Ana içeriğe atla

Dünlük 68: “Cavalacivoz”

8.Ocak.18
Sparta Kralı Lykurgos, toprağı bol olsun, tuhaf bir adammış doğrusu. Kendisi, İsadan Önce 800 yılı civarlarında Sparta Kralıymış. Peki, tuhaflığı nereden geliyor Lykurgos’un? Birçok başka uygulamasının (toprağı halka eşit bölüştürme, ortak sofralarda yemek yeme ve sair) yanısıra şundan: Yönettiği toplumda lüks ve zenginlik düşkünlüğünü ortadan kaldırmak için çeşitli reformları hayata geçirmiş. Halkının gözünde paranın ve altının albenisini yıkmak istiyormuş. Bu amaçla altın ve gümüş parayı tedavülden kaldırtır Lykurgos. Yetmez, bunların yerine demirden parayı tedavüle sokar. Üstelik bu demir paraların değerini o kadar düşük tutar ki gündelik hayatta kullanılamaz hale getirir. İki bira almak istediğinizde bir at arabası dolusu para taşımak zorunda olduğunuzu düşünün. Öyle bir duruma getirmiş işleri. Toprağı bol olsun, ömrü vefa etseydi de bugünkü cisimsiz, hacimsiz sanal paraları, bitcoin’i filan görseydi kalp krizinden giderdi herhalde Lykurgos.
• • •
Salâh Bey Sözlüğü (8) : cavalacivoz
Salâh Birsel, Henry Miller’ı ele aldığı Porno Pornoya Karşı adlı denemesinde (Kediler kitabı içinde) kullanır cavalacivoz sözcüğünü. Sözlüklerde cavalacoz olarak geçen bu sözcük “değersiz, önemsiz, derme çatma” anlamlarına gelen argo bir sözcüktür. Salâh Bey’i ustası kabul eden Hulki Aktunç’un demesine göre “Argo, dilin gizli örgütüdür. Gizliliği açığa çıkınca argoluğu da sona erer.” Bu yüzden midir acaba, faş olmamak için, gizliliğine halel gelmesin diye mi iki gözüm Salâh Bey’in bu sözcüğü deforme etmesi. Bilinmez. Biz yukarıda andığımız denemedeki ilgili bölümü buraya koyup boyumuzdan büyük işlerin altında kalıp ezilmeden tüyelim: “Bizimkini bu tiyatroya ilk götüren anasıyla babası olmuştur. O gün Tom Amcanın Kulübesi oynuyordur. Oyun küçük Henry’ye bir şey dememişse de, annesi, bütün oyun boyunca höngür de höngür ağlamıştır. (…) Küçük Henry’nin ilgisini çeken ilk oyun ise Sevmek, İçmek ve Şarkı Söylemek olur. Cavalacivoz bir rövüdür bu. Sadece şifa bulmaz ahmakların kadına, içkiye ve şarkılara arka döndüğü sakızını çiğniyordur.” (Kediler, Bağlam Yayınları, sayfa 6)
11.Ocak.18
Neden her şey başka türlü değil de böyle? Bu açıdan düşününce her şey (ama her şey) çok tuhaf geliyor zaten. Ve fakat bazen de gerçekten tuhaf insanlara, durumlara rastlamış buluyorum kendimi. Birkaç kez geldi başıma.
Bu seferki tuhaflığı, işle ilgili toplantıya gittiğim bir kurumdaki çaycı arkadaşla yaşadık. Birkaç keredir gidip geldiğim bir yer olduğu için göz aşinalığımız var ama sohbetimiz, bırak sohbeti, merhabamız bile yok. Sessiz baş selamlarından öte bir samimiyetimiz yok bu çaycı arkadaşla. Toplantı sırasında odaya girdi, elindeki tepside üç beş bardak çay, üç beş bardak da kahve vardı (evet fincan değil, bardak). Herkese sorarak (Çay mı alırsınız, kahve mi?) bana kadar geldi. Ben, elbette, “çay lütfen” dedim. Bir şey söyledi, mırıldandı daha doğrusu. Toplantıyı takip ediyordum, tam anlayamadım. “Efendim?” çektim. “Tabii çay, çay iç, şiir oku” diyerek göz kırptı. Anladım ki en iyisi susmak, olayı bir an önce unutmaktı. Öyle yaptım.
15.Ocak.18
Barış Bıçakçı'nın Sinek Isırıklarının Müellifi (2011) romanında adamımız Cemil'in üst katında oturan babaannesini ziyarete gelen Berkan, bir süre sonra Cemillere de gelip gitmeye başlar. Aralarında arkadaşlığa benzer bir ilişki doğar. Bir yaz günü Berkan yine uğrar Cemil’e, sohbet ederler. Berkan bir kıza aşık olduğundan açar. Berkan'ın "çok ilginç aslında!" diyerek anlatmaya giriştiği, Berkan'la Şeyda'nın (kızın adı budur) aynı gece aynı rüyayı gördüklerini fark etmeleriyle başlayan bir aşk hikayesidir.
Cemil ise Şeyda'yı ilk gördüğünde şöyle düşünür: “Böyle bir kızın rüyasında kaplan görmesinin kaçınılmaz olduğunu düşündü. Onun rüyasına giren kaplan vahşi ve erotikti, bir atılışta kendisini görene dönüşmeye hazırdı. Berkan'ın gördüğü kaplansa büyük ihtimalle desenli battaniyelerin kaplanıydı.” (SİM, s. 107)
Dostum Ercan y Yılmaz’ın yoğun tavsiyesi sonucu izlediğim On Body and Soul (Beden ve Ruh, 2017) filminde ise gerçekten de aynı rüyayı görür Endre ile Maria: Geyik olduklarını. Ve tek gecelik bir şey değildir bu, bir süre aynı rüyaları görmeye devam ederler. Rüyalarında dişi ve erkek geyik olarak başka bir yaşamları var gibidir. Bir sabah, Endre Maria’ya “dün gece neden kaçtın benden?” der mesela. Rüyalarda Buluşuruz şarkısının Macarcası gibi bir film anlayacağınız. Macar yönetmen Ildiko Enyedi’nin bu güzelim filmi, 2017 yılında Berlin Film Festivali’nde büyük ödül olan Altın Ayı’yı almış.
İyi, güzel diyorsun da nasıl bir film bu? İzleyelim mi biz de? diye soracak olursanız, muhakkak izleyin derim. Aşk hikayesi denince Hollywood’un bayat klişelerle dolu romantik komedilerini (ya da bizdeki melodram bombası) filmleri anlıyorsanız, film en azından bu algınızın değişmesine katkı sunacaktır. Hikaye güzel, görüntü yönetmenliği iyi, müzik ve sair. Daha ne olsun!
(Maria’yı canlandıran başrol oyuncusu Alexandra Borbély’yi izlerken bizim Görkem Yeltan’ı izlemiş gibi oldum, zaman zaman Aylin Aslım’a da çalan bir Görkem Yeltan’ı…)
18.Ocak.18
Latif Sözcükler (Sanki Latif Olmayanı Varmış Gibi): Müstesna, müşterek, müşerref, mihenk, nirengi, nahiye, nahoş, ortakçı, pot, resif, rahle, mümbit, gümrah, kısık (çok dar sokak anlamındaki), hissiyat, mizaç, sarsak, karabaş-kefal (Yusuf Atılgan’ın Tutku öyküsünde geçer, yere atılan izmarit demektir, bunları toplayıp içenler olur. Kefal de denir karabaşa, yarım içilip atılmış bu izmaritleri yerden almaya kefal toplamak da denir), leyli meccani, hücceten (fücceten), miad, niyaz, özgeci, diğerkam, eşkal, muadil, mendebur, özgün, değirmi, yalım, vakanüvis, zembil, velense, sergen, kenef, tayf, gasyan etmek, zeytin, adap, hassaten, huruç.
• • •
Çok küçük bir azınlık müstesna, herkes ama herkes telefonunla aşk yaşıyor. Sürekli onunla konuşuyorlar, ona dokunuyorlar, ekranına bakıp gülümsüyorlar, gözlerini ondan ayırmıyorlar… Uzaylılar gelseler ve insanların telefonlarıyla ilişkilerini gözlemleseler, varacakları sonuç şu olurdu: “Dünya’da herkes elinde taşıdığı küçük bir aletle aşk yaşıyor. Yattıklarında bile başuçlarından ayırmıyorlar, sabah onunla uyanıp gece onunla uyuyorlar. Gün içinde de ceplerinde taşıyorlar sevgililerini. Hatta türküsünü bile yapmışlar: Adam cebinde taşır, senin gibi gelini…
• • •
Barış Bıçakçı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi Cemil şöyle der: “Üniversitede öğrenciyken, baskısı bulunmayan Bodur Minareden Öte'yi art arda iki gün Milli Kütüphane'ye gidip okurken istediği neydi? Upuzun okuma masalarının muntazam bir şekilde sıralandığı o yüksek tavanlı, kahverengi halı kaplı salonda, güneş dar pencereden girip tam da kitabın üzerine vururken ilk gün altı öykü okumuştu. İkinci gün kalan öyküleri okumaya giderken en azından o an için ne istediğini biliyordu: Bir Yusuf Atılgan kahramanı olmak istiyordu.” (SİM, s. 51)

Tamam ama hangi Yusuf Atılgan kahramanı? Evdeki kız mı yoksa Tutku’daki Boncuk Osman mı? Çıkılmayan’daki isimsiz yağmacı mı yoksa Saatlerin Tıkırtısı’ndaki “saatçı” mı? Efendiler, hanımefendiler benim tercihim daha eğlenceli bir tipten yana: “Korkut’a Masal”daki Arnavut Mustafa. Bu öykü (masal? çocuk öyküsü?) adeta köyde yaşayan enteresan karakterlerin resmi geçidi gibidir. Hemen hemen bütün tipler tanıdık geldi bana, bende karşılıkları olan tipler ama en çok Arnavut Mustafa: Bu kısa boylu, yaşlıca adam yıllar önce bir yaz günü harmandan buğday çuvallarını arabaya yükleyip eve getirdiğinde, karısı “bunlar benim tarladan mı?” diye sorduğu için artık karısının tarlalarını işlemeyen Arnavut Mustafa’ydı. (Yusuf Atılgan, Bütün Öyküleri, Can Yayınları, sayfa 128)
• • •
Anlatılan, bilinen hikayedir, kökü kaynağı nedir bilmiyorum ve fakat şöyle bir şey: İki arkadaş buluşur. Biri yazardır, oturduklarından beri kendi yazdıklarından, kitaplarından bahsedip durmuştur. Sonunda, “Yahu hep benden bahsettik, sende ne var ne yok? Son kitabımı okudun mu?” der. Tabii karikatürize edilmiş bir tip, bir davranış biçimidir bu. Nedir, gerçek hayattaki benzerlerinden çok da farklı değildir. Edebiyat alemi denen ortama ucundan kıyısında giren herkes böyle tiplerle karşılaşmıştır. Bu tipin versiyonları da vardır: alçakgönüllü gibi görünüp kibrin Everest’inde oturanlar, tanıdıkları daha ünlü yazarlarla arkadaş olduklarını size duyurup bunun üzerinden prim yapmaya çalışanlar, sosyal medya güzelleri (bunlar sürekli birbirilerini beğenip beğeni sayılarını arttırma peşinde olanladır, uykuları kaçar bu işlere kafa yormaktan), atölyeciler, kızkardeşçiler, abimciler, ustamcılar, etkinlik kuşları, belediyeseverler, kendi uyduruk dergilerini çıkardıkları için biti kanlananlar ya da kanı bitlenenler (bunlar da epey tuhaftır doğrusu), hocam hocamcılar, usta yancıları (bunlar, nasıl diyelim, büyük ve görkemli konakların müştemilatları gibidir, öyle ki o büyük konağın adı anılınca bu müştemilatların adları da anılır hemen, o konakla birlikte anılır, nedir, büyük konak orada burada müştemilatı hakkında aşırı övgülerle dolu yazılar yazdıkça müştemilat büyümez, aksine iyice değersizleşir has okurun gözünde), ilk kitaplarını yoksayanlar, gezentiler (yayınevi yayınevi gezenler), ödülperestler… Ohooo, uzar gider bu liste, parşömen rulolarına sığmaz. Yine de, ibret olsun diye, bir gün oturup bunları uzuun uzuun yazmak lazım.
Tabii yukarıda andığım tehlikeler karşısında evrim de boş durmaz. Savunma mekanizmaları geliştirirsiniz siz de. En kestirme yol bu tip insanlarla görüşmemektir, yazdıklarını okumamaktır. Öyle yapınız, derim.

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…