Ana içeriğe atla

“Adam öldürmedik kan içmedik/Yalnız iki laf dedik.” (53. Dünlük)

25.Temmuz.17
Tamamen tesadüfen rastladım Murat Tümer’in kısa filmlerine. Sait Faik’in aynı adlı öyküsünden 4 Zait adlı bir kısa film de çekmiş ve fakat o henüz dolaşıma girmiş değil. Yapımcı, senarist ve yönetmen olarak katkıda bulunduğu diğer kısa filmlerine buradan ulaşabilirsiniz. 
26.Temmuz.17
Biliyorsunuz, Cumhuriyet gazetesi davası görüşülmeye başladı. Nihayet. İnsanlar suçsuz yere aylardır hapiste yattıktan sonra! Peki, Ahmet Şık’ın savunmasını gördünüz mü?
Bu bir edebiyat günlüğü olduğu için gündelik siyasetle ilgili çok fazla şey yazmıyorum burada. (Öte yandan, dünlüklerin politik olmadığını da kimse iddia edemez; politik-ideolojik olmayan bir davranışımız olabilirmiş gibi sanki.) Ve fakat şu kadarını da söyleyeyim: Bu “giderek koyulaşan karanlık günler” elbette nihayete erecek. Doğadaki her şeyde olduğu gibi, neyse ki, insan yapısı her şeyin, insan zihninin ürünü olan her şeyin de bir sonu var. Bütün kötülüklerin, adaletsizliklerin de… 
İşte o günler geldiğinde, avcıların tarihini değil de aslanların, kaplumbağaların, karıncaların tarihini (yani “haklıların” tarihini) okuyabildiğimizde her şey daha iyi anlaşılacak. Ve fakat emin olduğumuz, bildiğimiz bir şey var şimdiden: Ahmet Şık, kötülüğe ve adaletsizliğe karşı en cesurumuz! 
27.Temmuz.17
Sait Faik’in, orada burada bağlamsız kullanılması bakımından nereyse bir galat-ı meşhura dönüşmüş cümlesini bilirsiniz: “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” Eyvallah Sait! Ve fakat işin aslı öyle değildir, cümlenin önü arkası şöyledir: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” (“Burada” dediği yer İstanbul’dur.)
Sanatçı takımının biraz gelgit hisli olduğunu biliyoruz zaten. Sanatçı olsun olmasın, insanlar bir gün göklere çıkardıklarını öbür gün yerin dibine doğru itmeye çabalayabilirler. Ya da bir gün yaşam doluyken ertesi gün depresyonun eşiğine gelebilirler. Bir gün insanları çok severken, bir başka gün onlardan nefret edebilirler.
Nitekim Sait de aynı öyküde (Alemdağ’da Var Bir Yılan) şöyle diyecektir: “Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de Köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.”

