Ana içeriğe atla

“Paris Değil Soma Sıkıntısı” (56. Dünlük)

22.Ağustos.17
Bildungsroman diye bir kavram var; Türkçe’ye çoğunlukla “oluşum romanı” diye çevriliyor. Bu türün ilk örneğinin Goethe’nin Wilhelm Meister'in Çıraklık Yılları olduğu kabul ediliyor. Biraz sonra izleyeceğiniz videonun açıklama kısmından alıntılıyorum: Oluşum romanı, “anlatının merkezinde duran ana karakterin genç yaşından itibaren değişik tecrübelerden geçerek bir öğrenme sürecine tabi olmasını ve birtakım yanılgılardan sonra toplumsallaşarak bir yetişkin haline gelmesini anlatır.”
Denemeleriyle aylak okur gönlümüzde taht kurmuş olan Meltem Gürle, oluşum romanı hakkında genel bir sunumdan sonra bu geleneğin Türkçe’deki ve Türkiye’deki izini sürüyor ve “Bizde bir oluşum romanı geleneğinden bahsedebilir miyiz?” ve “Varsa, bizdeki örnekler nasıl?” gibi sorular etrafında dolaşıyor. Kısa ve hızlı bu sunumu, buradan izleyebilirsiniz.
• • •
İki gözüm Salâh Bey’in Paf ve Puf kitabından: “Gerçek okumak, okumak değil, yeniden okumaktır. Emile Faguet’ye kulak verecek olursak, yeniden okumanın yeniden yaşamak demek olduğunu anlarız. Faguet ayrıntılardan tat almak, biçemin güzelliğine varmak için de yeniden okumak gerektiğine inanır.”
İlerlemek değil de genişlemek ve derinleşmek için yeniden okumanın gerekli olduğuna inanıyorum ben de. Birkaç sene önceye kadar bir kitabı yeniden okumuşluğum yoktu. Nedir, şimdilerde kütüphanemi “yeniden okuyacağım kitaplar” üzerine kurarak yeniden düzenliyorum.
25.Ağustos.17
İşte size çok güzel bir kitap ismi: Okuya Yaza Geçiyor Ömür, Bitmiyor KitapHem güzel hem de okuma illetinden muzdarip olanlar için manidar bir isim. Hislere tercüman. Ülkemizdeki nadir denemecilerden Oğuz Demiralp’in kitabı. 
Şimdilerde, yazarın “Hepinize Etkin Okumalar Dilerim” kitabını okuyorum. Bu kitapta yazarın otuz yıla yayılan (1979-2009) ürünleri derlenmiş. Oğuz Demiralp, kendini “ara sıra yazan bir okur” olarak tanımlıyor. Oldukça alçakgönüllü bir tavır. Öte yandan okurluk, tıpkı bir dili iyi bilmek gibi, sınırsız ve kendinizi hep mağlup hissedeceğiniz bir uğraş. Bu bakımdan, iyi bir okur olmak zor erişilir bir paye. Ve Oğuz Demiralp iyi bir okur.
Şubat 2006 tarihli “Ömür Boyu Okuyup Yazmaya Yargılı Olmak” denemesinde şu soruları sarkıtır Demiralp ve okurun önüne bırakır: “Acılı, trajik bir durum mudur okurluk hali? Bu soruya başka bir soruyla yanıt verelim: bilgilenmek, dünyayı, kendini tanımaya çalışmak kolay iş midir? Söyleşiyi karşı soruyla sürdürelim: Dışarıda hareketli bir yaşam beklerken ne diye kendini kütüphaneye kapatır insanoğlu?”
Bu sorulara her okurun, kendi meşrebince cevapları vardır elbet. Nedir, “dışarıdaki hareketli yaşamın” karşısına koyulacak bir uğraş mıdır okurluk? Kendini kütüphaneye kapatmak? Öyle gibi görünür ve fakat öyle değildir. Hem okuma uğraşının kendisi hem de okuma uğraşı vasıtasıyla edindiğiniz dostluklar, “dışarıdaki hareketli yaşam”a en azından 3 gol atar. Kendimden biliyorum.
26.Ağustos.17
14.1.98 tarihinde “Onur Çalı’ya sevgiyle” diye imzalanmış bir kitabını tutuyorum elimde: Demokrasimiz Kaç Para Eder. Cin Ali’lerden sonra okuduğum ilk gerçek kitapların yazarıydı o (Fakir Baykurt’la birlikte). Aynı zamanda, imza aldığım ilk yazardı. Çocuk sayılabilecek yaştaydım, ilk kez bir yazar görüyordum: kanlı canlı, karşımda. Parmaklarının kıllı olmasını garipsediğimi hatırlıyorum. Artık yazar olmayı nasıl bir yere koyduysam çocuk aklımda…
İmzalı ilk kitaptan sonra Yumurtadan Çıkan Öğretmen, Ekmek Parası, Ökkeş ve Anneannem serileri… Sonra Zıkkımın Kökü, sonra Donumdaki Para, sonra Dayak Birincisi, sonra Dandini Vatandaş Dandini, sonra Bizim Ayılar Amerikalıları Çok Sever

Yıllardır, ne yalan söyleyeyim, okumamıştım. Ve fakat ölüm haberini aldıktan sonra anlıyorum ki çocuklar, bugünün çocukları da heyecanla okuyormuş yazdıklarını. Muhtemelen, geleceğin çocukları da okuyacak. Evet, Muzaffer İzgü’den bahsediyorum. Bekir Yurdakul’un sosyal medya paylaşımlarından bir süredir hasta olduğunu, sağlık durumunun pek de iyi olmadığını anlamıştım. Bugün eyvallahını çekip gitmiş Muzaffer İzgü. Bir söyleşisinde vasiyet etmiş, arkasından şöyle denilsin istemiş: “Muzaffer İzgü doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti.”
Nur içinde yatsın.
4.Eylül.17
Bir uzun tatil daha bitiyor ve yine yola düşüyorum. Tek dileğim ölmeden üvey anamın, güzel Ankara’mın kollarına varabilmek. Çünkü biliyorsunuz, böyle uzun tatillerin başlangıcında ve bitişinde onlarca insan trafik katliamlarında ölüyor. Biraz gerginim. Otobüse, 15 yıldır gide gele artık alıştığım Soma Seyahat'in (SS) otobüsünün arka koltuklarından birine kuruluyorum. Önümdeki koltuğa bir genç kadın oturuyor. İkimiz de cam kenarındayız. Yani istemesem de camdaki yansımasından neler yaptığını görüyorum. Çantasından bir kitap çıkarıp eline alınca merakım ayaklanıyor haliyle, bakıyorum: İş Bankası basımı bir Paris Sıkıntısı. İyi. Kadın kitabı göğsüne bastırıp başlıyor selfie serisine. Kitabın kapağına uyumlu boyadığı tırnaklarının da fotoğrafta görünmesine özen göstererek sıkılmış insan mimiği takınıyor. Bakmayayım diyorum (çünkü gülmemi zor tutuyorum) ve fakat ne mümkün! Dakikalarca sürüyor SS sıkıntılı selfie töreni. Çekimler bitince de kitaba değil telefona sarılıyor kadın. Sanıyorum sosyal medyada “paylaşıyor” kitaplı pozlarını. Sonra kitabı çantasına koyuyor ve tıpkı otobüsün geri kalanı gibi sabaha kadar uyuyor. Otobüs karanlık, yollar kalabalık ama olsun: Yaşasın edebiyat!
6.Eylül.17
Lisansın üçüncü yılındayım. Ne olur ne olmaz diyerek öğretmenlik sertifikası almak için formasyon dersleri alıyorum. Arka sıralarda gırgır şamata yapan bir ekibin ferdiyim elbette. Dilbilim hocamız, gürültünün kaynağı olarak gördüğü bendenizi kaldırıyor. Emir kipinde: Mevsimleri say diyor. Sayıyorum: İlkbahar, yaz, sonbahar, kış. Tekrar say, diyor. Sevimsiz bir herif zaten, işkilleniyorum ama mevsimleri karıştıracak değilim herhalde, tekrar sayıyorum. Sonunda patlatıyor hocamız muhteşem fikrini: “İşte, sizin gibi şehirliler, köy toprak görmemişler sonbahar der!”
Neymiş, güz diyecekmişiz. Eyvallah. İşte geldi güz. En azından Ankara için güz vakti geldi çattı. En sevmediğim, hiç sevmediğim, hiç ama hiç sevmediğim bir mevsim güz. Bir şeyin ismi bu kadar güzel olur da kendisi bu kadar sevimsiz, çirkin mi olur!
Kış gelsin istiyorum bir an önce, karlar içinde kalalım. En azından, sürpriz yok. Hep soğuk, karanlık. Sıkarız dişimizi yaza kadar. Yazın, kaldığımız yerden devam ederiz yaşamaya.
7.Eylül.17
Ağustos 1980 tarihli Milliyet Sanat Dergisinin yalancısıyım, orada “Yazarların Gariplikleri” başlığı altında verilen “garip” bilgilerden biri de şu: “Schiller’in yazı masası üzerinde ekşi ya da çürük elma bulundurmaktan hoşlandığı söylenir. Yazar, elmayı sık sık koklamaktan pek hoşlanırmış. Bu koku, ona yağmurdan sonra bir ormanda, otlar, yapraklar arasındaymış izlenimini verirmiş. Böylece içinde bulunduğu ortamın havasından uzaklaşıp bir düş evrenine girermiş… Bu tutkusu nedeniyle banyoda, su içinde yazdığı da olurmuş…”

• • •
Azra Erhat’ın Sevgi Yönetimi’ni buldum Kınık’taki kitaplıkta, tuttum Ankara’ya kaçırdım. Enteresan şeyler var Azra hanımın yazılarında; özellikle Yaşar Kemal’le söyleşisi, onu Homeros oğullarından biri olarak görmesi, ne diyorum daha en başta nasıl tanıştıklarını anlatışı… okumaya değer.
Bir de şu var:
“Bir gün Fakülteye giderken Nurullah Ataç’a rastladım.
- Nasıl bakalım, kedi yavrusu? dedi. Kıs kıs gülerekten kedi yavrusu derdi bana, bu deyiş de ustanın bir okşayışı gibiydi benim için.” (Sevgi Yönetimi, sayfa 326)


Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …