Ana içeriğe atla

“Tabutumun altı çatlak, beni vuran benden alçak”


Nazım Hikmet’in radyo konuşmalarını, yazılarını, söyleşilerini içeren YKY etiketli Yazışmalar adlı kitabında, Sabahattin Ali’den de açar Nazım. Katıldığı bir radyo programında önce “Kağnı” hikayesini pek sevdiğini söyler, sonra da “Sabahattin Ali bizim Türk edebiyatının büyük şehididir, hürriyet için, milli bağımsızlık için dövüşen Türk halkının büyük şehidi… Ve zannediyorum ki, bizde gerçek halk edebiyatının da ilk kurucularından biridir” der. Ve spikere seslenir: Kuzum şu “Kağnı”yı okuyuverin.
Son yıllarda, nedenini çözemediğim bir şekilde popülerleşen Kürk Mantolu Madonna romanın yazarı Sabahattin Ali (best-seller listelerini takip eden okurlar ancak buradan tanıyacaktır onu), 2 Nisan 1948’de katledildi. Tam 70 yıl olmuş. Maalesef, devlet eliyle katledilen ilk aydın değildi, sonuncusu da olmayacaktı.
Anısına saygıyla az biraz bildiğimizi, çokça da duyduklarımızı okuduklarımızı aktaralım buraya... Yazının sonunda isteyen “Kağnı”yı ya da başka bir hikayesini okusun.

Son zamanlarda anı kitapları, günlükler okumak istiyorum hep. Bizim edebiyatımızda, kültür hayatımızda çok yaygın değildir anı kitapları. Oysa olmalı, çok olmalı çünkü resmi tarihin es geçtiği nice ayrıntıyı ancak anı kitaplarından, günlüklerden öğrenebiliriz.
Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım adlı anı kitabı bu açıdan çok zengin, sözü Zekeriya Beye bırakalım: “Sabahattin Ali’yi ta Resimli Ay zamanından tanıyordum. 1930’lu yıllarda Almanya’da öğrenimden yeni dönmüştü. İstanbul’a gelir gelmez ilk işi Resimli Ay’a gelip bizlerle tanışmak olmuştu. Kısa boylu, sarışın, sevimli bir gençti. Pırıl pırıl yanan mavi gözleri vardı. Az zamanda hepimizin sevgisini kazanmıştı. Çok zeki, çok canlı, kabına sığmayan, cıva gibi bir adamdı. Onu tanıyıp da sevmemek olanaksızdı. Matbaaya daima elinde bir kitapla gelirdi. O zaman en çok sevdiği adam, büyük Alman şairi Goethe ve Alman romancısı Thomas Mann’dı. Onların yapıtları elinden düşmezdi. Nâzım Hikmet, bu gençte yeni ve büyük bir cevher görmüş, onu bir yandan kazanmaya, öte yandan da sanat hayatında yetiştirmeye başlamıştı. Sabahattin Ali, ilk hikâyelerini Nâzım’ın teşvikiyle yazmış ve bu hikâyeler ilk defa Resimli Ay’da yayımlanmıştı.”
Sertel’in anılarından devam edelim. 1930’larda kalmıştık. Oradan İkinci Cihan Harbinin son yıllarına uzanalım. Günlerden bir gün, Sedat Simavi “yeni bir kabiliyetten” söz açar Zekeriya Bey’e. Zekeriya Bey, dostu Sedat Simavi’nin bu kadar övdüğü bu genci “bir denemeye” karar vermiştir: “Ertesi gün odama, kısa boylu, iddiasız, 30 yaşlarında bir genç girdi ve kendisini Aziz Nesin diye tanıttı.”
Aziz Nesin, Simavi’nin övdüğü kadar vardır. Zekeriya Sertel bu yeni gence ne iş verse, röportajdan fıkra yazmaya kadar, hakkıyla altından kalkıyordur. Sessiz sakin işini yapıyordur Aziz Nesin. Sertel’den dinleyelim, bakın kim giriyor sahneye: “Aziz Nesin gösterişi sevmez, sokulganlık göstermezdi. Matbaaya bir gölge gibi gelip giderdi. Onun varlığından hemen benden başka kimse haberli değildi. İşte, Sabahattin Ali’yle bu sıralarda tanışmış, onunla birlikte Marko Paşa adındaki dergiyi çıkarmaya başlamışlardı.”

Marko Paşa başlı başına bir olaydır bizim basınımızda. Cuma günleri (daha sonra da “toplatılmadığı zamanlarda”) çıkan bu haftalık mizah dergisi, Babıâli’de o güne kadar görülmemiş bir tiraj yakalar: 60 binleri bulur. Bu o dönemdeki en baba gazetelerin bile göremediği bir satış rakamıdır. Ancak, sözü fazla yormadan gitmeye çalışalım, dönemin siyasi iktidarlarını rahatsız eder bu muhalif mizah (zaten eğer Salih Memecan değilseniz, yaptığınız mizahın muhalif olmama imkanı yoktur). Kapatılır. Kapatıldıkça da adını değiştirerek inatla sürdürür yayımını: Malum Paşa, Ali Baba, Yedisekiz Hasan Paşa, Bizim Paşa, Hür Marko Paşa… Başta Sabahattin Ali ve Aziz Nesin olmak üzere, yazar ve çizerleri Mustafa Uykusuz, Rıfat Ilgaz gibi isimler muhtelif Paşa’lardaki yazılarından çizilerinden dolayı hapis cezalarına çarptırılırlar. Hapiste değilseler, muhakkak baskı ve polis takibi altındadırlar.
16 Aralık 1946 tarihli Markopaşa’da bir yazı yayımlanır: Topunuzun Köküne Kibrit Suyu. Nedir, isimsiz imzasız yayımlanmıştır bu yazı çünkü daha en baştan bir kaide koymuşlardır Aziz Nesin ile Sabahattin Ali: Markopaşa’daki yazılar imzasız olarak yayımlanacaktır.
Yazının alt başlığı “Milletvekili Cemil Sait Barlas’a pulsuz”dur. Hadise şudur efendim: Gaziantep milletvekili Cemil Sait Barlas meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada Markopaşa için “kökü dışarıda” der. O günden beri Türkiye muhafazakar sağının her fırsatta ağzına sakız ettiği bu amorf suçlama cümleciğinin ilk kullanıldığı konuşmadır bu. Bunun üzerine yukarıda andığım, Cemil Sait Barlas’a hitaben yazılmış Topunuzun Köküne Kibrit Suyu başlıklı yazı yayımlanır Markopaşa’da. “Sayın demeye dilim varmıyor sana” diye başlar yazı ve şöyle devam eder: “Yabancı sermayeye kapıları ardına kadar açarak kul köle oldunuz. Buna karşılık fikre ve ilme gümrük duvarları çektiniz. Bu marifetleriniz yetişmiyormuş gibi, şimdi de bir kök tutturmuşsunuz. Kökü dışarda, kökü havada ve sizler gibi kökü suda… Çok muzip adamsın vesselâm, nerden bulursun bu acaiplikleri?” Yazının tonu giderek sertleşir: “Neden kökümüz dışarda? Tapuları karımızın üzerine yapılmış apartmanlarımız mı var? Biz bu millete, uşaklarımızla, dalkavuklarımızla, metreslerimizle mi bağlıyız? Biz bu vatana, apartmanlarımızın oturduğu toprak parçasıyla mı bağlıyız?”
Bu köklü yazıyı yazan Aziz Nesin’dir aslında ama 3 ay hapse mahkum olan Aziz Nesin değil Sabahattin Ali olur. Çünkü Markopaşa'nın künyesinde derginin hem sahibi hem de yazı işleri yönetmeni olarak Sabahattin Ali'nin adı geçer ve yukarıda belirttiğimiz üzre, yazılar imzasız olarak yayımlanmaktadır. Mahkumiyetin gerekçesi Cemil Sait Barlas’a “yayın yoluyla hakaret”tir.
O meşum güne, Sabahattin Ali’nin katledilişine yakın bir tarihte gerçekleşir yukarıda andığımız olay, 1947’de. Nedir, Sabahattin Ali’nin mahpusa ilk girmesi değildir bu, 30’lu yılların başında da yatmıştır Konya ve Sinop cezaevlerinde. Nitekim herkesin aldırma gönül aldırma olarak bildiği, şarkı olarak dinlediği Hapishane Şarkısı V başlıklı şiirini Sinop Cezaevinde yazmıştır Sabahattin Ali.
Peki, Sabahattin Ali neden yatmıştır Sinop Cezaevinde? Konya’da öğretmenlik yaparken bir dost meclisinde okuduğu şu taşlaması yüzünden:
Memleketten Haber
Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?

Asarlar mı hâlâ Hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?

Cümlesi belî der enelhak dese
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali'nin boynu vurulmuş mudur?
Şiiri okumasının üzerinden 6-7 ay geçer ki Gazi'ye (o zamanlar daha Atatürk soyadını almamıştır Mustafa Kemal) hakaret ettiği gerekçesiyle yargılanır. “Cumhurbaşkanı'na ima yoluyla hakaretten” bir yıl hüküm giyer (26 Aralık 1932). Temyize gider, vay bana vaylar bana, cezası 14 aya çıkar.
Konya ve Sinop cezaevlerinde bir süre yattıktan sonra Cumhuriyet’in 10. Yılı nedeniyle çıkan aftan yararlanır Sabahattin Ali, serbest kalır. Nedir, memurluk kaydı silinmiştir. Çalışmak gerektir. Yeniden başvurur memurluk için. Eski düşüncelerini değiştirdiğini kanıtlaması istenir yazarımızdan. Ancak öyle dönebilecektir memurluğa.
Kötülüğün envai çeşidi var işte, bazen hapse atarlar bazen birazdan okuyacağınız türden kötü şiirler yazdırır, şakşakçılığa zorlarlar sizi. Sabahattin Ali’nin ekmek parası için yazmak zorunda bırakıldığı şu şiire bir bakınız erenler:
Benim Aşkım
Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca
Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor.

Daha pek doymamışken yaşamanın tadına
Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına...
Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına.
Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.

Sensin, kalbim değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensin "Ülkü" adıyla beynimde dimdik duran.
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.

Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye?
Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya.
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi'ye.
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.
Devlet sanatçıları, yazarları, aydınları sevmez. Gerçekten halktan yana olanları, insanı sevenleri, doğruluktan ayrılmayanları, eşitliği barışı savunanları iteler, öteler, sürgüne gönderir, hala uslanmıyorlarsa da öldürür. Cumhuriyet tarihinin en başından bugünlere kadar baktığınızda bolca örnekle karşılaşırsınız.
Bugün de durum aynı değil mi? Fazlası var zulmün, eksiği yok.
Hamiş: Sabahattin Ali’nin kızkardeşi Süheyla Conkman anlatıyor: Onu asık suratlı hiç görmemişimdir. Bazen de kendi kendine söylediği şarkılar vardı ki, hiç aklımdan çıkmaz, duydukça onu anımsarım: “Ata binesim geldi, hay dah dah, yâre gidesim geldi.” Bir de ondan başka hiçbir yerde duymadığım bir şeyler mırıldanır, yengem de “Yeter Sabahattin, kes bu ne biçim şarkı” dedikçe şaka yollu tekrarlardı: “Tabutumun altı çatlak, beni vuran benden alçak, sol böğrüme girdi pıçak, yâr yâr aman...” Meğer kaderinin şarkısı imiş, bilemezdik.

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …