Ana içeriğe atla

Deme Kış Yaz, Oku Yaz II (51. Dünlük)

11.Temmuz.17
İçim geçmiş. Rüyamda karşımda beni buldum. Ve fakat yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış (epey de kelleşmiş), bir bastona dayanarak zor ayakta durabilen bir ademmişim rüyamdaki ben (rüya-ben diyelim buna).
“Profil fotosu çeksene bana, bak şöyle ben bastonuma dayanıcam, uzaklara bakıcam, sen tam o arada çek evlat, haberim yokmuş gibi” deyip bi telefon tutuşturdu elime rüya-ben.
“Eyvallah dede” çekip profil fotosu işini hallettikten sonra, nasihat faslına başladı rüya-dede-ben: Evlat, hevesin varken oku yaz, nefesin varken çek içine derin derin, ohhh, mey varken iç ağız dolusu, missss!
O parmaklarını birleştirip ağzına götürürken uyandım.
İnsan rüya-ben-dedesini kıramaz değil mi? Dünlükler’e devam edişimin ol sebebi budur vallahi!
• • •
Karşılaştırmalı Edebiyat
“Vaktim yok, evde yalnızlığım bekliyor…” (Ahmet Erhan)
“Dönerim eve/Dolaşır içerde yok biri” (Dağlarca)
“Yalnızlık; belki de, evden her çıktığında kapıyı kilitlemekti.” (Mehmet Can Şaşmaz)

12.Temmuz.17
Bir spor haberinde, Beşiktaşlı futbolcu Anderson Talisca’nın instagram hesabından yaptığı açıklamadan bir bölüm alıntılanmış: "Allah yar ve yardımcımız olsun"
Enteresan, değil mi? Hem, övünmek gibi olmasın, Beşiktaşlı olmamdan hem de mesleki anlamda ilgimi çekti başlık. Tıkladım. Özet geçmek gerekirse: Talisca efe, takım kampa başladığı halde bir süredir memleketi Brezilya’dan dönmemişti. Acaba dönmeyecek mi, başka takıma mı transfer olacak kaygıları vardı. Bu anlamda rahatlatıcı bir açıklama bu. Dönecekmiş, yeni sezon için çok heyecanlıymış falan filan. Ve fakat gelelim asıl meseleye, Brezilyalı (anadili Portekizce) ve bildiğimiz kadarıyla Hristiyan olan Talisca “Bu sezon zafere gideceğimiz yolda Allah yar ve yardımcımız olsun” diye mi bitirmişti açıklamasını?

Kısa bir internet aramasından sonra anlıyoruz ki Talisca mesajını Portekizce yazmış, birisi de Türkçe’ye çevirmiş olmalı ki instagram hesabından iki dilli olarak paylaşmış açıklamasını. Google translate’e ne kadar güvenilebilirse güvendim ve bu cümleyi Portekizceden İngilizceye çevirdim. Kıyaslayınca Talisca’nın çevirmeninin “mana” açısından büyük bir hatası görünmüyor ama “Allah” dememiş tabii Talisca. Allah ile Tanrı arasında epey fark var. Burada çevirmen bir siyasi figürün ağzına pelesenk olan bu meşhur deyişi kullanmış. Ezcümle; anlam açısından doğru çevirmiş olabilir ve fakat bana sorarsanız pek doğru yapmamış Talisca’nın çevirmeni. Allah diyen kedi, Allah diyen balık haberine benzemiş haber.
Her neyse. Tanrı bizi korusun. Amen.
• • •
Bumin Gaffar Çıtanak, yani Fikret Hakan ölmüş. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Fikret Hakan’ın şiir de yazdığını biliyoruz. Aklıma düştü, aktör şairler kimlerdir diye düşününce ilk elden aklıma, Can Baba’nın “Cahit ki bu hastalıklı düzende sağlıklı bir kanserdi” dediği Cahit Irgat geldi. Sonra Yılmaz Gruda ve elbette Nihat Ziyalan. Gençlerden Taner Cindoruk. Muhakkak vardır daha.

(Zeki Müren’in de “Bıldırcın Yağmuru” adlı bir şiir kitabı varmış mesela. Okuyan var mı?)

13.Temmuz.17
Diğer blogda, Bugün Edebiyat İçin Ne Yaptın’da bahsetmiştim Saf Şiir Yoktur adlı kitaptan. Neruda o kitapta yer alan Şiir başlıklı yazısına şöyle başlar: “Ne çok sanat eseri… Dünyada artık daha fazlasını alacak yer yok… Odaların dışına sarkmak zorundalar… Ne çok kitap… Ne çok kitapçık… Kim tümünü okuyabilir? Yiyecek olsalardı… Bir büyük açlık dalgasında, bir salata yapsaydık, onları doğrayıp üzerlerine mayonez gezdirseydik… Yetti artık… Tahammülümüz kalmadı… Dünya bir kitap selinde boğuluyor…” Bugünleri görseydi bu işin salatayla çözülmeyeceğini anlardı herhalde koca şair.
Eliot adında bir çizer vardır, yazıdan anladığımız kadarıyla sonrada çizimler yapmış, “oyunlar ve parlak eleştiriler” yazmıştır. Neruda’nın şiirlerinin sıkı okuruymuş. Neruda, “Hiç kimse onları daha iyi anlayamazdı,” diyor. Bir gün, ev ortamında, Eliot kendi şiirlerini okumak ister Neruda’ya. Pablito, “onları bana okuma” diyerek bencilikle koşar ve kendini banyoya kilitler. Orada bulunan İskoç şair Fraser, Neruda’ya çıkışınca da şöyle cevap verir ona şairimiz: “Okurumu kaybetmek istemiyorum. Onu dikkatle yetiştirdim. O, şiirimi tüm kıvrımlarıyla bilir. Eliot öyle yetenekli ki… Çizebilir, denemeler yazar ama bu okuru kaybetmek istememem; korumak, egzotik bir bitki gibi sulamak isterim. Anlıyor musun beni Fraser?”
Ve bitirici cümleyi yumurtlar Neruda: “Çünkü, gerçekte, böyle sürerse, şairler yalnızca öbür şairler için yayımlayacak.”
Tıpkı bugün olduğu gibi… Bugün sadece şiirde değil öyküde de durum bu. Uzak görüşlü biriymiş demek ki Pablo Neruda.
Siz bakmayın yazarların iyi, sıkı okur olduğunu söylemelerine. En iyi, en güzel okurlar yazmaya gönül indirmeyen okurlardır. Onlar okumayı her şeyin üstünde tutarlar. Çok yaşasın onlar, yakında soyları tükenecek çünkü!

Neruda günleri adeta… No filmiyle ülkemizde referandum sürecinin muhalefet kanadının ilgisine mazhar olan Pablo Larraín’in Neruda filmini izledim. Tabii bu filmdeki Neruda’nın Postacı filmindeki bilge, olgun Neruda ile ilgisi yok. Bu filmdeki Neruda’yı sevmek biraz zor. Karakterin iticiliği had safhada. Bencil, ego dağlarından inmeyen bir Pablo Neruda’yla karşı karşıyayız. Fakat hey, film izliyoruz burda, Neruda’yı mitleştirme yarışması oynamıyoruz Hem filmin Neruda’sıyla gerçek Neruda arasındaki tutarsızlıklar çok başka bir konu.
Pablo Larraín epey farklı biçim denemelerine girerek anlatmış hikayeyi. Neruda’nın 1947-1949 yıllarında, kendi ülkesinde kaçak yaşadığı dönemine odaklanan bu hikayedeki aslan payı, şairimizin peşinde olan takıntılı dedektif Oscar’ın. Gael García Bernal’in canlandırdığı Oscar karakterinin dönüşümü olarak da izleyebilirsiniz filmi. Neruda’nın peşinde koşarken kendisiyle yüzleşip polis Oscar’dan halkın çocuğu Neruda’ya dönüşmesinin hikayesi olarak.
• • •
Daha önce bahsetmiştim, Can Yayınları web-sitesini yeniledi, güzel oldu. Ara sıra göz atıyorum. Bugün, edebiyat tanrısının işine bakın ki, Neruda’yla ilgili bir yayına rastladım. Pablo’ya Borges’i sormuşlar:
Borges’le aranızda bir çatışma olduğu söyleniyor.
Borges’le aramda olduğu söylenen çatışma temel bir çatışma değil; belki yaklaşımlarımızda düşünsel ve kültürel bir farklılık olduğu söylenebilir. Hiç kuşkusuz, hoşgörüyle tartışabiliriz. Benim düşmanlarım başka, yazarlar değil. Benim düşmanlarım emperyalizm, kapitalistler ve Vietnam’a napalm bombası atanlar. Borges değil.
Borges’in yazdıkları için ne düşünüyorsunuz?
Borges büyük bir yazar, müthiş! İspanyolca konuşan tüm halklar Borges’in varlığından onur duyuyorlar. Özellikle de Latin Amerikalılar. Çünkü Borges’ten önce Avrupalı yazarlarla karşılaştırılacak pek az yazarımız vardı. Büyük yazarlarımız vardı, ama Borges gibi evrensel bir yazara pek az rastlanıyordu. Onun en büyük olduğunu söyleyemem, ama Avrupa’nın dikkatini ve entelektüel merakını bizim ülkelerimize yöneltmesini sağlayan o oldu. Bütün söyleyebileceğim bu. Herkes Borges’le kavga etmemi istiyor diye onunla kavga edecek değilim. Eğer o bir dinozor gibi düşünüyorsa, bunun benim düşüncemle bir ilgisi olamaz. Ben onun modern dünyada olup biten hiçbir şeyi anlamadığını düşünüyorum, o da benim hiçbir şeyi anlamadığımı düşünüyor. Demek, anlaşıyoruz.”
Ah şu yazar milleti! Birbirlerini severken bile hoyratlar; sevmezken bile ince görüyorlar. (Üstelik pike yapmak da yasak değil onlara.)

17.Temmuz.17
Ian McEwan’ın Çocuk Yasası’nı beğenmiş (yazı yazdıran kitap iyidir), sonunu Meltem Gürle’nin Kırmızı Kazak’ındaki Erlkönig hikayesi ile bağlayan bir yazı yumurtlamış idim. Din ve hukuk gibi baba kurumlar üzerine derinlemesine düşünme imkanı sunan bu roman hakkında ben daha çok din üzerinden bir şeyler karalamıştım. Murat bilader-abim[1] (Gümrükçüoğlu) ise “Hukuk Kurumunun Bir Eleştirisi Olarak Çocuk Yasası” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Bir romanı değerli kılan önemli bir etken, hayatı anlamlandırmaya kattığı ‘bilgi’dir. Kundera bu konuda çok iddialı konuşmuştu: ‘Bir romanın tek var olma nedeni, ancak bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir. Hayatın o zamana kadar bilinmeyen küçük bir kesitini keşfetmeyen roman ahlaka aykırıdır. Bilgi romanın tek ahlakıdır.’ Çocuk Yasası’nda McEwan araştırma ve somut bilgi üzerine yazınsal bir dünya kuruyor. Roman, hayal gücü ile nesnel bilginin etkileyici bir bileşimi. O nedenle romanın verdiği bilgi bir yanıyla nesnel dünyanın bilgisi. Ama Çocuk Yasası bunun ötesinde hayal gücünün nesnel gerçeğe üstün gelmesinin bir hikâyesi olarak okunabiliyor. Hastane odasında, inançları gereği kan naklini reddeden Yehova Şahidi bir ailenin ölümün eşiğindeki 17 yaşındaki lösemili çocuğu keman çalar; yargıç Fiona, William Butler Yeats’in ‘Down by the Salley Gardens’ şiirini hüzünlü bir İrlanda ezgisi ile seslendirir: ‘Ama ben gençtim, aptaldım, ağlarım şimdi.’ Hikâyenin bu zirve noktasında, McEwan, hukukun kendi başına aşamayacağı bir insani tıkanmayı, şiirin ve müziğin saf, kirlenmemiş dilinin başarabileceğini duyumsatır. Ancak bir romanın verebileceği bilgidir bu.”

