Ana içeriğe atla

Dünlük 65: Samsun’u Aratıyorum Lanet Olası Samsa Çıkıyor

5.Aralık.17
İşte çağımızın, akla bile gelmeyecek derecede fantastik, fantastik olduğu kadar da absürd ruhunu özetleyen şeylerden biri: Özel uçak ile umreye gitmek.
• • •
Çok gerekli olmadıkça bir çevirmenin, çevirdiği kitaba önsöz yazmasını pek anlamlı bulmuyorum doğrusu. Bir fayda da görmüyorum. Çeviri, eleştirel bir okuma biçimidir aslında. Çevirmen de söz konusu kitabı en iyi, en derinlikli okuyanlardan biri kabul ediliyor anladığım kadarıyla. Buna itirazım yok. Yine de çevirmenin önsöz yazması için yeter şart değil bu kabul.
• • •
Malumunuz, sınanmamış erdem, erdem değildir. Çok sabırlı biri olduğunuzu, insanların hışırlıkları karşısında metanetinizi koruduğunuzu mu sanıyorsunuz? Ha ha. Önce herhangi bir kargo şirketiyle bir şey göndermeye, almaya çalışın hele. Sonra bir daha görüşelim. En büyük sabır testidir kargo şirketleri.
 • • •
Salâh Bey Sözlüğü (6): pohpoha tutulmak
Salâh Birsel, 4 Nisan 1991 tarihli günlüğüne (Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu içindedir) “Arabistanlı Lawrence” filminden açarak başlar. Sonra, söz konusu “casusun” T.E. Lawrence adıyla (ki adamın adı budur zaten) yazdığı Bilgeliğin Yedi Sütunu kitabı hakkında şunları döktürür: “Kitap, birçok memleketlerin eleştirmenlerince pohpoha tutulmuştur. Çağın en önemli yaratılarından biri sayılmıştır. Arap dünyası üzerine bir inceleme; savaş, serüven ve özyaşamöyküsüyle bir arada tutuluyordur. Yazarın en koskoslu dönemidir bu. 1917-1918 yıllarının büyük çöl destanı da kitaba boca edilmiştir.”
6.Aralık.17
Bir süredir kurup durduğum kütüphanemi sadeleştirme, “yeni” kitap (mümkün olduğunca) almama, iyi kitaplara dönüp dönüp yeniden okuma tasarımın bir sonucu olarak Kafka’nın Dönüşüm’üne el atmış bulunmaktayım. Elbette ilk okuyuşum değil bu, yeniden okuyorum.[1]
Malumunuz, Dönüşüm’ün ilk cümlesi meşhurdur. Şeytan dürttü, kısa bir araştırma yapıp bu ilk cümlenin farklı çevirilerine baktım.
Şu anda piyasada yaklaşık 80 tane Dönüşüm çevirisi mevcut (elbette bazıları Değişim adıyla). Tam olarak kaç tanesinin orijinal dilinden, kaç tanesinin diğer dillerden (İngilizce, vs) çevrildiğine dair malumatım yok. Kaldı ki bu çevirilerin bir kısmının intihal/kopya çeviri olması da gayet muhtemel. Neyse ne. İşte benim ulaşabildiklerimden bir demet ilk günah:
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Ahmet Cemal)
“Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.” (Kamuran Şipal)
“Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında, kendini yatağında korkunç bir haşereye dönüşmüş buldu.” (Tanıl Bora)
“Gregor Samsa bir sabah yatağında huzursuz düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Bilge Ceren Şekerciler)
“Gregor Samsa, bir sabah korkulu bir düşten uyanınca yatağının içinde kendini korkunç bir böcek olarak buldu.” (Vedat Günyol)
“Gregor Samsa, kabuslarla dolu rüyasından uyandığı bir sabah, kendini yatağının içinde dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Osman Çakmakçı)
“Gregor Samsa bir sabah tedirgin düşlerden uyandığında, kendini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş buldu.” (Gülperi Sert)
“Gregor Samsa bir sabah huzursuz rüyalardan uyandığında, kendini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (Levent Bakaç)
"Gregor Samsa, karabasanlar içinde geçen bir geceden sonra sabah uyandığında yatağında kendini devasa bir böceğe dönüşmüş olarak buldu." (Güven Göktan Uçer)
“Gregor Samsa, bir sabah korkulu rüyalardan sonra uyandığı zaman yatakta kendini kocaman bir böcek olarak buldu.” (Arif Gelen)[2]
Kitabı tekrar okuyunca ve bu cümlelere bakınca kafama takılan iki şey var. Birincisi “dev”, “devcileyin” ya da “devasa” sorunsalı. Kamuran Bey’in çevirisinde olan “devcileyin” açıkça söylemek gerekirse yıllar yılı pek bir şey ifade etmemiştir bana. Gregor Samsa ve Dönüşüm görsellerinde de dikkat çekici olan diğer bir şey de Samsa’nın insan boyutunda tasvir edilmesi. Oysa, “dev (ya da devcileyin) bir böceğe” dönüşmüş olan Samsa, bir insan boyutunda mıdır? Hiç sanmıyorum. Bunun böyle olmadığına dair metinde birçok iz bulunabilir. İşte bir tanesi: “Ölmüş mü?” dedi Bayan Samsa, soran bakışlarını gündelikçi kadına doğrultarak, oysa her şeyi kendisi denetleyebilir ve durumu denetlemeden de anlayabilirdi. “Öyle sanırım,” dedi kadın ve kanıtlamak için Gregor’un ölüsünü süpürgeyle biraz daha yana itti.” (Can Yayınları baskısı, sayfa 80)
İkinci husus ise daha çetrefil. Böcek/haşere meselesi. İngilizce kaynaklarda da buna benzer tartışmalar gördüm. Bizde, gördüğüm kadarıyla, haşere’yi kullanan tek çevirmen Tanıl Bora.
Bazı yazarlar hakkındaki hayranlık halesi ve yapıtlarının etrafına konuşlanmış olan laf ve yorum kalabalığından ötürü bazı kitapları okuyamam. Bu kitap kovuculardan kurtulmak gerekiyor.[3] Başkalarının yorumlarına boğulmayalım ama yine de Enis Batur’un söyledikleri önemli. 14 Mart 2015 tarihinde, bir soruşturmaya verdiği yanıtta şunları söylemiş ulu bilge: Şu an 38-39 arası ateşle yatıyorum, Samsa'dan farkım yok! Şunu söyleyebilirim: Kitabın adı Türkçeye yanlış çevrilmiştir, 'Dönüşüm' değil, 'Başkalaşım' olmalıdır. Kapakta sık sık hamamböceği kullanılmıştır, Kafka oysa yayıncısını uyarmıştır, "sakın hamamböceği koymayın kapağa" diye, çünkü -elbette- ortada böcek falan yoktur. İlk okuduğumda çok gençtim, her şeyi yalan yanlış anlamıştım.
7.Aralık.17
Selçuk Altun’un “Kitap İçin” köşesini kaçırmamaya çalışır, severek okurum. Okurdum. Bir süredir Elif Şafak’a karşı kullandığı dil beni rahatsız ediyor. (Selçuk Altun’un kendisinden adıyla soyadıyla, bir üçüncü kişi gibi bahsetmesi de cabası.) Bugünkü Kitap İçin’de yazdıkları benim için bardağı taşırdı artık. En azından bir süre, kendisini okuyamayacağım sanırım. Bir yazarı yazdıkları üzerinden eleştirebilirsiniz, eyvallah, ama bel altı vurmak pek şık değil. Edebiyat için değil bu!
11.Aralık.17
Muhteşem Güzellik (2013) ve Gençlik (2015) filmlerinden bildiğimiz İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun, son dönemlerde izlediğim en iyi dizi olan Young Pope’unu (2016), birkaç ay önce bir film izler gibi izlemiştim.
Papa olmak için çok genç sayılan bir yaşta (47) papa seçilen Amerikalı bir papa vardır karşımızda: Lenny Belardo, nam-ı diğer 13. Pius Hazretleri. Lenny sıradışı bir papadır ve tuhaflığını, daha seçilir seçilmez göstermeye başlar. Halkı selamlamayı, balkon konuşması yapmayı reddetmektedir. Oysa inançlı Katolikler ve tüm dünya medyası bunu beklemektedir.
Vatikan’ın Harvard mezunu, genç ve güzel bir hanımefendi olan Basın Danışmanı Sofia, genç papa Lenny’yi ikna etmeye çabalamaktadır. Aralarında, bizi burada Salinger’dan dolayı alakadar eden, bir diyalog geçer. Sofia, Papa’ya medya intiharı yaptığını söyler. Sonrası şöyle gelişir diyaloğun:
“Medya intiharı diyorsun ha? Pekala, şimdi becerebildiğince takip etmeye çalış beni.”
“Sizinleyim Kutsal Babamız.”
“Güzel. O zaman söyle bakalım, son yirmi yılın en önemli yazarı kim? Dikkat et, en iyisi demiyorum, ustalık kibirliler içindir, en önemlisi diyorum. Onu en önemli hale getiren marazi merakı harekete geçiren yazar?”
“Bilmem… Philip Roth mu desem?”
“Hayır. Salinger. En önemli film yönetmeni?”
“Spielberg.”
“Hayır. Kubrick.”
“Çağdaş sanatçı? Jeff Koonsç ya da Marina Abramovic.”
“Banksy.”
“Elektronik müzik grubu?”
“Elektronik müzik hakkında hiçbir fikrim yok efendim.”
“Bir de Harvard’a iyi okul derler. Neyse, Daft Punk.”
“En iyi İtalyan kadın şarkıcı?”
“Mina?”
“Güzel. Şimdi anlıyor musun? Hepsi de kendi alanlarında en önemli figürler olan bu saydığım isimleri birleştiren görünmez bağın ne olduğunu görüyor musun? Hiçbiri kendisini göstermez. Hiçbiri fotoğraflarının çekilmesine izin vermez.”
“Ama siz sanatçı değilsiniz Kutsal Babamız. Siz bir devlet başkanısınız.”
“Evet, doğru, denize bağlantısı olmayan küçük bir şehir devleti, o kadar küçük ki ayakta kalabilmek için liderinin kendisini bir rock yıldızı kadar ulaşılmaz hale getirmesi gerekiyor.”
Papa Lenny haklı. Saydığı diğer isimleri bilmem ama Salinger’ın “görünmez” olması, onu daha da önemli hale getirmiş olabilir. Nedir, aslında, yalnızca yazdıkları onu zaten büyük bir yazar haline getirmeye yeter. Yeniden Okumalar Şenliğim kapsamında “Çavdar Tarlasında Çocuklar”a yeniden el atınca aklıma geldi bu diyalog, çevirip paylaşmak istedim.

Kim Ki-Duk’un ’ını (2017), bir dostumun tavsiyesi üzerine, izledim. Birkaç filmini izlemiştim evvelden ama için “en politik filmi” deniyor yönetmenin. Sınırların, devletlerin, ideolojilerin yaşamı nasıl yaşanmaz kıldığını hepsi de acınası durumda olan bireyler üzerinden iyi bir sinema diliyle anlatıyor Kim Ki-Duk. Holden Caulfield gibi söylersek: Yerin dibine batsın şu lanet olası devletler.
Keşke insanoğlu devlet denen şu boku icat etmeseydi de, varsın Hobbes’un dediği gibi “yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa” sürseydi hayat. Sanki şimdi çok farklı da yaşamlarımız, peh!

Hamiş: Başlık ne alaka diyenler, buradan buyurabilir.

Onur Çalı





[1] Bilirsiniz, Italo Calvino, ilk olarak “İtalyanlar, Sizi Klasikleri Okumaya Çağırıyorum” adıyla 28 Haziran 1981 tarihinde L'Espresso dergisinde yayımlanan “Klasikleri Niçin Okumalı?” adlı yazısında, klasikleri neden okumamız gerektiğini madde madde açıklar. Birinci maddede şöyle buyurur Calvino abimiz: Klasikler, haklarında asla “okuyorum” sözünü değil, genellikle "yeniden okuyorum" sözünü işittiğimiz kitaplardır. Ve şöyle devam eder: En azından "çok okumuş" olduğu kabul edilen kişiler arasında olur bu. “Okumak” filiinin önündeki “yeniden” sözü, ünlü bir kitabı okumadıklarını itiraf etmekten utananların küçük bir ikiyüzlülüğü olabilir.
Dolayısıyla ben, gerçekten de yeniden okuyorum dediğimde ne kadar inandırıcı olur bilmiyorum ama hakikaten de yeniden okudum Dönüşüm’ü ve Calvino’nun dokuzuncu maddesinin ne kadar doğru olduğuna kanaat ettim: Klasikler, haklarında duyduklarımızla ne kadar bildiğimize inanıyorsak, gerçekten okuduğumuzda o kadar yeni, beklenmedik, benzersiz bulduğumuz kitaplardır.
[2] Yüzeyden bir internet araştırmasının, Dost’a kısa bir keşif gezisinin ve uzun bir aradan sonra Adnan Ötüken Halk Kütüphanesi’ne yaptığım ziyaretin sonucudur bu çeviri cümleler. Bu arada, kütüphanenin ortamı çok güzel, çalışanlar yardımsever ve güler yüzlü. Nedir, Kafka’nın kitapları Rus Edebiyatı bölümüne konulmuş. O kadar kusur... diyelim.
[3] Yine, Calvino abimize döneceğiz: “Bir klasiği okuma, ona ilişkin daha önceki imgemizle bağlantılı olarak bizde belli bir şaşkınlık yaratmalıdır. Onun için, bıkmadan usanmadan bir öneriyi yinelemek gerek: Doğrudan özgün metinler okunmalı, olabildiğince eleştirel kaynakçadan, açımlamalardan, yorumlardan uzak durulmalıdır. Orta öğrenimin ve üniversite öğreniminin işlevi, bir kitaptan söz eden hiçbir kitabın, söz konusu kitaptan daha fazlasını söyleyemeyeceğini anlamamızı sağlamak olmalıdır; oysa tam tersine inanmamız için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Değerlerin tersyüz edilmesi çok yaygın bir durum: Buna bağlı olarak, giriş yazısı, eleştirel yorumlar, kaynakça; metnin söylemesi gereken ve ancak ondan daha çok şey biliyormuş edasına bürünen aracılar olmaksızın konuşmasına izin verilirse söyleyebileceği şeyleri gizlemek için bir tür sis perdesi gibi kullanılıyor.” Ve ekliyor: Kafka'yı okurken, ikide bir duyduğumuz, yerli yersiz kullanılan “kafkaesk” sıfatının geçerliliğini kabullenmekten ya da reddetmekten geri duramam.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…