehemmiyetine uygun şekilde ışıltılı, yumuşacık.
Sevan Nişanyan sözlüğüne bakalım: “İran kültürüne ait bir kavram olup çevre kültürlerce (Türk, Ermeni, Gürcü vb.) asimile edilmiştir. Kürd geleneği olarak benimsenmesi modern milliyetçi düşüncenin eseridir.”
Oysa bahar milliyetçi filan değil, modern hiç değil, insan aklının ürettiği düşüncelerle de hiçbir alakası yok. Bugün bahar, taşların arasından fışkıran çiçeklerin, çiçeklenen ağaçların ve velut toprağın bayramı. Kutlu olsun!
Şu da var: Bu kadar zulmün, adaletsizliğin, haksızlığın, acıların ve kederin kol gezdiği minik gezenimizde (gezenin kuzey yarımküresinde) bayram gelmiş neyimize! Nedir, doğa kendi takvimini bozmuyor ve bu, biraz da olsa umut aşılıyor yine de. İyi ki.
• • •
Yıllar yıllar önce, Ankara’ya gelmeden önce, Salı sabahları okul servisine giderken bir Cumhuriyet alırdım ve gazetenin hediyesi kitabı büyük bir hevesle çantama atardım. O Salı Klasiklerinden az okumadım. Geçenlerde bir link buldum, o meşhur Salı Kitaplarını internetten de okuyabilirsiniz, hepsini değil ama çoğunu buradan okuyabilirsiniz.
İşte o Salı Kitaplarından birinden, Konfüçyüs’ün Konuşmalar’ından:
Birisi Konfüçyüs'e dedi ki: “Neden devlet hizmetinde bir görev almıyorsunuz?”
Üstat yanıt verdi: “Şiir kitabında anaya babaya bağlılık konusunda ne diyor? Sen ana ve babana bağlıysan, kardeşlik ödevini yapmış olursun. Bu davranış devleti etkiler ve aynı zamanda hükümetin kurulmasını sağlar. Şu halde, bir insan neden devlet hizmetinde görev alsın?”
Ekmek parası be üstat, beceriksizlikten, başka bir iş tutamaktan. Başka neden olsun!
22.Mart.18
Son günlerin popüler dizisi La casa de Papel’i duymuşsunuzdur. Bağımlılığa yatkın bir yapım var, oturup iki gün içerisinde hepsini izlemiştim izindeyken. Abartıldığı kadar olmasa da izlenilesi bir dizi. Nedir, dizide çalan bir şarkıdan açacağım… 2. sezonun 5. bölümünde Moskova ölüm döşeğindeyken çalan bir şarkı. Acıyı bal eylemiş bir ses. İzleyenlerin muhakkak dikkatini çekmiştir. Dizinin en gıcık olduğum (tav olmak denir bizim oralarda) karakteri Tokyo da ölmekte olan Moskova dayının başındadır, elini tutmuştur.
Kısa bir araştırmadan sonra, şarkının Federico García Lorca’nın bir şiirinden bestelendiğini öğrendim. Ve şiiri buldum: Uyurgezer Romans. Ne Garip Federico Adında Olmak adlı seçkide, Erdal Alova çevirisiyle… bir kısmını paylaşalım şiirin:
Dostum, geliyorum kan revan içinde,
Kabra geçitlerinden.
Bana kalsa, delikanlı
kabul ettim gitti.
Gayrı ne ben benim.
Ne ev benim evim.
Dostum, bari adam gibi
öleyim yatağımda.
Olursa çelikten,
çarşafları Hollanda.
Bak, yaralar içindeyim
bağrımdan boğazıma.
Ak gömleğinin göğsünde
üç yüz koyu gül.
Kokuyor sızan kanın
çepçevre kuşağından
Gayrı ne ben benim.
Ne ev benim evim.
Bari, çıkayım, bırak
yüksek korkuluğa
bırak, çıkayım, bırak!
yeşil korkuluğa.
Suların yankılandığı
ayın korkuluğuna.
Şiirin tamamı için buraya alalım sizi, şarkıyı da buradan dinleyebilirsiniz.
• • •
Senaristliğini ve yönetmenliğini Erkan Tunç’un yaptığı Martı’yı izledik dün. Daha önce dizi yönetmenliği tecrübesi bulunan (Beş Kardeş, vs.) Erkan Tunç’un ilk filmi. Oyunculuk performansları iyi. Hikayeyi de sevdim ama (hikaye yazım diliyle söylersek) sarkan, uzayan, sünen yerler vardı. Bana kalırsa, 137 dakikalık bu film yarım saat daha kısa olabilirdi. Yeni filmlerini takipte olacağım.
Hamiş: Erkan Tunç, Çehov’un Martı oyununa gönderme yapıyor. Oyundan bir sahneyi canlandırıyor filmdeki iki karakter. O zaman, hatırlatmakta fayda var, hepimize, yeniden:
SORİN: Annenin oyununu sevmediğini çıkar kafandan, deliye döndürdü bu seni. Sakin ol, annen sana tapıyor.
TREPLEV: [Elindeki çiçeği parçalara ayırarak] Seviyor, sevmiyor; seviyor—sevmiyor; seviyor—sevmiyor! [Güler] Bak, sevmiyor beni, neden sevsin ki? Yaşamı ve aşkı seviyor o, güzel kıyafetleri seviyor. Bense 25 yaşındayım, ona artık genç olmadığını hatırlatacak kadar yeterli bir yaş. Ben yanında değilken 32 yaşında oluyor, ben varken 43 ve bu yüzden nefret ediyor benden. Modern tiyatrodan hazzetmediğimi de biliyor. Oysa o bayılıyor; tiyatroyu insanlık yararına ve mukaddes sanatı uğruna icra ettiğine inanıyor. Benim içinse tiyatro yalnızca geleneğin ve önyargının aracı.
O küçük üç duvarlı odada perdeler açıldığında, o kudretli dehalar, sanatın öncüleri, bize insanları yerken, içerken, sevişirken, yürürken, paltolarını giyerken gösterdiklerinde ve onların yavan konuşmalarından bir ders çıkarmaya çalıştıklarında; oyun yazarları kılıflarda hep aynı, aynı eski malzemeyi sundukları zaman, işte oradan kaçasım geliyor, tıpkı Maupassant’ın bayağılığıyla canını sıkan Eyfel Kulesinden kaçması gibi.
SORİN: Ama tiyatrosuz yapamayız biz.
TREPLEV: Yapamayız, evet, ama yeni bir biçimde olmalı. Eğer yeni bir biçim bulamıyorsak, hiç olmasın daha iyi!

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…