Ian McEwan’ın Cumartesi’sini sanırım bu yüzden tutmadım. Ancak bir romanın verebileceği bir bilgi sunuyormuş gibi gelmedi bana. Ana karakterin cerrah olması ve şiddet/savaş temalarına dokunuyor olması hasebiyle Tavares’in “Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek” romanı ile benzerlik kurulabilir ve fakat benzerlik burada kalır. Cumartesi’nin bir yerinde “[B]eyin cerrahı olup da alçakgönüllü olmak mümkün değil” (Sayfa 27) dense de iyi aile babası ve sadık eş Henry Perowne’un, Tavares’in şeytan Lenz Buchmann’ıyla alakası yoktur. Zaten bu iki yazarın da birbirleriyle alakaları yok; beğenirsiniz beğenmezsiniz Tavares yeni bir dilin peşinde, onu kovalıyor, Ian McEwan içinse aynı şeyi söylemek çok zor. Aylak okur olarak bildiriyorum: Cumartesi’yi beğenmedim. Ele aldığı, dokunduğu hiçbir meseleyi derinleştiremiyor. E bilader, neden roman yazdın o zaman? diye sorarlar adama. Hiçbir şey kalmadı mı romandan? Haksızlık etmeyeyim, kaldı elbet. Philip Larkin’in dizeleri kaldı: Bir din kurayım diye/çağrılsaydım eğer/sudan yararlanmam gerekirdi.
• • •

Bir süredir kendime koyduğum kitap ambargosunu hiç delmemiş değilim. Nedir, kendi kendime verdiğim zorlu bir mücadele sonrasında oluyor bu. Salah Birsel’in Gece Mavisi, söz gelimi, ambargoyu delen kitaplardan biri. YKY’den çıkan, Italo Calvino’nun Seçme Mektuplar’ı da nefsimi zorluyor. Çünkü, özellikle birkaç senedir, yazar mektuplarının hasbelkader yazmaya bulaşmışlar için ne kadar da besleyici ve merak uyandırıcı olduğunu keşfetmiş durumdayım. Kitap eklerinde bu kitapla ilgili çıkan yazıları okuyunca ağzım sulanıyor. #Diren Onur!


18.Temmuz.17
Rüya-ben-dedem, huyu kurusun, rüyama girdi!
- Evlat ben sana yaz dedim ama sen de bu işi iyice oyuncağa çevirdin ha.
- Neden güzel dedem? Oyun kötü bi’şey değil ki! Hem edebiyat bir sürü başka şeyse de en çok oyun.
- Size her şey oyun zaten bu hayatta.
- Haydaa! Dedem sen beni azarlamaya mı geldin? Edebiyatı oyuncak yerine koymuyorum ben, bizzat oyunun kendisi diyorum.
- Çok bilmiş seni! Artiz seni!
• • •
Dedem rüyama girince erken uyandım, uyku da tutmadı sonra. Kuşlar senfoniye başlamıştı, güneş acımasızdı. Murat Yalçın’ın Kontrol Kalemi’ni karıştırayım dedim ben de. Bilge Karasu, şöyle demiş Güven Turan’a: “Okur, bir canavardır, ağzını açıp yazara çevirir. Yazarın ara ara bu ağza bir şeyler koyması gerekir, yoksa ağız başka bir yazara çevrilir. Aşırı doldurulursa da gidip kusar ama…”

Behçet Çelik Bilge Karasu’nun işaret ettiği dengeyi iyi kuran, mutfağından her zaman bir şeyler yemek isteyeceğim bir yazar. Kusmam ihtimal dışı. Zaten o da okuruna çok yüklenen bir yazar değil. Kaldığımız Yer çıkalı iki yıl olmuş. Yeni öykülerini (Yolun Gölgesi) okuyorum, daha bitirmedim kitabı ama şu ana kadar okuduğum öyküler arasında en çok Şehrin Bütün Sokaklarını öyküsünü sevdim. Abluka altındaki bir kentte bile umut yeşerten, sıcak bir öykü gibi geldi bana.
• • •
Yasak Helva’dan bahsetmiştim bir önceki Dünlük’te. İşte o grupta da yer alan, Kidonyalı Salih Korkut Peker’den Rodos Semahı yorumu, buyrun buradan yakın! 
Pir Dede'yi beğenmezsin
Ne söylüyor dinlemezsin
Kendi kusurun görmezsin
Elin eksiğin ararsın

Onur Çalı



[1] Yaşı sizin yaşınızı ikiye katlasa bile, bir bilader kadar yakın ve eşit ve samimi olduğunuz ama bir yandan da o kadar güzel adamlar olup saygı ve hayranlık duyup dayanamayarak abi dediğiniz ama abi derken de çifte kavrulmuş büskevit arası sakızlı lokum yermiş gibi iyi hissettiğiniz, abi demelere doyamadığınız güzel adamlara bilader-abi denir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …