Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (18) : Okan Çil ve “Onu da Sonra Anlatırım”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Herkesin hayatında yaşadığı birkaç kırılma vardır. Benimki de bu konu özelinde, ilkokuldayken çaldığım Küçük Kiboko adlı kitap ve lisedeyken abimin verdiği Faust olmuştu. Bilmiyorum, belki de süreç böyle başladı. Kitaplarla daha çok ilişki kurdukça, anlatmak istediğim şeyler olduğunu fark ettim ve bu beni daha çok okumaya itti. Özellikle ilk kitapları, nerede görsem almaya, kurcalamaya başladım sonra. Kim, ne anlatmış, özellikle nasıl anlatmış sorusunun peşinden yürüdüm durdum. Akabinde hepsinin karşısına geçip sen ne yapabilirsin, diye sordum kendime. Onu Da Sonra Anlatırım işte böyle bir sürecin ürünü… Hoş, hâlâ daha bu soruyla boğuşuyorum.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Öyle aman aman bir anlamı yok, büyük cümleler kurmaktan da genel olarak çekinirim; ama öyküyle ilişkilenmeyi sevdim. Onun tadı bana daha yakın geldi. Sadece yazma noktasında da değil; okumak, üstüne düşünmek, hatta öyküyü canlı kabul etmek gibi garip bir ilişki bu. Diğer taraftan “öyküdeöyküiilaöykühepöykü,” diye bir zorlamam da yok. Bazı fikirlerden öykü, bazısından roman çıkar. Asıl mesele hakkını verebilmekte.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?
İlk kitabın ciddiye alınmasını, yayım zorluğunu yerli-yabancı pek çok yazarın hatıratından bildiğim için, süreci nasıl hızlandırabileceğim üstüne kafa yormaya başladım önce. Çeşitli dergilerde öykülerim yayımlanıyordu, tamam, ama kitaba giden yolda bu çok işe yaramıyordu. Edebiyat çevrelerinden de pek öyle tanıdığım olmadığından, “İlk Kitap Yarışmaları”na bir dosya hazırlamaya karar verdim. Niteliği ne olursa olsun, bir şeylerin yarıştırılmasına etik olarak karşı dursam bile aklıma daha makul bir çözüm gelmedi. 2015 yılında Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nden “Övgüye Değer Dosya” ödülünü bu sayede aldım. Eşim dostum “işte gösterge,” dedi. Ben de “ha tamam o zaman,” dedim. Sonra Dedalus ailesiyle ilişkim başladı işte.
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)
Baran Güzel bir insandır. Kitapta yapmaya çalıştığım biçimsel denemelere, öyküsel abukluklara anlayışlı yaklaştı. Bu noktada editörle ortaklaşabilmek çok önemli sanki… Onun dışında, yemeklere fazla tuz attığını kabul etse daha da güzel bir insan olacak. Buna inanıyorum.
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?
Açıkçası durumu hala hazmetmeye çalışıyorum. Mesela sana bu cevabı yazarken kendimi garip hissediyorum, kitap fuarında standın içinde olmayı da öyle. Diğer taraftan biraz daha rahatım, kitaplığa çaktırmadan bakıp gülümsüyorum bazen… Yine de hayatımda aman aman bir değişiklik olduğunu söyleyemem. Önceden de kitaplığa bakıp gülümserdim çünkü.
Telifini alabildin mi/alabilecek misin?
Hayır, almadım.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
Edebiyat dergilerinin önemine üniversite yıllarımda eriştim, diyebilirim. İlkin hiç ayırt etmeden hemen hepsine öykü yollama gibi beyhude bir çabaya giriştim. Evet, beyhudeydi çünkü bazı dergiler kendi estetiğini yazarlarına dayatıyordu. Daha doğrusu; kendi estiği dışındaki üretimlere yer vermiyordu. En son “çiş” kelimesinin bile sansürlendiği bir mecrada öyküm yayımlanınca bu işte bir bokluk olduğunu fark ettim. Haliyle daha seçici davranmaya başladım… Ama çok değil, iki üç yıllık bir geçmişle beraber geldim.
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
Oldum olası yakın çevremi yazdığım öykülerle sürekli darlamak gibi bir huyum var zaten. Bu yüzden edebiyatla olan ilişkime, başlangıcından şimdiye değin buhranlarımla, sevinçlerimle çokça şahitlik etmişlerdir. Dostlarım Sercan Bozdoğan, Cemal Kenan Özolçar, abim Onur Çil bana fahri editörlük hizmeti sunarlar mesela… Kitap öncesinde desteğini esirgemeyen arkadaşlarım, kitapla beraber en az benim kadar mutlu oldular. Kalanlar da “vaysüperciddimilanoha” şeklinde tepkiler verdi. Ben de “evet,” dedim, sevindim… Bu konuda en büyük kırılma yaşayan babam oldu sanırım. İlköğretimde, kendimce masallar kurduğum zamanlarda, bana aslolanın ders çalışmak olduğunu söyler, böyle boş işlerle uğraştığım içim yer yer kızardı hatta. Ama şimdilerde ‘boş işlerin’ ne denli dolu olduğunu anladı. Benim çaktırmadan kitaplığı baktığım gibi, o da bana bakıyor, yakaladım birkaç kez.
Peki, bundan sonra?
Bundan sonra da yazmaya devam edeceğim. Aklıma yapacak daha mantıklı bir şey gelmiyor çünkü.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …