Ana içeriğe atla

Dünlük 83: “Sözcükler, sevgili sözcükler…”


30.Nisan.18
Sevim Burak, oğluna yazdığı mektuplardan birkaçında bir ilan olayından bahsediyor. Başlarda çok açık olmayan olay giderek netleşiyor ve biz de anlamaya başlıyoruz. Meğer oğlu Karaca Borar, Afrika Dansı çıktığında çok heyecanlanmış ve o sıralarda yurtdışında olduğundan “sevincini somut olarak” paylaşamadığından annesine sürpriz yapmak istemiş ve Ali Poyrazoğlu aracılığıyla Milliyet Sanat dergisine ilan vermiş.
Sevim Burak’ın dediğine bakılırsa ilan epey patırtı koparmış: “Millet meyhanelerde bu ilanı kim verdi? diye günlerce konuştular ve ilk önce Milliyet Sanat’ı kınadılar.” Bunun üzerine, Milliyet Sanat dergisi yönetimi Murat Belge’yi aracı kılarak Sevim Burak’tan “bu ilan oğlum Karaca tarafından verilmiştir” diye açıklama yapmasını istemiş. Sevim Burak reddetmiş bu açıklamayı yapmayı. Şöyle yazıyor o sıralarda Amerika’da bulunan oğluna: “Amerika’da para, reklam geçerli olabiliyor. Ama burada reklam için bir yazarın ilan vermesi hoş karşılanmıyor.”
Ah Sevim Hanım ah, bugünlere, sosyal medya çağına yetişebilseydiniz keşke, ne rahat ederdiniz efendim. Bugün yazan çizen herkes, hepimiz, kendi kitaplarımızın reklamını yapıyoruz sosyal medyada rahatça. Hiç mahcubiyet filan duymadan. Hepimiz, yazan çizen herkes yapıyor bunu.

Barış Bıçakçı dahil değil.

Latif Kelimeler: kukuleta, üvendire, ondüle, itimat, iftihar, mürettip, teferruat, matbuat, metruk, meçhul, semt-i meçhul, ifrat, tefrit, müşkül, mesul, girdi, yiv, fırdöndü, kasket, merasim, vasıf, müştereken, teçhizat, taife, münasebetsizlik, müktesebat, misal, kadük, muharrir, edip, müellif, mükellef, muhakeme, muğlak, muallak, mükafat, martaval, ölet, kıran, hırpani, muhterem, muhayyel, encam, serencam, sergüzeşt, münakaşa, hurdahaş, hususi, matuf, maşatlık, hatırşinas, müşkül, müşkülpesent, kaşane, muayyen, nazari, kokoz, mezalim, muzır, muallim, maşrapa, mendebur, muhterem, berhudar, nümayiş, temaşa, tekaüt, meri, mezura, yüksük, hatıl, kubbe, bitamam, layemut, mezmur, keyfekeder, andakondu, tevafuk, tevakkuf, menşe, yalınkat, mazbut, minevvel minahir, mutena, muteber, kefiye, varakpare, kıtık, mürebbiye, menkıbe, vicahi, dalyan, mihrak, yuvar, odak, badire, basiret, mündemiç, berk, mensucat, cemaziyülevvel, merbut, abus, kıtal.
2.Mayıs.18
İlan meselesini kafamda evirip çevirirken aklıma Aziz Nesin düştü.
Aziz Nesin’in Geriye Kalan adlı kitabının yayımlanması, o klişe deyimle “Aziz Nesinlik” bir hikaye. Yıl 1953. Aziz Bey, 16 aylık tutukluluktan sonra Nevşehir Cezaevi’nden tahliye olur ve fakat başında bir polisle döner İstanbul’a. Çünkü 16 ay da gözetim altında kalacaktır. Artık bir “sakıncalı piyade” olduğundan kimse ona iş vermek istemez. Para kazanmak zorundadır. İşte bu para kazanma baskısı yöneltir onu Geriye Kalan’ı bastırmaya. Evvelce Marko Paşa’da yayımlanmış yazılarını toparlar. Borç harçla kağıt alır, kitabı dizdirir, parasızlıktan kitabın kapağını dahi kendi çizer ve kitabı bastırır. Bastırır bastırmasına da reklamını yapamadıktan sonra neye yarar? Kitabın ilanı için üç gazeteye başvurur, hiçbiri yayımlamaz ilanı. Aziz Nesin adını gördüklerinde naylon görmüş beygir gibi ürkerler. Dedik ya, sakıncalıdır Aziz Bey. Parasızdır zaten, üç beş kuruş kazanmak için bastırdığı kitabın borçları da binmiştir üstüne. Peki, şimdi ne yapmalı? Sonunda çıkış yolunu o ince zekasıyla bulur Aziz Bey. 25 Ocak 1953 Pazar günkü Cumhuriyet’te şöyle bir ilan çıkar. İsimsizdir.

İlanın altında da bir not: “GERİYE KALAN. Salı günü çıkıyor. Satış yeri: Ankara Caddesi No 59”
Can Baba "Saint Aziz" dermiş Aziz Nesin'e. Siz çok yaşayın aziz Aziz Bey!
• • •
Öyleyse yeryüzü, bu en büyük kitap, hep yazılmalıdır. Sözcükler, sevgili sözcükler yerlerinden oynatılmalıdır, yeni bir yaşam adına. Yeryüzünün bir yerinde bir yaşama gerçekleşmiş, en güzel, en somut sözcükleri bekliyordur. Acunun bir başka köşesindeyse eşitsizlikler doruğa çıkmış, en yalın, en terörcü sözcükler bulunmalı ve sürülmelidir. Bir başka yerde de sular artık yatağından çıkmış ve “kıyametler belirmiştir.” Yani her şey, her şey yazılmak, yazılmak istiyordur. (İlhan Berk, Yazmak Denen Cehennem)
Böylesine kavramadıkça yazmayı, böylesi bir heves, tutku, arzu duymadıktan sonra neye yarar yazmak? Poz kesmek, imza-söyleşi yapmak, sosyal medya “meşhuru” olmak için kullanışlı bir araçtır olsa olsa. Öylesi de olabilir yazmanın. Olabilir olmasına da ben almayayım.
8.Mayıs.18
Beş dakikada olup bitmiş bir olayı 25 dakikada anlatan insanlar var, denk gelmişsinizdir. Ayrıntılar ayrıntılar ve ayrıntılara boğarlar hem sizi hem kendilerini. Uzun uzun anlatırlar. Ben bu türden insanlara maruz kaldığımda hep şunu düşünürüm: Keşke bu muazzam yeteneklerini roman yazmakta kullansalar. Çünkü romanı okurken sıkıldığımızda kitabı tutup fırlatma seçeneğimiz mevcut. Nedir, dinlerken bunu yapamayız. En iyi ihtimalle, dinler gibi yapıp hayallere dalabiliriz. Yazık değil mi bize!
9.Mayıs.18
Ne diyordu Sinek Isırıklarının Müellifi Cemil: “Aforizma belki bilmek demek değildir ama bilmek çabasıdır, ona en azından bir başlangıç önermesine verilen değeri vermek gerekir. Şu da yeteri kadar açık değil mi: Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar.”
Herman Hesse’in muhtelif konularda çiziktirdiği aforizmalarından mürekkep “İnanç da Sevgi de Aklın Yolunu İzlemez” adlı kitaba başladım. Daha en başta bir sevgili sözcüğe rastladım. Kitabın çevirmeni Kâmuran Şipal, “sözveri” diye bir sözcük kullanmış. Ben sözlüklerde bulamadım ama cümlenin bağlamından anladığım, “vaat” yerine kullanmış bu sözcüğü Kâmuran Bey.
Hesse’in ağrı kesicilerine daha sonra geleceğim.
• • •
Arada edebiyat dışı okumalar yapmak iyi oluyor, perde arası gibi, teneffüs gibi. Bir Dönem İki Kadın Oya Baydar ile Melek Ulagay’ın “birbirlerinin aynasında” yaptıkları uzunca bir sohbetten oluşuyor. İkili, kendi deyimleriyle “farklı duygular, farklı dürtülerle, farklı ortamlarda ama aynı amaca doğru, paralel çizgiler gibi kesişmeden akıp geçen iki yaşam; iki kadın hikâyesi” anlatıyorlar. Türkiye’nin 1950’li yıllardan başlayan ve sohbetin yapıldığı 2010’a kadar uzanan tarihini de okumuş oluyoruz aslında. Elbette, iki kadının gözünden. Bu iki kadın ki özellikle 60’lı yılların sonundan başlayıp 90’lı yılların başına kadar sol siyaset içerisindeler bir şekilde, “aktif” denebilecek roller üstlenmişler. Açık sözlülükle anlatıyorlar. Ben şahsen çok şey öğrendim, özellikle 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemlerinin ruh halini, bu süreçlerin içinden geçen iki kadının gözünden görünce daha iyi anladım. Epeyce hacimli kitabı ilk elime aldığımda “biraz karıştırıp bırakırım” diye düşündüm ama öyle olmadı. Elimden düşüremedim.
Manzarayı tamamlamak için, “okunacaklar” sırasına kaynak yaparak Elvada Alyoşa’yı öne aldım. Sonra Suat Duman’ın yeni polisiyesi var sırada, Mahir Ünsal Eriş’in son romanı, Fethi Naci’nin anıları, Zambra'nın yeni çevrilen kitabı, Memet Baydur’un oyunları…
Dua eden bir insan değilim ama okumaya niyetlendiğim kitapları düşününce “Ulu manitu bana on yüz bin milyon saat bağışlasan da şu kitapları okusam be hacı” diyesi oluyorum.
• • •
Hermann Hesse’den bir ağrı kesici: “Bir savaş durup dururken çıkmaz ortaya, insanların bütün diğer girişimleri gibi önceden hazırlanır, olabilirlik kazanması ve gerçekleşebilmesi için pek çok kişinin bakım ve çabasını zorunlu kılar. Ama savaşı isteyen, hazırlayan ve insanlara telkin edip benimsetenler, savaştan yarar uman insan ya da güçlerdir. Savaş, söz konusu kişilere ya doğrudan nakit para olarak kazanç sağlar (savaş patlak verir vermez sanayinin daha önce kendi halinde ve masum ne çok dalı silah üreten ticari işletmelere dönüşür ve para otomatik olarak bu işletmelerin kasasına akmaya başlar!) ya da onların prestij ve saygınlığını yükseltir, gücünü artırır.”
İnsanlığın bunca deneyimden sonra savaşa, silaha meyletmesi akıl alır gibi değil. Silah üreticilerinin, para sahiplerinin savaş olsun için uğraşmalarını, didinmelerini anlamak mümkün. Nedir, bu uğursuzlar dışında kalanların, halkların hala savaştan, silahtan, çatışmadan medet umması anlaşılır gibi değil.

Onur Çalı



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …