Ana içeriğe atla

Usta Olmaya Kaç Ömür Gerek Usta?


Kalaycı, bakırcı, marangoz, berber, saraç, bakkal, terzi, kunduracı, keçeci, şekerci, köfteci, sayacı, helvacı… Çoğu burada doğmuş, büyümüş, çırak, kalfa, usta olmuş, ihtimal ki burada ölecektir. Bu kasaba ve arasta erkeklerin yazgısıdır. Tek katlı, kiremit damlı, ahşap doğramalı sıra sıra dükkânlar. Her biri başka bir renk boyalıdır. Marangoz Hasanın tahta kurtlarıyla giriştiği kavganın izleri, her dükkânın kapısına, penceresine, parça parça yansır.
Arastada çıraklar birbirini, ustalar hepsini gözler. Gün doğarken her sabah yeniden kurulur çarşı. Sıkıcı geçmişlerini unutmak için ilk kez gelmiş, ilk kez görmüş gibi bakarlar sokaklara, dükkânlara, ağaçlara ve birbirlerine. Sessizliği serçe cıvıltıları, kumru gugukları, karga çak çak’ları bozar. Çelimsiz bacaklar sarsak eller, gönülsüzce su sepeler dükkânın önüne ve sokağa. Süpürgeler mecalsiz savrulur. Gözlerinden uyku akar, kesme kara taştan Arnavut kaldırımlarına. Kalfalar yolda, ustalar evden çıkmak üzeredir. Onlar gelmeden temizliği bitirmelidir çıraklar.

