Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Al Basmadan Donu Var

Anahtar Kelimeler (45. Dünlük)

22.Şubat.17 Melih Cevdet Anday (MCA ya da Melih Bey) okumak ne zor iş! Teknenin Ölümü’nü okumaya çalıştım, çalışıyorum ve de çalışacağım. “Hepimiz yaşadık, nedir ki zaman!” • • • A la garçonne: Ali garson.
23.Şubat.17 Hayatınıza karışırlar. Efendiliğinizden susarsınız. Olmadı, nazik birkaç sözle savuşturmayla çalışırsınız. Ama yemezler. Bu dilden anlamazlar. Şahsi alanınızı daha da daraltıp taciz ederler. İstemediğiniz halde tavsiye verip yol gösterirler. Susarsınız. Sessizlikle savuşturmaya çalışırsınız saldırıları. Ama yemezler. Devam ederler. Bütün bu –en hafif tabiriyle– kabalıklarına devam ederler. Bunu sevgi ve iyi niyet maskesine bürünerek yaptıkları için hoş görmeniz gerekir. Ama durmazlar, devam ederler. Dürterler, tacize devam ederler, şaka yollu takılırlar… Sonunda iki seçenek kalır size: Küçük bir tirat atıp ağızlarının payını vermek ya da onların dilini kullanıp makul cevaplar vermek, kendi hayatınızı yaşama biçiminiz ile ilgili izahat vermek, makul gerekçeler sunmak... Sinek I…

Hukuk Kurumunun Bir Eleştirisi Olarak “Çocuk Yasası”

Çocuk Yasası Ian McEwan’ın on üçüncü romanı. Yazar The Guardian’da yayımlanan yazısında[1], roman fikri henüz ortada yokken bir grup yargıçla katıldığı bir akşam yemeğindeki sohbeti anlatıyor. Yemekten sonra, ev sahibi konumundaki temyiz mahkemesi yargıcı Sir Alan Ward (romanda da gerçek kimliğiyle geçiyor), Londra Aile Mahkemesi’nde görülmüş davalarda kendi karar metinlerini kapsayan bir dosyayı Ian McEwan’a da gösterir. 

“Beni etkileyen öncelikle metnin kendisi oldu. Temiz, açık, lezzetli. Kuşkusuz ciddi, yer yer, muhtemelen koruduğu tanrısal mesafeden türeyen, merhametli ama zekâsının içinde adeta pusuya yatmış olan mizahı ya da yaratıcı kavrayışı, bana her şeyi bilen bir romancıyı düşündürdü. Bizim mesleğimizle olan paralellikleri not etmeye devam ettim, çünkü bu hükümler kısa hikâyeler ya da novellalar gibiydi.”

Aile mahkemelerindeki vakalar, ceza mahkemelerindeki gibi, “sanık gerçekten bir cani midir yoksa savcılık soruşturmasının bir kurbanı mıdır” gibi siyah-beyaz netlikte cevab…

Bizim Ölümsüz Kötülüğümüz (44. Dünlük)

18.Şubat.17 Kitapperestlerin işi böyledir. Hani bazı okumaz arkadaşları, gerçekten saf bir merakla sorarlar onlara: “Hepsini okudun mu bu kitapların?” ya da “Bu kadar kitap alıyorsun, hepsini okuyabiliyor musun?” Elbette hepsini, en azından hemen ve şimdi oku(ya)mazlar. Ve fakat bazen isminden, bazen yazarından dolayı, bazen de çok başka bir nedenle (indirime girmiştir o çok arzuladıkları kitap) edinirler bazı kitapları. Sonra aradan birkaç yıl geçer belki. Arada, kitaplıklarından bir şey alıp koyarken çarpar gözlerine, “Hay allah, bu da vardı sahi” derler, “İlk fırsatta okuyayım ben bunu” derler, ama aradan uzunca bir zaman geçer yine. Öyle ya da böyle nihayetinde o kitaplar okunur. Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı romanı böyle oldu benim için. Ancak okuyabildim. Dünya Ağrısı bir hesaplaşma romanı. Bireysel ve kolektif “günahlara” bakan, onlarla yüzleşmeyi anlatan bir roman. Mürşit ve Madenci karakterlerinin bireysel günahları kadar (ki Mürşit’inkinde bir linç olayı söz konusu) Maraş Katliam…

Kıranta Recep

Gençliğinde Kahveci Şaban’a çırak dururdu. Eline ayağına öyle hızlıydı ki kalabalık günlerde yirmi çayı iki askıyla beş dakikada dağıtır, ocakçıyı illet ederdi. Askere kadar kağıt oyunu nedir bilmezdi. Kıvrak zekâsı ve yetenekli elleri sayesinde iyi bir poker oyuncusu oldu. Yüzündeki bütün kasları kontrol etmeyi, usta oyuncuları gözleyerek öğrendi. Oyunda yüzüne bakarak elini okumak gafletinde bulunanlar dalıp gider, kendi elindeki kâğıdı unuturdu. Kesinlikle kumarbaz değildi. İhtiyacı olan parayı kazanmak için oynardı. Dünyada yeteri kadar hırslı, aptal ve bol paralı insanlar olduğunu keşfettiği günden beri hiç çalışmadı. Sonra, “Baykuşun kısmeti ayağına gelirmiş.” atasözünü yakıştırdı kendine. “Ben gecelerin baykuşuyum” dermiş anasına. Kuru Safiye’nin Recep diye bilinirdi. Evliliğinin dördüncü yılında, karısı iki çocuğu başına yıkıp terk etmiş. “Gece kumarda, gündüz uykuda. Birinciyi bilirim de ikinciyi ne ara yaptık bilmiyom valla.” dermiş Mancukaların Hanife’ye. O günden beri çocukla…

“Kokuşmuş Bir Şeyler Var” (43. Dünlük)

10.Şubat.17 Gelin birlikte bir dergi tasarlayalım, kabasını yapalım en azından, ikinci katı başka bir zaman, elimiz bolardığında çıkarız. Öncelikle, kapağa Oğuz Atay, Nilgün Marmara, Tezer Özlü ya da en kötü ihtimal Didem Madak’ı koyuyoruz. Şöyle güzel, yakışıklı bir fotoğrafını buluyoruz kapağa koyacağımız yazarın. Ya da birine çizdiriyoruz. Sonra, Hazreti Google’a danışıp bu yazarların afili laflarından buluyoruz, kapağa yapıştırıyoruz, fotoğraflarının hemen altına. İç sayfalara geçiyoruz, dayıyoruz önümüze geleni, paçal yapıyoruz: Birkaç popüler müzisyenden, (gerekirse) futbolcudan, sosyal medya maymunu birkaç genç yazardan, popüler şarkıcılardan, eli kalem tutan oyunculardan yazılar koyuyoruz. Bir tane usta kalemi kendimize bağlıyoruz. Mümkünse sağ ve sol ve orta cenahtan ve dahi İslamcılardan birkaç ismi de bağlıyoruz. Hele bir de ekalliyetten birini bulduk mu, ballı kaymak. Şöyle Türkiye Ermenilerinden ya da Yahudilerinden! Yılbaşlarında filan şairli yazarlı takvim veriyoruz; arad…

Mutlu Sonlar

John ve Mary tanışırlar. Sonra ne mi olur? Mutlu son istiyorsanız, buyrun A'ya.
A John ve Mary aşık olurlar ve evlenirler. İkisinin de heyecan verici ve iddialı buldukları, saygın ve bol kazançlı işleri vardır. Muhteşem bir ev alırlar. Hemen sonra, evin piyasa değeri artar. Sonunda, eve yatılı bir yardımcı alabildiklerinde iki çocukları olur, çocuklarının üzerine titrerler. Çocuklar çok iyi yetişir. John ve Mary’nin heyecan verici ve iddialı bir cinsel yaşamları ve saygıdeğer dostları vardır. Birlikte eğlenceli tatiller yaparlar. Emekli olurlar. İkisi de, heyecan verici ve iddialı buldukları hobiler edinirler. Sonunda ölürler. Hikayenin sonu.

B
Mary, John’a aşık olur ama John Mary’ye aşık olmaz. Mary’nin bedenini yalnızca bencil hazları ve egosunu ruhsuzca tatmin etmek için kullanır. Mary’nin evine haftada iki kere gider, Mary ona yemek yapar; fark edebileceğiniz gibi, onu dışarıda yemeğe çıkarmaya bile değer görmez. Yemeğini yedikten sonra onu düzer ve uyur. Bu arada Mary bulaşıkları y…