Sadece İstanbul mu? Dünyanın her şehri böyledir; korkunç güzel ve ölümüne çirkin. İnsanlar da böyledir. Korkunç güzel ve ölümüne çirkin. Ben bugün cümlenin ikinci kısmındayım. Sevmiyorum insanları. Bir İnsan Sevmeyen Timon değilim ama yakınım ona. Simon öteki dünyaya göçmüştür, sorarlar:
- Söyle Timon, bura mı yoksa ora mı kötü?
- Bura kötü!
  Daha çoksunuz burada çünkü.[1]
Kırkağaçlı hemşerimiz Şair Eşref de insan sevmez, bu bakımdan Timon’la (ve bugünlük benimle) benzeşirler:
Yolu olsa kaçarım ruhlar dünyasına
Birleşmeye kalkmam cesetlerle mezarda bile
O kadar eyledim ki insanoğlundan nefret
İstemem yüzlerini görmeyi mahşerde bile 
31.Temmuz.17
İlhami Bekir Tez’in iki kısa romanı tek cilt halinde basıldı geçen yıl: Taşlıtarla’daki Ev ~ Herhangi Bir Roman Kitabıdır. İyi yayınevleri, görüyoruz, Satranç’tan ya da Küçük Prens’ten başka kitaplar da basıyorlar. Böylece biz de, farkında olalım ya da olmayalım, ardılları olduğumuz eski  yazarların unutulmuş, kıyıda köşede kalmış iyi yapıtlarını okuma şansına eriyoruz. Doğrusu, İlhami Bekir’in şair olduğundan, adının hep Nazım’la birlikte anıldığından haberdardım da romanları olduğundan bihaberdim.
Kestirmeden gidecek olursak, Taşlıtarla’daki Ev ve Herhangi Bir Roman Kitabıdır iki kısa, sıkı ve günümüzde bile yenilikçi (ya da deneyci) olarak tanımlanabilecek romanlar. Neden böyle? Çünkü biçim, çünkü üslup… Taşlıtarla’daki Ev anlatı içinde anlatı denebilecek bir yapıda. Hem içerik hem de biçim açısından etkileyici bir roman. Birinci Büyük Harbin (Büyük Harbin) getirdiklerini; yoksulluğu, eşitsizliği, acıları, yetim kalanları ve savaş koşullarında voliyi vuranları ele almış İlhami Bekir Tez. Otobiyografik öğeler içerdiğini de birçok kere anlıyoruz.
Üst-anlatıcı (mı demeli?) bir bölümde (bu bölüm enfes, bütününü muhakkak okuyunuz derim, YKY baskısındaki 29. sayfa) şöyle diyor: “İçimde müthiş bir sıkıntı var. Kim bilir, belki, bir gün gelebilir ki: bir Sinek Yapı Tröstü kurulabilir. Bu tröst bütün dünya sineklerini inhisarı altına alabilir. Yeryüzünün en hazık tabipleri sinek kanatlarında mevcut bir nevi vitaminin mesela böbrek, kalp veya barsaklara deva olduğunu söyleyebilirler.”
Taşlıtarla’daki Ev’in yazılmasına neden olan olay, kitabın tefrika edilmesi ve nihayet basılması ise başlı başına bir hikaye. Kusura bakmayın, spoiler vermeyeceğim, sadece Nazım diyeceğim, bir de Zeki Baştımar (Yakup Demir)...
İkinci roman Herhangi Bir Roman Kitabıdır ise yapı ve üslup bakımından ilkinden epey farklı ve fakat yine özgün. Romanın önsözü olarak kullanılan Mustafa Kurt’un yazısı, Herhangi Bir Roman Kitabıdır ve Tez ile ilgili kolaylaştırıcı bilgiler sunuyor. 1965 yılında, kendi imkanlarıyla yayımlar romanı İlhami Bekir Tez. İlginçtir, bu iki roman hakkında çok fazla yazı yazılmadı sanırım. Ben bir tek Hülya Soyşekerci’nin yazısına rastladım. Ve o yazıdan öğreniyorum ki İlhami Bekir Tez, bu romanını sokaklarda, vapurlarda bizzat kendisi satmış.
Romanın forma forma yazılmış (ve satılmış) olması da bir etkendir muhtemelen; roman, birbirleriyle alakasız gibi duran bölümlerden oluşuyor. Anlatıcı değişiyor sıklıkla. Bolca şiir kullanılmış. Yine otobiyografik öğeler ve yine Nazım var. Mustafa Kurt, yukarıda andığım yazısında şöyle diyor: “Metinde çoğu birbirinden çok uzak gibi görünen bu farklı metin parçalarını bir arada tutan unsur anlatıcının/yazarın olaylara, durumlara bakışındaki toplumcu gerçekçi tavırdır. Bu yönüyle bütün metin parçaları bireysel bir bakış açısının çevresinde toplanır. Dolayısıyla metin parçaları birbirinden bağımsız olsa da anlatıcının/yazarın olaylara, durumlara ve olgulara bakışındaki tutarlılık metnin bütünlüğünü sağlayan en önemli unsurdur.”
İlhami Bekir Tez, ağırlık olarak Cezayir’in işgaline olmak üzere birçok meseleye dokunur: Yaklaşan seçimler (10 Ekim 1965 seçimleridir söz konusu olan, “Kıratlılar matematik deyimiyle yüzde ellinin üstünde rey alacak” olursa bu toprakları tıpkı şair dostu Selim [yani Nazım] gibi, geri dönüşsüz terk edeceğini söyler), 27 Mayıs, Kuzey Afrika halklarının sömürgenlere karşı verdiği mücadele, “ve Vietnam cehennemi”, burjuvazinin ortaya çıkışı, ortaçağ, yaratılış… Bir yandan da karakter yaratır, o karakterler üzerinden, bir kurguyla gerçekleştirir bu dokundurmaları.
Ne diyeyim; herkese (okur yazarlara, okumaz yazarlara, okumaz yazmazlara, okurlara, yazarlara, hepimize) tavsiye ediyorum bu iki kısa romanı.
Hamiş: YKY baskısının editör sunuşunda, Taşlıtarla'daki Ev'in ilk baskısında kullanılan Fuat İzer'e ait resimlerin telifle ilgili sıkıntı doğurabileceği endişesiyle kullanılmadığı belirtiliyor. Merak ettim bu çizimleri. Umarım kitabın yeni baskısında bu resimlere, çizimlere de kavuşuruz.
1.Ağustos.17
YKY’nin bu yeni baskısı üstüne çok fazla yazı göremedim demiştim dün. Nedir, Selim İleri 2015 yılında (bu yeni YKY baskısından önce) yayımlanan Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu adlı kitabında bahis açmış İlhami Bekir’in Taşlıtarladaki Ev romanından: “Bütün bir şiirsel anlatım eşliğindeki Taşlıtarla’daki Ev döneminde yitip gitmiş bir eserdir. İkinci basımı kırk yıl sonra, İlhami Bekir’i seven genç kuşağın çabasıyla yayımlanmış, ne yazık ki hak ettiği ilgiyi yine devşirememiştir. Oysa Taşlıtarladaki Ev bambaşka bir ekinsel coğrafyada Rilke havası estirir. Kendine özgü mimarisiyle, yoksullar İstanbul’unun yaşama sahneleri, geri plandaki savaşı sessizce lânetlemesiyle kısa, özlü bu roman edebiyatımızın en incelikli eserlerinden biri; bugün de okurunu bekliyor…”

İlhami Bekir Tez’in, Ali Özgentürk’ün 1982 tarihli At adlı filminde oynadığını yine aynı filmde kısacık bir rolle karşımıza çıkan Refik Durbaş’tan öğreniyoruz. Filmi bulup izledim, güzel bir film, isterseniz buradan izleyebilirsiniz.
Filmin başlarında, köylerinden kalkıp İstanbul’a gelen baba oğul Haydarpaşa’da inip vapura binerler. İşte orada karşımıza çıkar şair. Son dönem şiirlerinden “Unuttum”a çok benzeyen bir şiir okur:
Ne aldımsa onu doğadan aldım,
Neyim varsa doğaya vereceğim,
Kuşlar, böcekler, arılar, dalgalar,
Selamlar olsun, aranıza geleceğim!

İstemem toprağa gömüldüğümü,
Yakın beni ve savurun külümü,
Baharda badem ağaçları üstüne,
Ben yine döneceğim yeryüzüne!

Babamın öldüğü yaşa geldim
Hazırlanın beni uğurlamaya
Bakın ne kadar cesur duruyorum
Değmez üzülmeye, değmez ağlamaya. (ağlamağa der burada)

Haydi Allahaısmarladık!
Siz gelemezsiniz benimle beraber,
Güneşlerin battığı yere gideceğim.
Bitişlerin yeniden başladığı yer.

Şiirini bitirince şöyle mırıldanır, mahcuptur, boynu bükük gibidir hatta: “İlhami Bekir’in şiirleri... Hediyesi çok ucuz. Ucuz.” (Şairin gerçek hayatta da vapurlarda, sokak aralarında şiirlerini, roman formalarını satmaya çabaladığını biliyoruz.)
Haydi, filmde okumadığı ama “Unuttum” adlı şirinin son dörtlüğüyle bitirelim bu enteresan yazarımız hakkında açtığımız bahsi. Şimdilik…
Tutku dinmez, susuzluğu insanın,
Hangi çeşme olursa açıp içiniz,
Değmez düşünmeye öğretilenleri,
Sevişiniz, sevişiniz, sevişiniz!


Onur Çalı

Başlık, İlhami Bekir Tez’in Herhangi Bir Roman Kitabıdır romanında geçen "İki Laf" adlı şiirden alınmıştır.




[1] İnsan Sevmeyen Timon’a Kötü Gelen Öteki Dünya, Yunan Antologyası ve Latin Ozanlarından Çeviriler, Derleyen ve Çeviren: Oktay Rifat, Adam Yayınları, 1986.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Ahır Yakmak

Onu üç yıl önce burada, Tokyo’da, bir arkadaşımın düğününde görmüştüm ve görüşmeye başladık. Aramızda neredeyse bir düzine yaş farkı vardı; o yirmi yaşındaydı bense otuz bir. Bu o kadar da önemli değildi. O zamanlar zihnim bir sürü şeyle meşguldü ve yaş farkı gibi şeyler hakkında kaygılanmaya vaktim yoktu. Ayrıca evliydim ama bu durum onu da rahatsız etmiyor gibiydi. Ünlü bir pandomim ustasıyla çalışıyordu, ay sonunu getirmek için de tanıtım modeli olarak iş buluyordu. Fakat bulduğu bu reklam tanıtım işlerinde genellikle sorun çıkıyordu, fazla bir geliri yoktu. Yetiştiremediği yerde, erkek arkadaşları vardı. Bundan yüzde yüz emin değilim ama bana söylediği şeylerden bunu çıkarmak mümkündü. Daha önce söylediğim gibi, tanıştığımızda pandomim çalıştığını söylemişti. Bir gece, dışarıda bir bardaydık, bana Mandalina Soyma numarasını yaptı. Adından da anlayacağınız üzere, bu gösteride bir mandalina soyuluyor. Solunda mandalinalarla dolu bir kase, sağında ise kabuklar için bir kase vardı. En a…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…