Dükkânını ilk açan, Keçeci Kazım Ustadır. Gömleği yakasız, pantolonu süvari, sakosu yaz kış omuzundadır. İlk gören Koca Yusuf sanır, elleri fırıncı küreği. Çırak tutmaz. Kalfası, yıllardır Süleyman. Her gün bir rulo keçe sararlar. Keçe sararlarken ıhladıkça, dükkân sallanır. Sabah ilk iş sardunyalarını sular. İlk koruğu onun asması tutar ama en güzel razakı, Yusuf Ustanın asmasında olur.
Sayacı Muzaffer, eskiden saraçmış. Zengin çiftlik sahipleri, atına düşkün delikanlılar dükkânının önünde sıraya girermiş. Onun düzdüğü koşumlar boncuklu, rengârenk keçeli, püsküllü, küçük zillerle bezeli bir güzel seyirlikmiş. Hiç evlenmemiş. Delikanlıyken karşılıksız bir sevdaya tutulmuş derler. Adı Zeynep’miş. Kapının önündedir yaz bahar. Makinası Singer’le sarmaş, göz ucuyla gelen geçene bakar. Sesi güzel, buğulu ve tarzı cana dokunur. Hüzzam ve Nihaventtir şarkıları. Deriyi kumaş gibi diker. Canı sıkkınsa mırıldanır Ben küskünüm feleğe, keyifliyse sokağa doğru söyler usul usul Kırmızı gülün alı var. Değme terzilere taş çıkarır deriye işlediği nakışlarla. İşlenirken, şarkılarla nakışlar birbirine karışır.
Dilden düşen, gözden kaçan, kulağa değen her şeyin kaydını tutar çıraklar. Sır küpleri, dilli düdükler. Kendisi de bu yollardan geçtiği için, ustalar çıraklardan ürker. Eğlence olsun diye acemi çıraklara mutlaka yapılır:
“Koş len Rasim Bakkala.”
“Ne alcam usta?”
“On iki gram davul tozu, yirmi sekiz gram minare gölgesi.”
 “???”
“Bak duruyo hala! Fırlaaa!”
Davul kaç kilo, minare on sekiz miydi? Kime sorsam? Gidişi çaresiz, dönüşü perişanlıktır. Unutmaz, bir kenara yazarız Bakkal Rasim’in ve gönderenlerin pis şakasını. Bütün çarşı bilir; her usta, çırakken ah etmiştir bir ustaya. Çırakların ahı, bir gün mutlaka tutar ustaları.
En sevilen ustadır Marangoz Hasan. Çocuğu olmadığı için bütün çırakları yavrum, kuzum diye sever. Ne eliyle ne diliyle fiske vurmaz. Ahşabı çelik kalemle okşaya okşaya, oya gibi işler. Çivi kullanmayı sevmez; sandıkları, sehpaları hep geçmelidir. Boş kaldıkça, kündekari işleri yapar keyfine.  Her marangoz gibi bir parmağı eksiktir. Çırakların gözü, hep o eksik parmağa takılır.
Çarşıda en iyi arkadaşım, komşumuz Berber Remzi’nin çırağı Bekir. Benden bir yaş büyük. Bilek güreşinde yenişemedik henüz. Onun sağı, benim solum kuvvetli. Komşu kızı Selime’ye âşık ama Selime ona bakmaz. Remzi Ustanın bağa gitmesini ondan çok ben isterim. Ustura bilemeyi, kılağı almayı öğretir bana. Kantaşının kaygan yüzünde gezdiririm parmaklarımı sınırsız. Ben de onun pabuçlarını boyarım, hem de badem yağı katarak. Bir de kadife çekerim ki aynasında saçını tara.
Bizim dükkân deri kokar. Kösele kokar, çiriş kokar. Tamire gelen kunduralar ayak kokar. Çocuklar için tek cazibesi, kuş sapanı için bir parça meşindir. Kenan Usta sert adamdır ama çocukları sever. Bazen, bir iki sapanlık meşini, kapı önündeki çöp tenekesine atarken gülümser. Sadece ısmarlama pabuç yapar. Deriler sahtiyan, vidala, kösele ise manda derisidir. Hazır pabuçlar yarı fiyata, İzmir’den alınır. Alınır ama ustamın yaptıkları başkadır; kırışmaz, yırtılmaz. En az beş yıl giyersin. En zoru körüklü çizmedir. Ağalar, beyler yaptırır. Boşnak Hamdi her kış bir çift ısmarlar. İki ağılı, binden fazla koyunu vardır. “Abe aganın, bu sefer ulsun başka renk. Gezerim dere tepe, bi senin cızmalar dayanır kara kışa!”  Yürüdükçe gıcırt gıcırt ses çıkarmalıdır. Ustamın meslek sırrıdır bu ses. İlk giyince, dükkânda şöyle ileri geri biraz yürür, yaylanır, sesi dinler Hamdi Ağa. Beğenirse bana da yirmi beş kuruş bahşiş verir. Çıraklar bonkör müşteriler sayesinde tadarlar tarçını, somatayı, sübyeyi, adaçayını. Kahveci Şaban’a gönderilen çırağın kulağı kiriştedir: “Kendine de bi’şey söyle.”
Çıraklar, arastanın kara kutusudur. Her şeyi görürler, duyarlar, anlatırlar. “Çırak dediğin ketum olmalı amma ve lakin ara ki bulasın” der ustalar. Çarşı çeşmesinden testi, ibrik doldururken veya kahveciye giderken, iki dal arasında şakırlar birbirlerine. Kulağı çekilenler, haftalığı verilmeyenler, küfür yiyenler utanarak da olsa anlatır. İyi ustalara güzelleme yapılır sıcacık. Merhametsiz ustalar, bir süre sonra çıraklığa döndürülse ne hoş olur.

Geçen yaz çarşıda bir gürültü kıyamet, herkes kapılara koştu “kimi vurdular” diye. “Mayk muyk” duymadığım kelimeler. Saçı sakalı karışmış iki kadın iki erkek ve etraflarını sarmış ahali. Sırtlarında çantalar, ellerinde fotoğraf makinaları gördükleri her şeyi çekiyorlar çat çat. Ustam “Gene gelmiş deli gâvurlar” dedi ve tezgâhına döndü. İlk kez “gâvur” gördüm. Demek daha önce de gelmiş bu “gâvur” milleti buralara. El kol hareketleriyle bir güzel anlaşıyor herkes.
“Alaman oolum bunlar.”
“Hadi len hiç mi Alaman görmedik, çilli İngiliz işte.”
“Rum bunlar, Rum. Dedesinin dükkânını ararmış şu gözlüklüsü” dedi Süleyman abi.
Geze geze uzaklaştılar. Aylarca konuşuldu arastada dilleri, giysileri, niyetleri.
Danalya tutmayı, falçata bilemeyi, piyanta çekmeyi, bizle delmeyi Mustafa abi öğretti. Saya giydirmeyi, onun gibi kalfa olunca öğreneceğim. Tezgâhta, ustamla karşılıklı otururlar. İşi yarıya getirip Mustafa abiye devreder. Arada bir, “burası olmamış, sök tekrar yap” derken kaşlarını çatar. Ayak ölçüsünü kendi alır, sayayı kendi keser. Deri kıymetlidir. Köseleler tezgâhın altındaki su dolu kovada bekler. İşlemeye uygun olup olmadığına ustam karar verir. Kovanın yanında her mevsim bir şişe şarap durur. Şarabını kendi yapar. Şişeden ne zaman çektiğini göremesek de dükkâna yayılan rayihasından ve ağzına attığı birkaç leblebinin çıtırtısından hissederiz.
Çarşının izbesindedir Kalaycı Yusuf’un dükkânı. Yüzü, gözü, dişi, tırnağı karadır. Dükkânı ise dipten tavana, kendinden kara. Oğlu bile çırak durmadı. Körük çalıştığında, ocağın kızılı, alevin dili seyirliktir. Nışadır kokusu sokağa taştığında artık bakır sahanları, kocaman kazanları kalaylamaya başlayacaktır. O arada birimiz Yusuf amcayı kızdırır kapıdan: “A be ana, niye verdin beni kalaycıya / Kap kalaylayamıyor, yama yapmıyor vay.”
Bir de pazarın kurulduğu günler aniden peydahlanan Kokucu Arif vardır. Kokucu derler ama ona sorarsanız esansçı der kendisine. Her durumda ismiyle müsemma. Yaz kış köşeli kasket, ceket, pantolon gezer. Çam kozalağı gibi tombul, tıkızdır gövdesi. Sandığın sapını tutmaktan, elleri ayı pençesi gibidir. O küçücük şişeler avucunda daha da küçülür. Hele ki şırıngayla çekip, serçe parmağı kadar küçük şişelere aktarırken, yaprak sarma parmaklarının arasında iyice kaybolur. Üstü camekânlı bu sandıktır bütün serveti. Alüminyum ve camdan, siyah lastik tıpalı, onlarca küçük şişede dünyadaki en güzel kokularının olduğunu iddia eder. Meraklıları vardır: Hacı Emin, Kıranta Recep, Süslü Bekir… Sandığından mürekkep tezgahına yaklaşan olası müşterilere şırıngadan koku püskürtür: Unutmabeni, altın damlası, misk-ü amber, gül yağı, hanımeli… Keyfi yerindeyse ve yakın durursak biz çocuklara da püskürtür bazen.
Okuyan çocuklara sorulur: “Sen şimdi büyüyünce ne olcen len?” diye. Biz çıraklara sorulmaz. Ustan, senin kaderindir; itiraz edemez, vazgeçemezsin. Berber esans kokacak ve elleri hanımeli. Kunduracı deri kokacak tekmil ve elleri çiriş bulaşığı. Marangozun parmağı dokuz. Kalaycılık pis zanaat. Terzilik güzel iş ama parmağına iğne batmasa. Yine de gönlü alınır çırakların arada bir: “Her meslek altın bileziktir oğlum!” Bilekte bir türlü görünmez o bilezik. Doyamadığımız uykular, ayaklara inen karasular, enseye inen şaplaklar ne zaman biter? Usta olmaya kaç ömür gerek Usta?

Servet Şengül

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…