Ana içeriğe atla

Yoldaşım Dokuz Yıl (49. Dünlük)

23.Mayıs.17
Edebiyat takviminden: “Kitap satış rakamları, boş zamanlarında kitap okuyan insanların boş zamanlarının olmadığını gösteriyor.” (Gülücük.)

28.Mayıs.17
Al Gözüm Seyreyle
Frantz (2016): Neden bazı sahneler renkli, çözemedim. Neden özellikle o sahneler?
In Chine They Eat Dogs (1999): Kuzey Avrupa absürdizmi, iyi hoş da dozu biraz fazla kaçmış. Bron/Broen dizisinin polis Martin’i burada çılgın abi.
Little Big Man (1970): Büyük oyuncular soyundan Dustin Hoffman. Faye Dunaway çok genç ve çok güzel (ama yine de en çok Arizona Dream’de güzel). 121 yaşındaki Jack Crabb’in ağzından kendi maceraları; komik ve trajikomik. Dindarlık, ayyaşlık ve silahşörlük dönemleri. Little Bighorn Muharebesi. Olaylar olaylar…

Bilge Kızılderili, Jack’in de dedesi olan Eski Çadır Derisi’nin sözlerini çevirmeye çalıştım. Bir sahnede, Jack tekrar İnsan Oğulları’nın (Kızılderililer böyle diyorlar kendilerine) arasına döner, birçok arkadaşının öldüğünü öğrenir ve dedesi Eski Çadır Derisi’ne sorar, Artık nefret etmiyor musun beyaz adamdan? O da, yani Eski Çadır Derisi de, Beyaz Adama karşı muhakkak kaybedeceklerini söyler. Çünkü der, çünkü: “Şu elimde tuttuğum güzel parçayı görüyor musun? İnsanlığına hayranlık besliyor musun? Çünkü İnsan Oğulları, evladım, onlar her şeyin canlı olduğuna inanırlar. Yalnızca insanlar ve hayvanların değil. Suyun, toprağın, taşın da canlı olduğuna inanırlar. Bunların parçalarının da... şu elimdeki saç gibi. Bu saçın ait olduğu adam, öbür tarafta kel çünkü kafa derisi bende! Bizde işler böyle yürür. Fakat beyaz adam, onlar her şeyin ölü (cansız) olduğuna inanırlar. Taşın, toprağın, hayvanların. Ve insanların! Hatta kendi insanlarının bile ölü olduğuna inanırlar! Onlar yaşamaya çalıştıkça beyaz adam onları yok edecektir. İşte farkımız bu.”

Boyhood (2014): “Before…” serisinden bildiğimiz yönetmen Richard Linklater’ın enteresan filmi. Hikaye şu: Bir çocuğun (Mason) 5-6 yaşlarından başlayan ve lise mezuniyeti ve üniversiteye gidene kadar gördüğümüz hikayesi. Bir büyüme hikayesi. Hiçbir olağandışılık yok. Enteresanlığı şu filmin: Richard Linklater, bu filmi 12 senede çekmiş. Aynı oyuncularla. Her sene bir araya gelmişler ve çekim yapmışlar. Gerçek zamanlı film gibi bir şey.
Alethea (2007): Ethem Özgüven’in belgeseli, Bergama köylülerinin altın madeni direnişi hakkında. 80’li yılların sonundan başlayıp 2000’lere uzanan, emsal teşkil eden bir direniş. Topraktan öğrenip kitapsız bilenlerin hikayesi. Buradan izleyebilirsiniz.
There Will Be Blood (2007): Para, kan ve kilise… Kan dökülecek mi? Spoiler: Dökülüyor. Muazzam. Bu listenin en iyi filmi. Daniel Day-Lewis’e üç Oscar Amca heykelciği vermeleri boşuna değil. Bu filmle almış birini. Hikaye de iyi. Gerçekten iyi.

Zorba (1964): Nikos Kazancakis’in romanından uyarlama. Müziğini, Zorba’nın o meşhur oyununu bilirdim de yeni izleyebildim. Herkesin bir Zorba’sı olmalı şu hayatta. Böyle bir yenilgi gördün mü şu hayatta patron?

29.Mayıs.17
Neredeyse yarım dalya diyeceğiz Dünlükler’de. 2015 yılı Temmuz ayında başlamıştım yazmaya. Demek ki ayda ortalama iki Dünlük çiziktirmişim. İyi. Keşke basılı halini görebilsem bunların, ne iyi, ne güzel olurdu!
• • •
Edebiyatçıların günlük ya da anılarını okurken en fazla dikkatimi çeken iki husus oluyor; dostlukları ve telif meselesi. Birbirlerini destekliyorlar, arkadaşlık ediyorlar, ortak iş yapıyorlar, birlikte yiyip içiyorlar… Özeniyor insan. Ben yine de şanslı sayılırım. Çok güzel arkadaşlarım, dostlarım var. Ve fakat “Çağdaşlarınızdan kimleri beğeniyorsunuz?” sorusuna bile cevap vermekten imtina eden kokmaz-bulaşmazlar da yok değil. Neyse, geçelim.
Telif meselesine gelince… Bugün, bırakın telif almayı öykümüzün, çevirimizin yayımlandığı dergiden nezaketen bir tane gönderdikleri zaman havalara uçuyoruz. Bunu yapan da, benim bildiğim, bir tek dergi var. Telif veren dergi de, yine benim bildiğim, bir tane var. Yalnızca bir dergi var, yazınıza öykünüze telif veren. Ne günlere kaldık! Ne günlere kaldığımızı daha iyi anlamınız için, Rıza Kıraç’ın Hulki Aktunç’la yaptığı nehir söyleşi kitabı Yoldaşım Kırk Yıl’dan bir alıntı vereceğim. Rıza Kıraç, Hulki Aktunç’a “resimden ve yazıdan” kazandığı ilk parayı soruyor. Yazıdan kazandığı ilk parayı şöyle anlatıyor Hulki Bey: “Ara sıra Yeni Ufuklar’ın yönetim ofisine gidiyordum. Birkaç yazımı verdim, Vedat Hoca (Günyol) ‘Mektuplardan Yansıyan’ yazımı çok beğendi, bunu bastı… 1968… Yazı o yıllarda yayımlanan mektup kitaplarıyla ilgili bir denemeydi. Mektuplar daima ilgimi çekmiştir. Vedat Bey, o yazı için telif ücreti verdi bana. O telifle, o yıllarda en sıkı kankalarım olan Selim İleri, Taylan Altuğ ve Naci Çelik’e Cumhuriyet Meyhanesi’nde rakı ısmarladım ve cebimde de para kaldıydı üstelik.”
Bugün, dört kişi ortalama bir meyhaneye gidip ortalama yiyip aşırıya kaçmadan rakı içseniz dahi vereceğiniz asgari miktar 300-400 lira olur. Ne günlere kaldığımızı anlayalım diye bu bakkal hesaplarına giriştim. Başkaca sözüm yoktur hakim bey.
(Bu arada, Rıza Kıraç Hulki Aktunç’a “acayip” benziyor. İnanmıyorsanız Hazreti Google’a müracaat ediniz.)

31.Mayıs.17
Bir gaste haberi: Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer, iki yıldır Limon adında bir kediyi sahiplenmiş. Kedi, makam odasında takılıyormuş. Buyrun bu da fotoğrafı.

Ve fakat, Angara Büyükşehir Belediyesi Başkanı I. Melih Paşa’nın şu gösterisi yanında her şey solda sıfır kalır. (Dişinizi sıkıp sonuna kadar izleyin.) En büyük hayvansever odur.
• • •
Rıza Kıraç iyi ki Hulki Aktunç’a gidip edebiyattaki kırkıncı yılına özel (1968-2008) bir söyleşi kitabı yapmayı teklif etmiş de Yoldaşım Kırk Yıl çıkmış ortaya.
Hulki Bey’in genç yazarlara şu soruyu sorduğunu (ya da kendilerine sormaları gerektiğini söylediğini) biliyordum: “Dünyanın, ülkenizin edebiyatında nasıl bir boşluk gördünüz ki yazıyorsunuz?”
Ve fakat bu sorunun ilhamını Kemal Tahir’le yaptığı bir sohbetten, Kemal Tahir’in evinde duvardan kaldırılan Gorki portresinden aldığını bilmez idim.
Sonra, Kemal Tahir ile Orhan Kemal ve Yaşar Kemal arasındaki ayrıma atfen şunu söylüyor Hulki Bey: “Bütün sanatçıları, ‘yansıtıcılar’ ve ‘yorumcular’ diye kabaca ikiye ayırırım ben. Yansıtıcılar, tanıklardır. Onlara gereksinim duyarız. Ama yansıtırken yorum gücünü de katabilenler, bence daha, çok daha önemli.”
Bunu okuyunca aklıma Barış Acar’ın Varlık’ta (sayı: 1259) yayımlanan yazısı geldi. “Ona (Jean Paulhan’a) göre, bütün sanat kuramı, dili verili olarak kabul edip klişeleri sürdürenler ile mevcut dili yok etmeye ve onun yeniden inşası aracılığıyla yeni bir dünya kurgulamaya kalkışanlar arasındaki ezeli tartışmada vuku bulmaktadır.” Fransız yazar Jean Paulhan (1884-1968) bu ayrımı “retorikçiler” ve “teröristler” olarak yapıyor.
Belki Jean Paulhan’ın ayrımı, Hulki Bey’in ayrımından bir tık ilerideki bir aşamaya işaret ediyor. Soru şu: Hulki Bey’in ifadesiyle “yorumcu” bir yazar, Jean Paulhan’ın “retorikçi”lerinden biri olabilir gibi görünüyor. Olabilir. Peki “yansıtıcı” bir yazarın “terörist” olabilme ihtimali var mı? Olabilir mi böyle bir şey?

01.Haziran.17
Selçuk Altun’un demesiyle bir “Sığlıkistan”da yaşıyoruz ya, ben de arada öfkemi dindirmek, onun başını okşayıp “sen yanlış yolda değilsin oğlum öfke” diyebilmek için arada sırada Ambrose Bierce’in Şeytanın Sözlüğü’nü karıştırırım.
Ve rastlantıya, tesadüfe ve dahi tevafuka inanırım…
Yoldaşım Kırk Yıl’da (Sevim koş, bütün kitabı alıntıladı bu çocuk!) Hulki Bey, “gerçeklik” ve “hakikat”in birbirinin yerine kullanılmasını, yabancı dillerde bulunan bu ayrımın Türkçede bulanıklaştırıldığından yakınıyor.
Sonra açıyorum Şeytanın Sözlüğü’nü, hoop, Hakikat çıkıyor karşıma: “Deli leksikografın hayali. Birinin hayali olana çözümlemesi durumunda potada kalacak olan şey. Boş bir şeyin çekirdeği.”
Bir tane de ekistra, bakın Şeytanın Sözlüğü’nde halk oylaması’nın karşısında ne yazıyor: “Hükümdarın ne istediğini tespit etmeye yarayan popüler oy.”
Bir tane daha, bu son, Vasıflılık: “Cumhurbaşkanının terzisinin kuzeni olmak.”
• • •
Barbaros Erköse hakkında bir belgesel izlemiştim: Sensiz Yaşanmaz. Orada hayran olduğum şey, Barbaros amcanın klarnetine (sanatına ve zanaatına) duyduğu bağlılıktı. Öyle geldi ki bana onun hayatında yalnızca klarnet var. Gırnatayla mutlu oluyor o, olacaksa da onun yüzünden mutsuz oluyor. Yanlış anlaşılmasın, sanki klarnet dışında bir şey bilmiyor, bir tek onu biliyor, geri kalan her şeyde cahil. Bunu bir iltifat olarak söylüyorum ben, imrendiğim için böyle söylüyorum.

Kimdi, nerden okudumdu unuttum ama biri de İlhan Berk hakkında öyle diyordu: Şiir dışında bir şey bilmez o, cahildir. Sanat üreten biri için söylenebilecek en güzel iltifat cümlesi bu bence.
O halde, böyle yazarları okumak gerek. Yazmak ve okumak dışında bir şey bilmeyenleri, kara cahilleri. Ve olunabiliyorsa böyle bir yazar olmak. Olmaya çalışmak, en azından. Zaten ben “klarinet” çalamadığım için (de) yazıyorum. Klarnet çalabilsem yazmayı bırakabilirim. (Ve hiçbir zaman klarnet öğrenmeye çalışmadı.)

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…