Ana içeriğe atla

Dünlük 81: “Ve yüzünü alıp çıktım. Öğleye doğruydu”


12.Nisan.18
İlhan Berk, “ÖLÜ BİR OZANIN SAĞLIĞINDA YAZDIĞI KENDİ MEZAR TAŞI İÇİN YAZIT” adlı şiirinin sonuna şu iki dizeyi kondurmuştur:
Kalırım bir çağ gelir anarlar
Kalırsam kağıtlarda.
Bu bir umuttur. Bir gün gelir, kağıtlarda, kitaplarda, dergilerde kalmış adımızı birileri görür, okurlar bizi, anarlar, belki de (sonunda) anlarlar.
Necatigil ise kağıtlarda, kitaplarda kalmaya daha hüzünlü bir bakış fırlatır. Hoca’nın “Kitaplarda Ölmek” şiirinden:
Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır, parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
Şiiri şöyle bitirir Behçet Hoca:
O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.
Evet, ölü yazarları gerçekten öldürmek ya da yaşatmak okurun elindedir artık.
Hamiş: İlhan Berk, Necatigil için yazdığı bir yazıda “Şiiri kendisidir. Kendisi şiirdir” der. Necatigil ise “şiirimizin uçbeyi, korkunç çocuğu” diyecektir İlhan Berk için.
• • •
Notos’un yeni sayısında (69. sayı, Nisan-Mayıs 2018) dosya konusu Ferit Edgü. Semih Gümüş’ün Edgü’yle yaptığı söyleşi okunmalı. Özellikle Sait Faik hakkında söyledikleri ilginç geldi bana. Bir de Gümüş’ün “Zaman zaman büyük yazarlara sorulur: Niçin yazıyorsunuz?” sorusuna verdiği cevabı anmalı: “Büyük bir yazar olmadığın için olsa gerek, Bilmiyorum, diyeceğim. Gerçekten bilmiyorum. Saçma olduğunu, bir işe yaramadığını bile bile, insan mazohist değilse niçin yazar? Bilen varsa söylesin.”
Hakikaten, bilen varsa beri gelsin!
13.Nisan.18
Karşılaştırmalı Edebiyat
“Yarayla alay eder yaralanmamış olan” (William Shakespeare)
“Ne bilsin belayı belasız başlar” (Aşık Mahzuni Şerif)

Hakan Günday’ın senaryosunu yazdığı, Onur Saylak’ın yönettiği Şahsiyet dizisi, iyi bir yapım. Hikaye biraz karışık ilerliyor ve yerine oturmayan şeyler var. Vardı, demek daha doğru olur çünkü son birkaç bölümde bazı şeyler netleşmeye başladı. Bir linç vakasının hesabını mı görüyor acaba Agâh Beyoğlu?
Biraz Ümit Ünal’ın 9’unu, çokça da Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı’nı çağrıştırdı bana. Çünkü gizlenen, unutulan günahlar var. Suç var, suçlular var ve hatta: Aslında suçsuz olan yok (mu?). Haluk Bilginer’in muhteşem şekilde canlandırdığı Agâh Beyoğlu en sonunda kendini de mi öldürecek? Dizideki hayali Kambura kasabasında (Gölyazı’ymış orası, kuşbakışı muhteşem görünüyor) yıllar önce gerçekleşen olayda, kasaba halkı evi yakarken Agâh Bey sadece izlediği için kendisi de mi suçlu? Sadece izledi mi yoksa linçin elbirliğiyle (devlet millet el ele) üstünün örtülmesinde payı mı var? Bakalım, göreceğiz herhalde ilerleyen bölümlerde. (Çok ince bir şey vardı son bölümlerden birinde, ya da bana öyle geldi, Cansu Dere'nin canlandırdığı cinayet masasının tek kadın polis memuru Nevra Elmas karakteri, "seri katil" Agâh Bey'i kastederek "O katili bulacağım!" dedi. Ve fakat tam da bunu söylediği anda, yukarıda görüyorsunuz, arkasında o güzel insanlar vardı.)

Bu yeşil saçlı arkadaş Mary River kaplumbağalarından. Adını bilmiyoruz çünkü ad koymak insan hastalıklarından biri. Kendisi Avustralya’da, Queensland’deki Mary nehrinde yaşıyor. İnsanın yok ettiği türlerin arasına karışmak üzere.
İnsan denen kötülük kumkuması, yakında kendinin de fişini çekecek, az kaldı. İnsanlık kendi işini bitirdiğinde, işte ancak o zaman rahat edecek cümle mahlukat.
15.Nisan.18
Bazen okuduğunuz bir deneme, öykü ya da şiir, yakınlarda izlediğiniz bir filmle çakışır kafanızda. Ya da bana öyle olur. 2008 yapımı Tehlikeli Oyun’u (Die Welle) izledikten sonra, Memet Baydur’un Ucello’nun Kuşları adlı denemeler toplamında okuduğum şu satırlar düştü aklıma: “Sorgulamak, ahlaksal bir tavırdan daha önemlidir. Sorgulamak, anlamanın başlangıcıdır. Anlamadan yargılamak isteği, ideolojileri ve dinleri doğurmuştur. İnsan, birinden biri haklı olsun ister.”
Ve biliriz ki bu ideolojiler arasında en müflisi, en aşağılığı milliyetçiliktir. Kimse kendini kandırmasın: milliyetçik ile Nazizim ya da faşizm öyle uzak akraba filan değiller. Bayramdan bayrama görüşüyor değiller. Bilakis, aynı apartmanda altlı üstlü oturuyorlar. Çat kapı girip çıkıyorlar birbirlerine.
Tehlikeli Oyun’da insanların tek adamcılığa, ötekiyi dışlamaya nasıl meyyal oldukları anlatılıyor. Hala sorgulamayı, anlamayı bırakmamış insanların işi çok zor. Baksanıza, uzun tarihindeki savaşlardan kıyımlardan hiçbir ders almışa benzemiyor kalabalıklar. Ve onların, kendilerini temsil etsinler diye seçtikleri yöneticiler.

2016 Oscar’larında “En İyi Film” seçilen Spotlight’ı izlemiştim. İyiydi ama ne yalan söylemeli, çok da bayılmamıştım filme. Aynı yönetmenin, Tom McCarthy’nin, Hayatin İçinden (The Station Agent, 2003) adlı filmini ise uzun bir öykü okur gibi izledim. Uzun bir Amerikan öyküsü okur gibi izledim. Hayattan, trenlerden, yalnızlıktan, dostluktan ve sevgiden bahis açan uzun bir Amerikan öyküsü okur gibi izledim. İyi bir öykü okur gibi izledim. (Öykünün başkahramanı Finbar’ı canlandıran Peter Dinklage’i Three Billboards Outside Ebbing’de izlemiştim. Burada döktürüyor.)
Tahsil gördüğüm alanlarda ya da yoğun biçimde emek verdiğim uğraşlarımın sonunda hep aynı noktaya vardım: Susmak, caymak, geri çekilmek... Lisans’ta “mütercim-tercümanlık” okudum, çevirinin aslında namümkün olduğuna kanaat getirip çeviri yapmaktan mümkün mertebe kaçınmayı öğrendim. Neredeyse çocuk yaşlarımdan itibaren şiir ve şiir üzerine okudum. Şiir yazmaktan imtina etmeyi öğrendim nihayetinde. Hele güncel şiir üzerine topa girmenin ölüm tehlikesini barındırdığını anlamam çok uzun sürmedi (öğrenmemiş olsaydım bugün burada, karşınızda ve hala yazıyor olamazdım). Yüksek lisansta toplumsal cinsiyet meselelerine (bölümün o zamanki adı Kadın Çalışmaları idi) el attım, epey yoğruldum, kendime bakıp düzeltmeye çalıştım. Bir yandan da “Eee siz derste kek tarifi mi alıp veriyorsunuz birbirinize?” yollu eril “şakalara” maruz kaldım, pes etmedim ve fakat sonunda yine aynı yere vardım: Erkek olarak, kadına dair hiçbir meselede öne çıkma, söz alma. Tehlikeli ve yasak! Senin tüm yapabileceğin, oğlum Onur, kendi “erkekliğini” düzeltmeye çalışmak. Bu, uzun ve meşakkatli bir yoldur. Bir derviş gibi sessizce, karınca adımlarla yürü bu yolda. Ha, bir de “doktora terk” kariyerim var: Dinler Tarihi denilen uçsuz bucaksız bir engin alan. Buradan ise “dinler ve tanrı hakkında zinhar konuşma” düsturuyla çıkabildim.
Nedir, kimseye çaktırmadan devam ediyor yukarıda andığım meraklarım, uğraşlarım. İşte bu nedenle, Yüz Kitap’ın son güzelliği Chicago Kıyıları’nda Siyah Meryem (Siyah Madonna veya Siyah Bakire) tablosuna rastlayınca heyecanlandım. Bilmiyordum böyle bir şey olduğunu. Ama yıllar yılı düşünüp dururdum kendi kendime, Orta Doğulu İsa abimiz, nasıl sarı saçlı mavi gözlü olabiliyor diye…
• • •
Necatigil, Bile/Yazdı’da şöyle der: “Ara sıra uzaklaşın şiirden, üstüne düşmeyin, o sizi istemiyorsa boşunadır direnmeniz (tıpkı aşktaki gibi).”
Parantez içine, haddim olmayarak, ekleme yapıyorum: tıpkı öyküdeki gibi.
18.Nisan.18
Yıllardır duyarız. Ne kadar gerçek bilinmez ama söylenip durur: 1453 yılının 29 Mayıs’ında o zamanlar daha “Fatih” ünvanını üstüne giymemiş olan II. Mehmet ve elbette binlerce askeri, can çekişmekte olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans’ın) kapılarına dayanıp Konstantiniye şehrini ele geçirmek üzereyken Hristiyan din alimleri oturmuşlar, meleklerin cinsiyetini tartışıyorlarmış.
Ben bunu her duyduğumda bir oda dolusu sakallı adamın bağdaş kurup oturmuş halde ciddi ciddi tartıştıkları bir sahne gelir gözümün önüne. Tartışmanın en hararetli anında kapı tekme sille açılır. Bizim sakallı başlı teologların, kapıyı açan üstü başı kan revan içinde kalmış yeniçeri ağasına bakıp hiç istiflerini bozmadan şöyle dediklerini hayal ederim: “Buyrun ağam, birine mi bakmıştınız?”
Benim muhayyilem oldum olası tuhaftır zaten. Siz bana bakmayın. Nedir, bu rivayetin kıssası da şudur: Memleket meseleleri alev alevken, devletler yıkılır devletler kurulurken “meleklerin cinsiyetlerini tartışmak” olacak iş değildir. Kendini bilmezliktir.
Ben artık “meleklerin cinsiyetini tartışan” din alimlerinin tarafındayım. Çünkü sütliman bir iklim, rahat ve sakin bir ortam beklerseniz bu topraklarda, çok beklersiniz. Hiç öykü yazamazsınız örneğin, hiç okuyamazsınız, hiç film izleyemezsiniz. İlhan Berk’in bir kitabında yer alan bir şiirin, kitabın sonraki baskılarında olmadığını “keşfedip” bunu tartışmaya açamazsınız çünkü o durumda “meleklerin cinsiyetini tartışan” teologların durumuna düşersiniz. Dalga geçerler, küçümseyip alaya alırlar sizi. Oysa zaten, teolojinin önemli konuları arasında olabilir meleklerin cinsiyeti. Ve sizin seçim tarihlerinizden daha mühim olabilir İlhan Berk’in bir şiiri…
• • •
Cemal Süreya'nın “edebiyatımızın mareşali” dediği Muzaffer Buyrukçu’nun öykülerinin romanlarının yanısıra günlükleri de var. Ben şimdilik sadece “Sıcak İlişkiler” kitabına el atmış durumdayım. Buyrukçu’nun günlükleri enteresan. Bir güne başlayıp bitiriyor, sonra birkaç sene atlayıp başka bir güne atlıyor. Bu metinlere, alışıldık anlamıyla günlük demek ne kadar isabetli olur emin değilim (zaten Sıcak İlişkiler’i “anı” etiketiyle basmış Adam Yayınları). Öyle ya da böyle, çok ayrıntılı, öykü tadında metinler bunlar. Edebiyat tarihinden aşina olduğumuz isimlerin olmadık, tuhaf, çok özel hallerine şahit oluyorsunuz. Öyle bir anlatıyor ki Buyrukçu, sanki siz de Orhan Kemal ve Allah Edip (Cansever)’le aynı masada oturuyorsunuz. Üstelik Buyrukçu, şahit olmadığı ama başkalarından dinlediği olayları da katıyor metnine. Hatta ve hatta, anlattığı kişilerin zihnine girip konuşturuyor onları. Çok keyifli ve ilginç anılar, günlükler bunlar.
27 Eylül 1969 günüdür, (internet sağ olsun) günlerden Cumartesidir. Muzaffer Buyrukçu ve Atilla Özkırımlı, Erdal Öz’ün işlettiği Zafer Çarşısı’ndaki Sergi Kitabevi’ne uğrarlar. Orada İlhan Berk ile Fethi Naci oturuyordur. Erdal Öz ortalıkta gözükmüyordur çünkü Fethi Naci’nin bir gece önce kırdığı gözlüklerini yaptırmak için çıkmıştır. İlhan Berk, Fethi Naci, Atilla Özkırımlı ve Buyrukçu dükkandan çıkıp Ulus’a giderler, oradan Çıkrıkçılar Yokuşu’na vururlar (İlhan Berk şiirini yazmıştır oranın), Ankara kalesine çıkıp gezerler. Oradan içmeye giderler, olaylar gelişir. Bizim buraya tüm bu olayları almamıza imkan yok. O nedenle kısacık bir alıntıyla yetineceğiz: İlhan Berk yakında Bulgaristan’a gidecekti. Daha önce de Macaristan’a gitmiş ve oradan kaldığı otelin bulunduğu bir kartpostal yollamıştı Papirüs’e. Odasını işaret etmiş, “İlhan Berk bu odada yattı,” gibi bir yazı da yazmıştı. “Gezi benim için önemli şimdilerde, ..kerim şiirin geçmişini,” dedi. Fethi Naci, İlhan Berk’in yüzüne şaşkınlıkla baktı ve sövmesinden hoşlandığını belirten bir kahkaha attı, koluma girdi.
Buyrukçu’nun sorması üzerine biraz Ankara tarihinden bahsettikten sonra şöyle der Berk: “(…) Ben eski Ankara’nın bazı sokaklarını yazdım. Burada bambaşka, derin, şiirsel bir yaşam var. Yazmak gerek. Her şeyi yazmak gerek. Fransızlar Paris’in bütün sokaklarını yazmışlar; şiiri, edebiyatı her şeyden çıkarmalı, seçmemeli. Şu şiirdir, bu da değildir, yok öyle şey!”
Berk’in bu sözleri, Memet Fuat’ın onun hakkındaki yargısını doğrular nitelikte: “Ben İlhan Berk’in eleştirmenliğini, daha doğrusu, kuramcılığını sevmem. Şairliği başka. Şairliğine söz yok. Onun dokunduğu her şey şiire dönüşür.” (Yaşlı Bir Şaire Mektuplar, Altıncı Mektup)
Hamiş: Yine Altıncı Mektup’tan: Şiir kitabı deyip geçme... İlhan Berk Galata’yı gönderirken bana yazdığı mektupta, “Galata bir gün yakılırsa hiç kuşkun olmasın bu kitapla yeniden kurulabilecektir,” diyordu.
• • •
Latif Sözcükler (Sanki Latif Olmayanı Varmış Gibi): istihsal, müemmen, şavalak, vetire, merhale, müzahrefat, gevmek, derakap, çemirlemek, hagaragort, şirelenmek, indifa, letafet, mukassi, muvaffak, murafaa, cüruf, muhtelif, maaile, tir(h)andil, sezinlemek (Memet Fuat’ın Yaşlı Bir Şaire Mektuplar’ından) lengerendaz…
• • •
Yeri gelmişken ufak bir hatayı da düzeltelim. İlhan Berk’in sokakların yazma hevesinden açmıştık yukarıda, nitekim Pera kitabında yer alan İLHAN BERK ŞAHKULU BOSTANI SOKAĞI’NI VE LÜLECİHENDEK CADDESİ İLE ALAGEYİK SOKAĞINI VE DE SALÂH BİRSEL'İ ANLATIR adlı şiirinde bu hevesinin bir yansımasını okuruz. Nedir, ufak bir hataya düşmüş ve şöyle demiştir Salâh Bey hakkında: “Birsel’in bu sokaktaki evi, sonra da bu sokağı sevdiğini söylememize bilmem gerek var mı? Bu sokak değil mi ki 20-30 adım sonra Pera’ya çıkıyordur, öyleyse doğma büyüme bir Peralı olan yazarımız daha ne ister? Lebon’da ya da Markiz’de çayını yudumladıktan sonra, kendini İstiklal Caddesi’ne atmak işten bile değildir. Hem Pera’yı o da bir aşağı bir yukarı dolaşmak için seviyordur. Hem belki de daha iki adım atmadan, önüne ya Oktay Akbal (Fatihli olan Oktay Akbal), ya Naim Tirali, ya Lütfi Özkök, ya Sabahattin Kudret, ya da Sait Faik (Beyoğlu’nda deli danalar gibi dolaşan sevgili Sait Faik) çıkıverecektir.”
Düzeltmiş olalım: İki gözümüz Salâh Bey, doğma büyüme Peralı değildir. Bandırma’da doğmuş, çok kısa bir süre sonra İzmir’e geçmiş ve ilkgençliğini İzmir’de eylemiştir.
Hamiş: Tesadüfe bakın siz, Sait Faik’in İstiklal Caddesinde deli danalar gibi dolaşmasına, Buyrukçu’nun Sıcak İlişkiler’inde Edip Cansever ve Buyrukçu da değinirler, hatta enine boyuna tartışırlar.

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …