Ana içeriğe atla

Dünlük 88: “artık kim olsa kırar beni”


21.Haziran.18
Bir öykümü ararken, eski dosyalarından içinde rastladım bu kapağa. 2014 yılı Ocak ayında yayımlanan Geçen Sene Doğanlar için ilk bu resmi düşünmüşüz demek. Bu resim de, tıpkı sonradan kitap kapağı yaptığımız resim gibi Gürcü ressam Lado Tevdoradze’ye ait. Lado abiyle iletişim kurmamız da ayrı bir hikaye. Onun İngilizcesi yok, ben Gürcüce bilmem. Sağ olsun, öykücü dostum Kerem Işık yardımcı olmuştu da çevirmen aracılığıyla izni koparabilmiştik. Sonra, bir “proce” fikri geldi aklıma. Düşünülüp vazgeçilen, değiştirilen kitap isimlerinden, kapaklarından güzel bir sergi, bir çalışma yapılamaz mı? İsimleri bile hazır: Vazgeçilen Kitap İsimleri ve Vazgeçilen Kitap Kapakları
Tabii bu kitap ismi konusu akıl tasıma düşünce, en bilinen örneklerden biridir, Sait Faik’in Havada Bulut kitabı için ilk düşündüğü isim geldi aklıma: Kovada Bulut. Nerede okuduğumu, kimin yazdığını hatırlamıyorum ama olaylar şöyle gelişir: Sait Faik dosyasını koltuğunun altına sıkıştırıp Yaşar Nabi’ye gider. Yaşar Nabi, kitabın isminin Havada Bulut olması konusunda ikna eder Sait Faik’i. Sizi bilmem ama Kovada Bulut daha düzel değil mi? İlkokuldayken, Anadolu Lisesi sınavına hazırlanıp test çözerken öğretmenlerimiz, “genelde aklınıza ilk gelen şık doğrudur” derlerdi. Kitap ismi konusunda da böyle yapmalı belki de.
(Evet, doğrudur: Birkaç ay içinde yayımlanması planlanan öykü dosyama koyduğum isim hala kafamı kurcalıyor.)
• • •
İsmi bile çok güzel: yaz gündönümü! En uzun gün bugün, tabii kuzey yarımkürede. Bu günden başlayarak tedricen kısalacak günler.
Ne demişti Cemal Süreyya “San” şiirinde:
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım.
22.Haziran.18
Bir yandan seçim atmosferi, bir yandan okumalar yaşamalar, günlük sıkıcı ve rutin işler ama bir yandan da Dünya Kupası! İzlediğimi çok net hatırladığım ilk dünya kupası Fransa 98’di. Brezilya 2014’te, şimdi olduğu gibi, gönlüm Arjantin’den yanaydı. Nedir, olmadı, olmuyor, istenen oyun ve “başarı” bir türlü gelmiyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri, yukarıdan bir yerlerden sahayı izleyen Maradona bence. Tanrının eli Maradona! Böylece tüm Arjantin takımı, bilhassa da Messi, ki onu izleyebildiğim için şanslı sayarım kendimi, baskı altında kalıyor. Korkunç bir baskı bu. Babası çok başarılı olan bir oğlan çocuğunun ezginliğini izliyorum sahada. Messi, ne yaparsa yapsın bu rekabetten galip çıkamaz. Tanrının eli değil, bizzat kendisi inse sahaya, belki o zaman, ancak o zaman “başarılı” sayılacak Messi. Ya da babanın (ustanın) ölmesi gerekiyor. Messi’nin babasını öldürmesi ya da babanın, sessizce kenara çekilmesi gerekiyor. Ece Ayhan’dan, tahrif ederek: Babalar babalıktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

Hamiş: Messi’nin bir başbelası daha var tabii: Cristiano Ronaldo. Nedir, Messi’yi malul bırakan rekabetçi “kardeşi” Ronaldo değil, “babası” Maradona. Adam, gol sevinçlerinde bile önüne geçiyor Messi’nin. Televizyonlar Messi’nin attığı golden ziyade Maradona’nın nasıl sevindiğini gösteriyorlar. O da, sağ olsun, sürekli performansta, abartılı ve “tribünlere oynayan” bir performans bu!
27.Haziran.18
Latif Kelimeler
istihfaf etmek, mükaleme, mübahase, pastra, ezgin, yapınmak, iptida, iptidai, bekinmek, balkımak, mümeyyiz, zuhurat, yomsuz, dingildek, kağşak, dulda, zaviye, teessür, münfail, hülasa, mediyokrasi, bağa, çevren, uğunmak, ünsiyet, rikkat, haris, eşkin, yapağı, tepsermek, mesen, müteşair, tağut, berduş, galebe, tasallut, beşaret, acelebacı, bağırdak
• • •
Akif Kurtuluş’un Tören Provası adlı kitabından:
“tren ayrıldı, tuttum koyu bir karanlıkta yırttım kendimi
resim oldum, ürkek bir anı oldum, artık kim olsa kırar beni”
28.Haziran.18
Eski defterlerimi karıştırırken bir notuma rastladım: “Flaş Haber: Annette Kellerman, Boston’daki Revere Plajında tek parça bir mayoyla yüzmek isteyince teşhircilikten gözaltına alındı.”
Çünkü o güne kadar hanımlar, hepten kapalı mayolarla yüzmüşlerdir. Bu olay gerçekleştiğinde tarihin İsa’dan sonra 1907. sayfasındayızdır ve Annette henüz 20 yaşında gencecik bir kadındır.
Ama durun hele, Annette Kellerman adlı cihan güzeli denizkızımız ağaç kovuğundan çıkmadı ya! Kurtlar da emzirip büyütmediğine göre, tevellüdünden başlayalım.
Annette, dünyaya antresini 1887’de Sidney’de yapar. Muallimlik yaparak geçim gemilerini yüzdürmeye çalışan Alman kökenli anasına ve babasına büyük mutluluk getirmiştir küçük kız, sülalede papçiniklerle karşılanmıştır. Nedir, Annettecik raşitizm denen illetten mustariptir. Bacacıkları güçlensin diye yüzmeye yazdırılır. Gel zaman git zaman anlaşılır ki Annette bu dünyaya yürümek için değil yüzmek için gelmiştir. Bırakın bacaklarını güçlendirmeyi, rekor üstüne rekor kırıyordur. Üstüne üstlük, dalış işini de çok iyi kıvırıyordur kerata.
Bir süre sonra Kellerman’ların evinde çorba kaynamaz olup ailecek meteliğe kurşun sıkarlarken Annette ailenin imdadına yüzerek yetişir. Koşacak değildi ya! Muhterem pederi Frederick William ve körpecik Annette, ana vatan Britanya’ya yollanırlar. Annette buralarda yüzme gösterileri yapar, Thames nehrinin kirli kara sularında kulaç atar, sahil kasabaları arasında feribotlar gibi köpükler saçarak zikzaklar çizer. İş bununla da kalmaz, bir Evropa seyahatine (hem seyahat hem ticaret) dönüşür. Annette, Fransızların Seine nehrinde, sıkı durun, 17 adamla yarışır ve üçüncü gelir. Bitmedi bitmedi: Britanya ile Fransa’yı ayıran (ve birleştiren) Manş’ı yüzerek geçmeye yeltenen ilk kadın olarak da yazdırır adını tarihin hafızasına. Bu sırada tarih denen lenduha saat 1905 yılını gösteriyordur ve Annette henüz reşit olmuştur. Yeltendi dedik ama başardı demedik ey okur! Bu melanet Manş’ı, üç kere denese de bir türlü geçemez Annette. Olsun, artık adı iyiden iyice duyulmuştur ya siz ona bakın.
Nedir, Annette hanımefendiye asıl şöhret getiren ve onu denizlerden karalara çıkaran “evrimsel” gelişme, 1907’de Chicago’daki “Beyaz Şehir” namlı eğlence parkında yaşanır: Annette, burada “devrimsel” bir performans sunar. Çünkü o güne kadar kimselerin yapmadığını yapıp su altında bale yapar!
Söylemeyi unuttuk, bütün bunlar olup biterken Annette pek latif bir hanımefendi olup çıkmıştır. Letafeti ile yeteneği birleşince artık kim tutabilir bizim Annette’i! Nitekim tutulamayan, yükselişi önlenemeyen Annette Kellerman, Yeni Dünya’daki vodvillerin, film prodüksiyonlarının aranan ismi olur çıkar.
Bundan sonrasını biraz aydın havası yapacağız çünkü Annette Kellerman’ın bütün yapıp etmelerini bir bir yazacak olsak dört başı mamur bir deneme döktürmemiz gerekir. Heyhat! Bizde Annette hanımefendideki azmin ve sabrın zerresini bulabilene aşk olsun!
Hollywood denen kumkuma, Annette’imizi de çeker içine. 1916 tarihinde çevrilen A Daughter of the Gods filmindeki Tanrıların kızı rolünü, tam üstüne bastınız, Annette Kellerman oynayacaktır. BBC’nin yalancısıyız, ölümün şanlı köprüsüne yaklaşmakta olduğu ihtiyarlığında “hayatımda yaptığım en iyi iş” diyerek yad ettiği bu filmde anadan üryan görünür Annette. Ve bir kez daha tarihin hafızasına kazınır. Çünkü bu da bir ilktir!
Dikkatli ve Başak burcu okurların, “teşhircilik meselesi vardı hani, o n’oldu?” diye sorduğunu duyar gibiyim. Annette, bu tek parça mayo giyme işinden de  “güçlenerek” ve de ünlenerek çıkar. Talihe bakın ki Massachusetts adliyesinin Hulisi Kentmenvari bir hakimine çatmıştır. Hakim bey, Annette’in o güne kadar kimsenin giymemiş olduğu yüzme kıyafetini “münasip” bulur ama o da, o kadar da olacak canım, suya ayağını sokana kadar üstüne bir etek geçirmesini şart koşar.



Akıp gelen bu coşkun dip dalgasını hangi çılgın hakim durdurabilir ki zaten! Bu davadan sonra Annette’in giydiği mayo “Annette Kellermann” (atalarının Alman olduğunu söylemiştik, ikinci “n” oradan geliyor) adıyla ünlenir. Böylece Tanrıların Kızı, 20. asrın başlarındaki modaya da yön vermiş olur.
Ne Annette’miş birader! dediğinizi duyar gibiyim ve fakat daha bitmedi. Kendini durmadan geliştirir. Washington Post’a “köpekbalıklarının davranışları üzerine” makale yazdığı da vakidir. Yetmez: sağlıklı yaşamaya dair kitaplar yayımlar, dersler verir. Ömrü boyunca vejetaryendir ve ağzına zırnık alkol değdirmez.
Biraz da akademiye kulak verelim. 1908 yılında (bugünkü günde üçüncüsünü idrak ettiğimiz Meşrutiyet’in ikincisinin başladığı yıldır bu) Harvard Üniversitesi profesörlerinden Dudley Allen Sargent, ideal kadının somutlaşmış hali olarak gördüğü Milo Venüsü heykelini iyiden iyiye ölçer biçer. Sonra, herhalde pek işi gücü de yokmuş ki, binlerce kadının ölçüsünü işte bu Milo Venüsü’yle karşılaştırır. Bütün kadınlar mağluptur. Kellerman’ın ölçüleri ise tamı tamına, milimi milimine uyuyordur Milo Venüsü’yle. Salâh Birsel’in, Paris’te bulunan Jön Türklerin bir numaralı adamı Ahmet Rıza’nın kız kardeşi Selma Hanımefendi için söylediğini, Annette Kellerman için söylemekte beis yok: tüm kadınların satışını durdurur. Eh, zaten birçokları da “Mükemmel Kadın” yaftasını çooktan pullamışlardır Annette’in üstüne.
Peki Annette, evet gençliğinde salt bedeniyle öne çıktığı da olmuştur ama memnun mudur bu güzellik zırvalarından? O kadarını bilmiyoruz ama Avustralya Ulusal Üniversitesinde tarih profesörü olan Angela Woollacott’un demesine göre, “Kellerman kendini feminist olarak adlandırmazdı, ne ki birçok bakımdan öyleydi.”
Feminist mi bilinmez ama kadınların yapması münasip görülmeyen birçok şeyde akıncılık yaptığı da su götürmez bir gerçek.
1912 yılında, menajerliğini yapmakta olan James R. Sullivan’a evlenme teklifini yapan da Annette olur. Yine Annette’in demesine göre James Bey, bir kadının bugüne kadar sahip olduğu en iyi kocadır. 1952 yılında gurbetliklerini bitirip Avustralya’ya dönerler ve 1975 yılının Kasım ayında, altı gün arayla sonlar dünyasına göç edene kadar da ayrılmazlar.
Denizler yoldaşın olsun Annette abla!

Onur Çalı

Yorumlar


  1. Geçen Sene Doğanlar'ın ikinci baskısını bu kapakla yapsan diyorum.

    Praksiteles abimizin rahibeler denize girerken görünce çarpıldığı, başrahibeye yalvarıp heykelini yaptığı Knidos'lu Afrotit yengeyi de bu vesileyle analım.
    Bu heykeli satın alıp Yunanistan'a götürünce "...çırılçıplak tanrıça mı olur?" diye isyan etmiş muhafazakar hemşehrilerimiz. Demek ardılları da iki bin yıl sonra Massachusetts'te tezahür etmiş.
    servet

    YanıtlaSil
  2. Bi de bu var abi, gel de enseyi karartma:
    https://www.birgun.net/haber-detay/zonguldak-muftusu-nden-denize-girme-fetvasi-giyimine-kusamina-dikkat-edecek-221283.html

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …