Ana içeriğe atla

“Hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda.” (47. Dünlük)


31.Mart.17
Büyük usta Hulki Aktunç’un “Erotologya?”sında okudum: Marilyn Monroe, çekim setlerindeki dinlenme anlarında bir köşeye çekilip Faulkner okurmuş.
Hiçbir biçimde mukayese edilemezler ama aklıma Türkan Şoray geldi bunun üstüne. Geçenlerde haberlerde rastladım; sinemaya kırgın olduğunu söylemiş kitabının lansmanında. Ve yeni kitaplar yazmayı planladığını eklemiş: “İkisi de inanılmaz yakışıklı, biri dedem, diğeri büyükbabam olan iki adamın hikâyesini yazmak istiyorum. ‘Büyükbabamın Kılıcı’ gibi bir adı olacak. Bundan sonra artık sinema yapmazsam, İş Bankası da basıyor nasıl olsa kitapları...”
Bir Buruk Acı davası vardı bir de Sultanımızın ama o iş karışık, belki başka bir zaman açarız ondan.

3.Nisan.17
Bu aralar sosyal medya arkadaşlarımın edebiyatla haşır neşir olanlarında bir sevinç baş gösterdi: TRT arşivi. Gerçekten de hazine gibi. Salâh Bey’ler, İlhan Berk’ler, Necatigil’ler… Kimler kimler. Ve fakat benim dikkatimi bir şey çekti: Doğan Hızlan otuz yıl önce de aynıymış sanki. Aynı gözlükler, aynı saç baş, aynı kıyafet, aynı papyon. İnsan, çocukluğunda da böyle miydi acaba diye düşünmeden edemiyor.

5.Nisan.17
Kitaplar iyidir hoştur ama onlarla aşırı duygusal bir ilişki kurmayı da manasız buluyorum artık. Mümkün olduğunca elden çıkarıyorum, dağıtıyorum. Çünkü iki ve/veya ikiden fazla kez okuyacağınız kitap sayısı çok değil bu hayatta. Hem kitaplıklar arasında iyi hisseder kitapperestler, eyvallah, ama o kitaplar artık odalara sığmaz olunca da fenalık basar. Mümkün olduğunca az (ve sağlam) kitabınız ve mümkün olduğunca az (ve sağlam) dostunuzun olması yeğdir. Ve fakat bu demek değildir ki kitaplığınızdaki bazı kitaplar koruma altında olmayacak. Kime karşı koruma? Kitap ödünç isteyenlere karşı mesela. Ev değiştirirken, nobran taşıyıcılara karşı mesela. Hatta kendimize karşı. Mesela.
Bazı kitaplarımı, büyük konuşmayayım ama elden çıkaracağımı sanmıyorum. İlhan Berk’in Başlangıçtan Günümüze Kadar alt başlığını taşıyan Aşk Elçisi bunlardan biridir. Bu bir antolojidir. Gerçi “Öndeyiş”te şunu söyler İlhan Berk: “Bu bir defterdir. Eski, yeni şiirimizi karıştırırken sevi üstüne yazılmış, güzel bulduğum, sevdiğim şiirleri toplıyan bir defter. Buna kendim içindir de diyebilirim. Buradan da anlaşılıyor ki bu bizde alışılagelen biçimde bir antoloji değildir. Buna bir bireyin kitabı demek belki daha doğrudur. Bir anlamı varsa böyle bakıldığı zamandır. Hepsi o kadar.”
Benim açımdan başka anlamları da vardır elbet bu güldestenin: Bir kere en sevdiğim şairin seçtikleridir. Sonra kitap; kurucusu Salim Şengil, sahibi ve yazı işleri müdürü Nezihe Şengil olan Dost Yayınlarınca basılmıştır. 1965’in Aralık ayında. Necatibey Cad. 22/3 Yenişehir-ANKARA’da.

Yunus Emre’yle başlar Aşk Elçisi, Cemal Süreya ile biter. Bir de EK’i vardır. Orada da Berk’in kendi şiirlerini görürsünüz. Ve fakat kitabın en enteresan yönü bu şiir seçkisi içinde bir düzyazıcının yer almasıdır. Hem de acemi bir hevesle yazılmış şiirleriyle değil de üç kısa öyküsüyle yer alır bu sevi şiirleri seçkisinde. Bu kişi Sait Faik’ten başkası değildir. Üstelik bir şiir seçkisine neden öykü aldığına dair herhangi bir açıklama yapmaz Berk. Aslında gerek de yoktur. Çünkü gerekçe bellidir, amiyane tabirle, şiir gibi öykü yazmıştır Sait.
Nitekim bir mektubunda adeta yakınmıştır: “Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne bir hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.”
Türk edebiyatı (ya da Türkçe edebiyat) içerisinde yaşama hırslısı bir devrimdir Sait Faik. Berk’in, hazırladığı antolojiye onun öykülerinden almasında şaşılacak bir şey yoktur.
Bu arada, yukarıda alıntıladığım mektubun devamında şuna varır Sait: “Yazdığım şiirler var. Hikâyeye benziyor derler. Kendimizden başkalarına yazdığımıza göre kulak asmamak olmaz. Ben de hikâye gibi şiir yazacağım yerde şiir gibi hikâyeyi –eğer hakikaten öyle ise– tercih ettim.”
Ezcümle; bazı kitaplardan vazgeçilemez efendim, bazı yazarlardan da…
(Hazır baharın ılık nefesi belli belirsiz havada uçuşuyorken Sait mi okumalı acaba? Yeniden. Yeniden. Yeniden!)

12.Nisan.17
Birlikte izleme önerisi: Amadeus (1984), Dünyanın Tüm Sabahları (1991) ve Farinelli (1994).
Üç filmin en ortak noktası müzik. Filmleri izlemenin bonusu iyi müzik, iyi bir soundtrack dinlemek. Ve fakat daha mühimi, sanatın (bu filmler odağında müziğin) ne için, kimin için, ne uğruna yapıldığı soruları… Ne pahasına?
Üç filmde de hikayeler iyi örülmüş bir halde akıp giderken aklınıza takılan sorular bunlar oluyor.
• • •
Dünyanın bütün sabahlarına iki bilet al da
birlikte gidelim maviş anne
Didem Madak
Yukarıdaki filmler arasında benim favorim Dünyanın Tüm Sabahları oldu. Sonra da dayanamadım, filmin uyarlandığı Pascal Quignard’ın romanını okudum. Adı, azıcık, farklı: Dünyanın Bütün Sabahları. (Sel Yayıncılık. Çeviren: Orçun Türkay.)
Edebiyat eserlerinden uyarlanan filmler, her zaman ilgi çeken bir konudur. Tartışılır, kitapla film karşılaştırılır. Genelde edebiyat eseri galip çıkar bu karşılaştırmalardan. Ve fakat Dünyanın Bütün Sabahları filminin, uyarlandığı romandan (anlatıdan?) aşağı kalır yanı yok. Çok iyi, sadık bir uyarlama. (Yazarın senaryoya da katkıda bulunması etkendir elbette.)

Sainte Colombe viyolaya yenilikler getiren bir üstattır. Taşrada, gözlerden uzakta yaşamasına rağmen besteleri ve icrasıyla ünlenmiştir. Viyolasıyla “insan sesinin tüm tonlarını” çıkarabildiği iddia edilen Mösyö de Sainte Colombe’un umrunda değildir ün, şan. İki kızı, ölen karısının gölgesi ve elbette müzik ona yetmektedir. İşte bu yüzden ününü duyup onu dinlemek için saraya davet eden kralın teklifini bile reddeder. Bir gün kapıya öğrencisi olmak isteyen bir genç gelir, Marin Marais’dir bu genç. Gelecekte saray müzisyeni olacaktır. Üstat, kapıya gelip yalvar yakan olan bu genci kabul edecektir etmesine ama öğrencisiyle müziğe (sanata) bakışları farklıdır. Film (ve kitap) bundan ibaret değil ve fakat yukarıda saydığım üç filmin paylaştıkları ortak zemin açısından burası önemli: Müzik (sanat) kim için, kimler için, ne için yapılır? Kaydedilmesi, satılması gerekir mi? Bu illa yapılacaksa da sanat neler kaybeder özünden?
Sainte Colombe, kızı Madeleine ile öğrencisi Marin Marais bestelerini neden yayımlamadığını sorduklarında şu cevabı verecektir: “Yayımı çekince, canlı yüreğimden küçük bir parçadır yırtıp parçaladığım. Yaptığım şey yalnızca hiçbir günü tatil olmayan bir yaşamın sıkı düzenini kurmaktır. Yazgımın gereğini yerine getiriyorum.”
Edebiyatta da böyle değil midir? Yazmakla yaşamayı, yaşamakla yazıyı içselleştirmiş, hayatını bu tavırla sürdüren, yazmasa yaşamının eksik kalacağını düşünen ve böyle bir güdüyle yazan yazarlar var. Bir de “yazar” olmanın büyüsüne kapılıp yazmayı handiyse bir hobi gibi sürdüren yazarlar var. Sonunda herkes kendi yolunda ilerler, geriye metinler kalır. Eğer yayımlamayı istiyorsak, bunu elzem görüyorsak tabii… En başta bu var.

13.Nisan.17
“Hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda.” İşte tüm mana burada, tüm manasızlık da burada.
• • •
Refik Durbaş’ın BirGün’de yazdığı yazılar bir kitapta toplandı: Şiirin Gizli Tarihi. Bir kısmını gazeteden okuduğumu hatırlıyorum. Okumadığım yazılar da varmış, iyi oldu. Durbaş’ın bugünkü yazısı da çok keyifli. Ve fakat özellikle son haftalardaki yazısında bariz biçimde Salâh Birsel etkisi görüyorum. Hatta çok bariz biçimde belli bu üslup esini. Bir sıkıntı yok elbette, hatta iyi bile, böylece daha güzel yazılar okuyoruz Durbaş’tan.

14.Nisan.17
Yola çıkıyorum bu akşam. Hem de yıllar sonra trenle. Neden? Çünkü HAYIR!
Çünkü, belki de, Ankara’nın (edebi olabilir ama) ebedi istirahatgahım olmayacağını içten içe kendime göstermek için seçmen kütüğüm hala İzmir’de. (Ya da sadece tembellikten, bu da mümkün tabii.)
Ezcümle; hayrolsun, hayırlı olsun, HAYIR’lı olsun! Olacak da.
• • •
Öte yandan, EVET de çıksa HAYIR da çıksa Pazarertesi sabahı yine aynı yerdeyiz. Hep birlikteyiz. Aynı yalan dolanın, aynı siktirici işlerimizin başındayız. (Ben bir haftalığına olmayacağım gerçi.) Aynı boktan dünyanın, aynı bıktırıcı dertlerimizin ortasındayız. Ama o umut yok mu o umut! Ah o umut! İncecik papatyanın yerin yedi kat dibinden ince boynunu güneşe uzatması gibi o umut yok mu? Ya da güneşin yağmur gibi yağması üstümüze. Ağaçlara sarılmak gibi yok mu o umut! Var. İşte o yüzden HAYIR!

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…