Ana içeriğe atla

İlk Göz Ağrısı (28) : Pelin Kıvrak ve “Hiçlikte İhtimal Var”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı 



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Çok küçük yaştan itibaren düzenli olarak günlük ve seyahat defteri tutarım. Son birkaç yıldır da karşılaştırmalı edebiyat alanında doktora çalışmaları yürütüyorum. Bu süreçte doktora tezinden edebi makaleye, eleştiriden kişisel denemeye pek çok farklı tür deneyimledim. Çerçeveleri az çok çizilmiş olan bu türlerin dışına çıkmak istediğimde ise kendimi ilk gençlik yıllarımdan beri tuttuğum notlardan kurgusal metinler yaratırken buldum. İlk kitabımdaki öyküler böyle ortaya çıktı... Yani diyebilirim ki uzun zamandan beri mesleğim ve özel hayatımın merkezinde yazmak var; türü ne olursa olsun. Dolayısıyla yazarlık serüvenimi kitap öncesi ve kitap sonrası diye ayırmakta güçlük çekiyorum. Hevesin objesi kitap değil, yazmaktı hep. Kitabım çıktıktan sonra “kitaplı bir hevesli” oldum sadece.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Hayatımın bu döneminde anlatmak istediklerimi en etkili biçimde öykülerle anlatabileceğime inanıyorum. İçinizde söylenmesi gereken sözler olduğunu hissettiğinizde onlar ne şekilde  dışarı çıkmak istediklerini size sezdirirler zaten... Hiçbir zaman masa başına geçip “ben bugün  öykü yazmayı deneyeceğim” dediğimi hatırlamıyorum. Bir karakterle karşılaşıyorum, bir hikaye duyuyorum, bir mekânı gözlemliyorum, sokakta oynayan bir çocuk görüyorum ve akşam yastığa başımı koyduğumda içimde hikayelerin biriktiğini fark ediyorum. Onları yazmaya başladığımda da uzunlu kısalı öykülere dönüşüyorlar.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?
Öykü dosyamı ilk olarak Varlık Yayınları’na gönderip 2017 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazandım. Ödül de dosyanın kitap haline dönüştürülmesi olduğundan yayınevi seçmeme gerek kalmadı. Yayınlanma süreci ise son derece keyifli geçti. Tek bir kötü anım dahi yok.  
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde roman, şiir ve öykü yazarı Mehmet Erte ile birlikte çalıştık. Büyük bir titizlikle eğildi eserin üzerine. Elbette razıyım; hatta onunla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?
Sanırım hayatımdaki en güzel değişim okurlardan gelen yapıcı eleştiriler ve yorumlar sayesinde kendimi yazar olarak daha iyi tanımam oldu.
Telifini alabildin mi/alabilecek misin?
Evet, tabii ki. Her şey sözleşmeye uygun ilerliyor.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
Kitabım çıkana kadar Türkiye’de hiçbir dergide eserim yayınlanmadı. On bir yıldır yurtdışında yaşadığım için çevrimiçi dergiler dışında yayınları takip etmekte epey güçlük çekiyorum maalesef. Ama “pişmek” metaforuna sadık kalacak olursam sıcak bir mutfakta değil de dışarıda piştiğimi söyleyebilirim. Son on yıldır çok seyahat ettim; farklı ülkelerde yaşadım ve mesleğim sayesinde bulunduğum yerlerin edebiyat ve sanatıyla da yakından ilgilenme şansım oldu. Biriken gözlemlerimin ışığında mekanlar, diller, kavgalar, acılar, insanlığın paylaştığı ortak duygular üzerine düşünmeye başladım. Hala devam eden pişme sürecimin dergilere öykü kabul ettirip adımı duyurma kaygısıyla değil, yazar sesimi bulma dürtüsüyle ilerlediğini düşünüyorum. 
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
Ailem ve yakın çevremdeki herkes yazıyla olmasa bile edebiyatla ilişkimin ciddi olduğunu biliyordu; bu yüzden şaşırmadılar ya da bakış açıları değişmedi. Akademik çevremde ise kitap çıktıktan sonra -ve kazandığım ödülle ilişkili olarak- artık tam zamanlı öykü yazarı olup akademiyi bırakacağımı düşünenler oldu. Fakat benim böyle bir planım yok. Çok sevdiğim bir profesörüm “ilk kitabının çok beğenilmesi bir yazarın başına gelebilecek en kötü şeydir,” demişti bir keresinde. Kitabımın ilk baskısını elime alana kadar ne demek istediğini anlamamıştım. Ama şimdi görüyorum ki ilk kitaptaki eksiklikler, okuyucunun eleştirdiği kısımlar, “yapsaydım iyi olabilirdi” dediğim şeyler beni daha iyi eserler vermek için kamçılıyor. Bunun bir özgürlük ya da ilham alanı olduğunu söyleyebilirim. Dokunulmazlık zırhı kazandırdığını hiç düşünmedim ama ben fark etmeden kazandırmışsa da geri almasını yeğlerim. Eserler onları okuyanların üzerlerine düşünmeleri, yeri geldiğinde tepki göstermeleri ve karşılarındaki metin sayesinde kendilerini ve başka insanları daha iyi tanımaları için var. Bir eserin ve/veya yazarının dokunulmazlık zırhıyla kaplanması düşüncesi sezgilerime aykırı geliyor.
Peki, bundan sonra?
Önümde yazılmayı bekleyen üç yüz sayfalık bir doktora tezi var. O biter bitmez yeni öykü kitabıma başlayacağım. Umuyorum ki içimdeki öykü karakterleri sabırsızlandıkça tez süreci de hızlanacak.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …