Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (24) : Fatma Nur Kaptanoğlu ve “Kaplumbağaların Ölümü”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Yazmak her zaman benimleydi. Tabii ki okumak da. Okumaya başladığımda yazmaya da başladım. Okuyan herkesin de yazdığını zannediyordum. Birinin elinde kitap görünce "acaba o ne yazıyor" diye düşünürdüm. Ancak kendimi fark etmemle bu durum değişti, tuhaf denilebilecek bir hal aldı. 16 yaşındaydım, belki de 15; birkaç arkadaşımın yazısını okumuştum, o zaman anlamıştım yazmanın zorluğunu ve herkese ait olmadığını. Düşünsenize, nefes almak kadar doğal ve herkeste olduğunu düşündüğünüz bir özelliğin bir anda aslında size özel olduğunu öğreniyorsunuz. Üstelik bu kendine gelme, biriyle ya da bir olayla değil, tek başınıza gerçekleşiyor. Çok tuhaf! Tabii bir yandan da çok iyi kitaplar okuyup kendimin kötü bir yazar olduğunu keşfediyordum. Yazmanın "yolda olmak" olduğunu o zaman anladım. Bir yazar için en iyisi yoktu, daha iyisi vardı.
Kitabımın olup olamamasıyla değil, yazmayı isteyip istemediğimle ilgilendim. Kitap elbet çıkardı, bunun için kendime bir zaman ya da sınır koymadım. Acelem yoktu açıkçası. Meselem yazmakla ilgiliydi. Kitabımla ben, eşit ve emin adımlarla birbirimize yaklaştık ve bir anda buluştuk.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Ben sıkıntıyı çok seviyorum. Huzursuz biriyim, hiç rahat edemem. Öykü yazmak da çok sıkıntılı bir süreç. Bir öyküye başladığım zaman, o öykü bitene kadar kendimi yer dururum. Bazen ondan kaçar bazen ona koşarım. Bu huzursuzluğum, öyküye yönelmemdeki en önemli sebep. Bir diğer sebebimse özgürleşmek. Sıkıntıyla özgürlük kafamda hep paraleldir. Sıkıntıyı severim ve özgürleşmek için yazarım. Kendimi sıkıntılı hissettiğim kadar özgür de hissettiğim tek tür öykü.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?
Bu benim en güzel hikayelerimden biri. :) Raskol'un Baltası takip ettiğim ve kitaplarını sevdiğim bir yayıneviydi. Yüz yüze tanışmamız tamamen tesadüf. Kadıköy Kitap Fuarı'nda tanıştık, onlara üzerinde çalıştığım öykü dosyamdan bahsettim ve her şey bir anda gelişti. Öykü dosyamı başka bir yayınevine göndermedim bile. Beklemedim. Zamanını hesaplamadım. Başta bu kadar kolay olmasına şaşırmıştım ancak zamanıydı ve gerçekleşti. Bu süreç bana güzel dostluklar da kazandırdı, kendimi şanslı hissediyorum.
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)
Tabii ki! Öncelikle yazmam, yazdıklarımı değerlendirmem konusunda bana yol gösteren ve her konuda yardımcı olan arkadaşım Selim Yücel'e teşekkür etmeden geçemem. Oldukça bulanık olan bir dönemi net bir hale getirmemde bana destek oldu.
Kitabımın editörlüğünü Burak Fidan yaptı. Kendisi aynı zamanda yayınevinin de sahibi. Kitabı yayıma hazırlama süreci çok keyifliydi. Burak Fidan, yazarıyla birlikte heyecanlanan, yazarının düşüncelerine önem veren ve en önemlisi yazarına inanan bir editör. Ondan tabii ki razıyım. (Burak, umarım bunları okuyorsundur. :D)
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?
Aslında hiçbir şey değişmedi.  Hatta bir süre sonra kitabımın varlığını unuttum. Paylaşımları gördükçe "aaa doğru benim kitabım var" demeye başladım.
İlk kitabımla bir hayalin somutluğuyla karşılaştım. Bu, insanda hem soluklanma hem de daha çok koşma hissi uyandırıyor. "Eee şimdi ne olacak?" diyorsun. Bir anlık bocalamadan sonra koşmaya başlıyorsun. En güzel tarafı sanırım bu.
Bir yazarın kitabını yayımlaması onu artık koruyamayacağını anlamına geliyor. Aynı zamanda "bu yazılanları sadece ben biliyorum" büyüsünü bozuyor. Bu büyünün bozulması yazarın gözlerini açıyor ve yazar, kendini eleştirmenin ahlakını öğreniyor. Ben ilk kitabımla, rekabetimin sadece kendimle olduğunu öğrendim. Kendimi eleştirmenin kurallarını da öğrenmeye devam ediyorum.
Telifini alabildin mi/alabilecek misin?
Telif çok önemli bir sorun. Bu kadar az telife hiiiiiçbir şey yazılmaz. Ben telif işini şu şekilde çözdüm: Telif istemiyorum, yayıncım da yayımladığı her kitaptan bana getiriyor. Beni biraz kandırmış gibi görünebilir ama aslında karlı olan benim. :)
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
Mutfakta bir süre vakit geçirdim ve aslında birkaç örnek dışında hiçbir şey üretilmediğini fark ettim. Bu benim için hem öğretici hem hüzünlüydü. Çünkü büyük beklentilerle giriyorsunuz mutfağa, "acaba ne öğreneceğim" telaşını yaşıyorsunuz ama sonra bir bakıyorsunuz ki herkes tariflere internetten bakıyor. :)
Dergilerde dolu dolu geçirdiğim dört senem var.  Birçok dergide yazdım, birçok dergi tarafından reddedildim. Bu yolculuğun başları biraz sancılı oluyor ancak bir yazarın kendini yenilemesinde ve edebiyat adı altında yapılan yanlışları anlamasında etkili bir dönem. Dergiler, eleştirisel yönümü güçlendirip ne isteyip ne istemediğimi anlamamı sağladı. Kitabı olan bir yazar olarak yazmak isteyeceğim dergilerin birkaç taneden öteye geçememesi de bunun sonucu.
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
Yazmak o kadar bana ait ki, ailem ve arkadaşlarım kitap haberini alınca çok sevindi ancak hepsinin dediği şu oldu: "Bunun olacağını zaten biliyorduk."
Sadece anneannemin "Nur, ikinci kitap ne zaman çıkacak?" demesi beni biraz şaşırtmıştı. Ama bunlar hep klasik bir Ege ailesi olmamızın telaşından. :)
Kitabımın yayımlanması bana dokunulmazlık ya da bir zırh vermedi, aksine şu an daha korunmasızım. Ailem de dahil herkese karşı. Tüm çıplaklığımla buradayım ve bu durumdan çok keyif alıyorum.
Peki, bundan sonra?
Tabii ki yazacağım. Kendimi aşarak, kendime katarak ve en önemlisi kendime kızarak daha çok yazacağım. Çünkü yazmak yolculuğu ancak böyle keyifli.

Yorumlar

  1. İyi okurlar dilerim.
    Servet

    YanıtlaSil
  2. etkili bir kitap, minik minik öykücükler var. keyifliydi.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…